Yükleniyor...
11 Eylül’ün Uluslararası Boyutta İnsan Hakları Uygulamalarına Etkili Olduğu Yanılsaması

11 Eylül’ün Uluslararası Boyutta İnsan Hakları Uygulamalarına Etkili Olduğu Yanılsaması

08 Mart 2014

11 Eylül’ün insan haklarına etkisinden bahsederek olayı değerlendirmeye başlarsak konuya özünde yanlış bir kabul ile başlamış oluruz. Hak kavramı yalın veya başka bir ek ile birlikte anıldığında, varlığı bizatihi kendisinden veya kendisini doğuran sebeplerden kaynaklanan bir şeyden bahsedilmiş olur. İkiz Kulelere yönelik olay, kimi insanlar tarafından kendisine yüklenen sembolik değer ne olursa olsun, dünyanın herhangi bir yerinde, hatta kulelerin yanı başında yaşayan herhangi bir insanın hakları üzerinde etki yapmamalıdır. Hak kavramına yüklenilen anlam bunu zorunlu kılmaktadır. Eğer bir olayın tüm dünyada insanların haklarına etkisinden bahsetmeye başlamışsak esasında yanlış olan bir anlayış, grup veya durum ile karşı karşıyayız demektir.

11 Eylül bahsini açarken genelde yapıldığı üzere, bu olayların arkasında gerçekten kimlerin olduğu, ABD hükümetinin iddialarının gerçek olup olmadığı, ABD içi veya ABD dışı İngiltere, İsrail gibi bir ülkenin komplosu mu olduğu hakkında birçok görüş tartışılabilir. Yine olaylar sonrasında ABD vatandaşlarının ve her ülkeden insanın haksız muamelelere, saldırılara maruz kalması, gözaltına alınması, eşkıya yöntemiyle kaçırılması, işkence görmesi olaylarına dair çok fazla vaka anlatılabilir. Diğer ülkelerin de benzer tutumları benimsediği ve sürdürdüğü görülebilir. 11 Eylül’den sonra insan hakları anlayışı ve uygulamalarının zarar gördüğü, özgürlük-güvenlik ikileminde hükümetlerin güvenlikten yana tutum almaya başladıkları konuşulabilir.

11 Eylül 2001 gününden hemen sonra Afganistan’a ve Irak’a yapılan saldırılar ve halen süren işgal ve buralarda sivil insanların üst düzey yetkililerin talimatıyla hedef gözetilerek öldürülmesine, işkence edilmesine dair birçok başlık açabilir ve bunları da konuşabiliriz. Bahsettiğimiz bütün bu olaylar, doğrudan illiyet itibarıyla sınırlı bir olayın sonuçları olamaz. Olsa olsa üretilmiş, gerçek olmayan bir mazeret olabilir.

ABD’nin haksız yere insanları öldürmesini, eşkıya yöntemiyle insanları kaçırarak elinde tutmasını, işkence yapmasını, insanların inançlarına hakaret etmesini yeni bir durum kabul etmemek gerekir. ABD’nin kuruluşundan bu yana yaşananlara bakıldığında bu türden olayların olağan bir kabulle yaşanageldiği görülmektedir. Yine, ülkeyi yönetenlerin 11 Eylül’den önce yayınladıkları “Amerikan Savunmasının Yeniden İnşası” başlıklı raporlarında Kuzey Kore ve Irak’ı işgalden bahsettikleri görülmektedir ki, Irak’la ilgili işgal ve ülkenin üçe bölünmesi söyleminin 1970’lerin sonunda Henry Kissinger tarafından dillendirildiğini de bilmekteyiz. Dolayısıyla 11 Eylül 2001 gününden sonra olup biten her şeyin hep bugüne bağlanması, olayların gerçek sorumlularını ve gerçek nedenlerini ıskalamamıza yol açabilir. Hatta olanca iyi niyete rağmen uluslararası etkinlikteki herhangi bir sivil toplum kuruluşu gibi “11 Eylül saldırılarına yanıt...” girişiyle kurulan cümlenin sonunda, insan haklarına saygı beklemeye başlayabiliriz.

