Avrupa, Müslümanlar ve İslamofobi

Avrupa, Müslümanlar ve İslamofobi

Avrupa tarihinde, “öteki” ile birlikte aynı sosyal, kültürel ve siyasal ortamda yaşama tecrübesi sorunlarla doludur. Farklı dil, din ve ırklarla ortak ve birlikte yaşama konusunda Avrupa’nın zengin bir deneyimi olduğu söylenemez. Bu nedenle farklı ve yabancı olanlara, topluma sonradan eklemlenenlere kuşku ile bakılmıştır. Avrupa tarihi bu açıdan bakıldığında büyük trajedilere de sahne olmuştur. Aynı uygarlığı paylaştıklarını söylemelerine karşın 2. Dünya Savaşı’nda Batılı devletler birbirlerinin gırtlağına sarılmıştır. Ağır bombardımana uğrayan Batı kentlerinde yaşanan trajedilerin izleri hâlâcanlı durmaktadır. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Avrupa’nın sosyal, demografik ve dinî manzarasını değiştiren yeni gruplar da topluma eklemlenmeye başlamıştır. Renkleri, dilleri ve dinleri farklı olan bu gruplar arasında en görünür ve belirgin olan Müslümanlar, Avrupa’nın yeni “ötekileri” olarak algılanmaya başlamıştır.

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri açısından da önem taşıyan ve Avrupa Birliği ülkelerinde toplumsal gerginliğe yol açan, hatta sosyal barışı bozacak boyutlara ulaşan önyargılar, Müslümanlara yönelik tehdit algısı ve İslamofobiye dönüşme eğilimi göstermektedir. Korkuların, rasyonel olmayan tepkiler doğurduğu görülmektedir. Avrupa’da sayıları 10-12 milyon olarak tahmin edilen Müslümanların artık yaşadıkları ülkelerin vatandaşı oldukları ve geri dönüşlerinin ihtimal dahilinde olmadığı sosyolojik bir gerçek. Politikacılar bu sosyal gerçeği uzun süre görmezden gelmiş ve sorunların gittikçe artmasına zemin hazırlamıştır. Uygarlıklar arası sağlam köprüler atılması, olası sürtüşme kaynaklarının ortadan kaldırılabilmesi için politikacılar, aydınlar, sivil toplum kuruluşları ve dinî kurumların İslamofobi ile yasal, politik ve sivil alanda mücadele etmeleri gerektiği apaçık ortadadır.

11 Eylül 2001 tarihinde ABD’de gerçekleştirilen terör eylemleri Batı’da İslamofobinin yayılması açısından bir dönüm olmuştur. Söz konusu saldırılardan sonra dünya bütün dikkatini din ve şiddet arasındaki ilişkiye çevirmiştir. Madrid, Londra, Bali ve İstanbul saldırılarıyla birlikte İslam ve şiddet arasında sıkça bağlantı kurulmaya başlanmıştır.

Kuşkusuz Batı’da İslamofobi yeni bir olgu değil. Batılıların İslam ve Müslümanlara yönelik önyargılarının kaynağı, İslam’ın yayılış tarihi ve yeni bir medeniyet kurarak Batı hegemonyasına meydan okumasında aranmalıdır. Haçlı seferleri ile daha da derinlik kazanan İslam aleyhtarlığı Müslümanların İspanya, İstanbul ve Balkanlar üzerinden Avrupa’nın merkezine doğru taşınması ile zirveye ulaşmıştır. Batı’da İslam karşıtlığının tarihî seyrini, kültürel kodlarını ve siyasal izdüşümlerini birçok kitapta görmek mümkündür. Batılılar tarafından yazılan seyahatnameler, hatıralar ve oryantalist çalışmalar olarak anılan külliyata bakıldığında Müslümanlara ilişkin önyargılar ve stereotiplerin sanıldığından çok daha yaygın ve köklü olduğu görülebilir. Yani bugün karşımıza çıkan İslam karşıtlığı ve fobisinin çok eski bir geçmişi vardır. Son yıllarda tanıklık ettiğimiz şey ise bu tarihsel bilinçaltının tekrar su yüzüne çıkmasıdır.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de İslamofobinin, üstelik çağdaş, modern, çoğulcu ve liberal toplumlarda da olduğunu görüyoruz. Örneğin, İngiltere’deki Runnymede Trust tarafından desteklenen ve çeşitli dinlere mensup üyelerden oluşan bir komisyonun 1996 yılında yayımladığı Islamophobia başlıklı rapor, İslamofobinin 11 Eylül’ün ürünü olmadığını daha önce de var olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır. Rapor, İslamofobinin Batı ülkelerinde yüzyıllardır bulunduğunu ancak son 20 yılda daha da belirginleştiğini, daha uç ve tehlikeli boyutlara ulaştığını vurguluyor.

Rapora göre, 11 Eylül’den sonra daha da tırmanan ve “uzman” sayılanların görüşlerinde açık veya kapalı olarak kendini hissettiren İslamofobik söylem şu temel bakış açılarını içeriyor: İslam kültürleri yeknesak, tek tip ve dolayısıyla değişime kapalıdır; İslam kültürü diğer kültürlerden tamamen farklıdır; İslam acımasızca tehlikeli ve tehditkârdır; Müslümanlar dinî inançlarını siyasal ve askerî çıkarları için kullanır; Müslümanların Batı kültürü eleştirisinin hiçbir değeri yoktur; İslam korkusuna göç karşıtı ırkçı düşmanlık da karışmıştır ve İslamofobi sanki doğal ve sorun teşkil etmeyen bir fenomen olarak görülmektedir. 11 Eylül ve sonrasındaki şiddet olayları işte böyle bir anlayışın yaygın olduğu Amerika’da ve Batı ülkelerinde adı geçen raporun altını çizdiği önyargı ve korkularda bir patlamaya neden olmuştur. Bu ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıklar açıkça tehdit ve tehlike olarak görülmeye başlandıkları için bir dizi sorunla yüz yüze kalmışlardır.

11 Eylül’den sonra Müslümanlar ABD ve Avrupa’da sivil hakları kısıtlayan ciddi baskılarla karşı karşıya kaldılar. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri Müslümanlara yönelik politikalarında baskıcı bir yol izledi. Örneğin ABD’de 11 Eylül’den hemen sonra 1.200 Müslüman, terör olaylarına karıştıkları iddiasıyla gözaltına alındı. Mahkemeye çıkarılmadan aylarca federal tutukevlerinde kalan Müslümanların şiddet eylemleri ile bağlantısı olmadığı anlaşılınca tamamına yakını serbest bırakıldı. Benzer şekilde Britanya’da 400 Müslüman gözaltına alındı ancak bunlardan sadece ikisi tutuklandı. ABD ve Avrupa ülkeleri yeni anti terör yasaları çıkarmak suretiyle sivil özgürlükleri kısıtlayan ve güvenlik güçlerine geniş yetkiler veren bir politika izledi. Örneğin Fransız polisine mahkeme izni olmadan ev ve işyeri arama yetkisi tanınırken, Almanya’da polisin telefon dinlemesi daha da kolaylaştırıldı. Müslümanlara yönelik baskılar Fransa’da devlet okullarına kayıtlı kız öğrencilere başörtüsüyle okula girme yasağı koyulmasına kadar vardı.

Her ne kadar Avrupa’daki Müslümanların ekseriyeti yaşadıkları ülkelerin vatandaşlığına geçmiş olsa da ne yazık ki hâlâ “öteki” olarak görülmekte ve 11 Eylül olaylarından sonra “içerideki tehdit ve düşman” olarak algılanmaktadır. Müslümanlar artık bazı kimseler tarafından Avrupa’da bir güvenlik sorunu olarak görülüyor. Avrupa’da Müslümanların “içerideki tehdit” olarak algılanmalarından dolayı Avrupa Birliği Aralık 2001’de terörle mücadeleye yönelik önlemler kapsamında Common Positions and Framework adında bir belgeyi kabul etti. Üye ülkeler de bunu kendi yasalarına yansıttı. Bu düzenlemeler sonucunda istihbarat birimleri “içerideki yabacı düşmanları” dinî profil kullanarak fişlemeye başladı. İngiltere, Danimarka, Norveç ve Almanya gibi ülkelerde Müslüman öğrenciler potansiyel tehdit oluşturdukları gerekçesiyle fişlendi. Fişleme kapsamı daha da genişletildi ve Müslüman iş adamları, sivil toplum kuruluşları, dernekler ve cami cemaati mensupları da dalga dalga yayılan İslamofobi neticesinde fişlenerek izlenmeye alındı. Fransız araştırmacı Giles Kepel’in, The War for Muslim Minds: Islam and the West başlıklı kitabında, artık radikal grupların Filistin, Irak ve Afganistan’da değil Paris, Londra, Berlin ve Amsterdam varoşlarında taraftar edinmeye çalıştıklarını iddia etmesi, Avrupalıların kaygılarını pekiştirmiş ve Müslümanları bir güvenlik tehdidi olarak görenlerin sayısını artırmıştır.