ırak (1)Haksızlığa karşı duran, zulme karşı hakikati dillendiren, hakikatin mücadelesini veren bir insanlık damarı, tarihin her döneminde olagelmiştir. Ne var ki bugün insan hakları söylemlerinde etkinliğini öne çıkaran zihniyet; yani Batı dünyası, teknolojik gelişmişliği gerekçe göstererek değerler dünyası, ahlak ve haklar alanında da gelişmiş olacağından bahisle bir tutum benimsemektedir ki, sorunun esasını da burası oluşturmaktadır. Bu bağlamda hükümet dışı kuruluşların da bu kabulle hareket ettiği ve insan hakları adına bir söylemin tüm dünyaya dayatıldığı görülmektedir. “Ya bizim yanımızdasın ya da teröristlerin” söylemi, farklı olanı bastırmanın, tek tipleştirmenin bir aracı olarak yalnızca ABD başkanına ait olmayıp bir zihniyet olarak resmî, sivil boyutlarıyla karşımıza çıkmaktadır. İnsan hakları adına konuşmak üzere bir araya gelen Batılı ve Batılı olmayan insan hakları savunucularından Batılı olanı Batılı olmayana yönelik olarak değerlendirir; ahlak tartışması yapmaya gerek olmadığını, kendilerinin bu sorunu yüzlerce yıl önce çözdüklerini, Batı dışı ülkelerde yapılması gerekenin Batı’da olanları takip etmek olduğunu kendinden emin bir tarzda savunabilmektedir ve maalesef bu, istisna da değildir.

Anılan bu zihniyetin sonucu olarak Afganistan ve Irak işgalinde ABD yalnız değildir. İngiltere başta olmak üzere birçok ülke, insanlık suçlarını birlikte işlemeye devam etmektedir. Zihniyet birlikteliği netice itibarıyla üretim araçlarına ve enerji kaynaklarına hükmedilmesi ve tek tip tüketimin yaygınlaşmasını, dolayısıyla uluslararası şirketlerin daha da büyümesini sağlamaktadır. Bu sonuçla da uluslararası şirketler veya adı konulmayan organizasyonlar aracılığıyla ülkelere, toplumlara hükmedilmektedir.

Yukarıda anılan teknolojik gelişmenin, değerler itibarıyla da geliştiğine ilişkin zihniyet nedeniyle insan hakları söylemleri bugün küresel boyutta etkili olmak isteyen sermayenin, namı diğer globalleşmenin işlevselliğini artıran bir araç haline dönüşmüştür. İnsan hakları, bir şekilde dönüştürülmek istenen herhangi bir ülkeye, topluma müdahalenin bir aracı haline gelmiştir. Bosna’ya ve Kosova’ya yapılan müdahalelerin ise bu ve benzerlerini haklı ve sempatik gösteremeyecek kadar sahici arka planlara sahip olmadığı görülmektedir.

Bahsedilen bu süreçte insan hakları bir araç ise ne yapacağız? Haksız eylemlerine mazeret arayan, Batılı olmayan birçok yöneticinin söylemi de bu idi. O halde onlar haklı mı çıktı? Kimsenin olumsuz bir durum nedeniyle haklı çıkacağı düşünülemeyeceğine göre, böyle bir durumun farkında olanlara sorumluluk çıkacağı da muhakkaktır. Bu durumda, Batılı olmayan toplumlar ve medeniyetlerin haklar mevzuunda müktesebatını işleterek tüm insanlığa bir şeyler söylemesinin büyük önemi hatta gereği vardır. Bu, Batı’yı hayatın merkezine yerleştirerek onun için geliştirilen bir reddiye olmamalıdır. Mevcut sorunlar nedeniyle Batı zihnini ve bu zihnin sonuçlarını irdeleyen, ancak tüm insanlık için yaşanabilir bir dünyanın nasıl mümkün olacağını gösteren teklifler olmalıdır.

Böyle bir teklif sürecinde Müslüman zihninin de söyleyeceği çok söz vardır, olmuştur, olmalıdır. Güncel yanılsamalardan, komplekslerden arınarak tüm insanlık için yeni sözler söylemek bizler için büyük bir sorumluluktur.

Batı üzerinden gelişti diye “insan hakları”, dolayısıyla “hak” kavramından uzak durmak Batı’nın üstünlüğünü kabul etmek, Batı’yı tek söz sahibi kabul etmek anlamına gelir. Yukarıda bahsettiğimiz üzere “hak” adına mücadele dün de vardı, yarın da var olacak.

Bu itibarla; bizim fark ettiğimizi herkes fark etmeyebilir, bizim bildiğimizi herkes bilmeyebilir ve bizim tecrübelerimize herkes sahip olmayabilir, diye düşünmek ve müktesebatımızı anlaşılabilir bir dile kavuşturarak insanlara ulaştırmak gerçek bir sorumluluk, hem de ahlaki bir sorumluluk olarak önümüzde durmaktadır.

Burada unutmamız gereken bir nokta var ki o da; her ülkenin, her toplumun ve her kişinin “11 Eylül” üretme ve bu sebeple sorumluluktan kaçma istidadı taşımasıdır. Bu nedenle her bir kişi, kişisel sorumluluklarını yerine getirmeye engel olan sebeplerle baş etmek zorunda olduğu gibi, 11 Eylül gibi sanal sebeplere sığınmamak, onlarla baş etmek de zorundadır. Hesap gören yüce Yaratıcı’nın önünde sanal sebeplerin dinleneceğini ummuyoruz herhalde.

Diğerleri