Avrupa’daki Müslümanlara ilişkin tartışmaların merkezini çoğunlukla din oluşturuyor. Herkes din üzerine yoğunlaştığı için sosyal, kültürel, ekonomik, hukuki ve siyasi bağlam unutuluyor. Avrupa Müslümanları bugün bir dizi sorunla yüz yüze. Örneğin birçok Avrupa Birliği ülkesinde İslam bir din olarak tanınmıyor. Bu nedenle Müslümanlar kurumsal düzlemde bazı yasal haklardan yararlanamıyor. Hıristiyan ve Yahudi mensupları, tüzel kişilik taşıyan kurumlar oluşturup birçok hak ve imtiyazdan yararlanırken Müslümanlar bu haklardan yoksun bırakılıyor. Siyasal alanda ise Müslümanlar vatandaşlık haklarından yararlanamama, siyasal ve kamusal alanda nüfuslarına oranla temsil edilememe, farklı kültürel kimliklerinden dolayı dışlanma ve hatta ırkçı grupların hedefi olma gibi problemlerle kuşatılmıştır. Ekonomik alanda ise Müslümanlar arasında istihdam probleminin olduğu ve işsizlik oranının Müslümanlar arasında oldukça yüksek olduğu bilinmektedir. Eğitim, Avrupa’daki Müslümanlar için bir başka problem teşkil etmektedir. Avrupa ülkelerinde çok sayıda ilk ve orta dereceli okul öğrencisi Müslüman çocuk bulunmasına rağmen bunlar arasındaki başarı oranının düşük olduğu ve büyük bir çoğunluğunun yüksek öğretim aşamasına geçemediği bilinmektedir. Ayrıca son yıllarda Batı ülkelerinde aşırı milliyetçiğin ve ırkçı akımların güçlendiği görülmektedir.

Bu problemlerin çözümü yerine, tartışmaları sadece din boyutuna indirgemek ve Müslümanları tehdit olarak görmek ne kısa ne de uzun vadede hiçbir sorunu çözmeyecektir. Bu nedenle siyasi iktidarlar, bilim adamları, düşünürler, medya, sivil toplum örgütleri ve dinî kurumların toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasi bağlamı da göz önünde bulundurarak hukuki enstrümanlar ve yeni politikalarla sorunların çözümüne çalışmaları daha yararlı olacaktır.

Yukarıda sadece bir kısmını saydığımız sorunlar başka ülkelerde yaşansaydı bunlar insan hakları sorunu olarak uluslararası gündeme taşınır ve ihlalin görüldüğü ülkelere karşı bir dizi tedbirin alınması gündeme gelebilirdi. Ancak hakları çiğnenen, saldırıya uğrayan, dışlanan, horlanan ve gettolaşmaya mahkûm edilen Amerika ve Avrupa’daki sessiz azınlıklar yani Müslümanlar olduğu için güç merkezleri suskun kalmayı yeğlemiş görünüyor. Daha da vahim olanı “uygarlığın” göbeğinde hakları ihlal edilen Müslümanları geldikleri İslam ülkelerinin de sahiplenmemesi. Bu nedenle 11 Eylül ve sonrasında gelişen olaylarda hiçbir payları olmayan ama küresel İslam korkusu ve tehdidini yayanların arasında yaşadıkları için İslam aleyhtarlığından doğrudan ve daha derinden etkilenen Amerika ve Avrupa’daki Müslüman azınlıkların sahipsizliği hâlâ sürüyor.

 

Diğerleri