Bir “Soğuk Savaş Analizi”: Baltık “Bataklık” olur mu?

Bir “Soğuk Savaş Analizi”: Baltık “Bataklık” olur mu?

02 Haziran 2016

İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan düzen, tüm dünyayı domine etme kapasitesine sahip iki ülkenin belirleyiciliği üzerine şekillenmişti. Bu çift kutuplu düzenin Batı kanadındaki karşılığı, Avrupa’nın dünya hâkimiyetini kendi uhdesine almayı başaran ABD olurken, Doğu kanadındaki temsilcisi ise katı ideolojik eksenli Sovyetler Birliği olmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı aynı tarafta yer alan ABD ve Sovyetlerin, savaş bittikten sonra dünya hâkimiyeti rekabetine tutuşmaları gecikmemişti. Sıcak savaş dönemi bir şekilde bitmiş olsa da yeni dönemin bu iki güç arasında yüksek bir sıcak savaş potansiyeli barındırması ve birbirlerine karşı askerî hazırlık içinde bulunmalarından dolayı, bu yeni duruma Soğuk Savaş adı verildi. İki ülkenin nükleer savaş teknolojisi alanında çılgınca bir yarışa girmesi, dünyayı kurulduğu günden bu yana hiç olmadığı kadar tehlikeli ve kaotik bir gezegen haline getirdi. İki ülke arasındaki en kritik savaş eşiği ise 1962 yılında yaşanan Küba füze krizi oldu. Aslında iki tarafın da aklını başına almasına yol açan bu gelişme, iki ülke arasında oluşan “dehşet dengesi”nin en çok işe yaradığı dönüm noktası olmuştu.

Soğuk Savaş döneminin 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla tarihe karıştığı yaygın bir kanıdır. İki aktörlü bir oyunun sona ermesinin bu aktörlerden birinin ortadan kalkmasıyla mümkün olacağı şeklindeki basit mantık kuralına uygun olan bu çıkarım, ilk bakışta gayet rasyonel görünmektedir. Oysa yaygın kanıya rağmen birçok uzman, Soğuk Savaş’ın sona ermediğini iddia etmektedir. Bu uzmanların delili ise Sovyetlerin mûrisi ve vârisi konumundaki Rusya’nın devlet geleneği açısından belli bir devamlılığa sahip olduğudur.

Rusya’daki Bolşevik Devrim (1917), dünya tarihinin en ilginç ve karmaşık olaylarından biridir. Esasında Rusların yüzyıllar boyunca süregelen kimlik bunalımlarının ve kafa karışıklığının bir yansıması olan bu devrim, Batı kaynaklı bir ideolojiye binaen gerçekleşmesi açısından tam da bu kimlik bunalımının katmerleşmesi anlamına gelmektedir. Kendilerini Batı’nın doğal bir parçası olarak görmekle, bunun asla kabul edilemeyecek bir ihanet olduğunu düşünmenin şizofrenik sarkacında bulunan Ruslar, Batı’ya kafa tutmanın ve Batı’dan ayrışmanın yolunu da yine Batı kaynaklı bir ideolojide bularak kimlik bunalımlarını derinleştirmişlerdir. Huntington’ın Deli Petro’dan bu yana Rusların bu med-cezir hallerine dikkat çeken tespitleri, üzerinde durulmayı hak eden nadir çıkarımlardandır.

Bolşeviklerin Rusya’nın devlet kimliğinin parçalanmasına yol açtıkları tartışmasızdır. Birinci Dünya Savaşı’nın ortasında gerçekleştirdikleri devrimden sonra, kendi ülkelerinin yaptığı gizli anlaşmaları deşifre edecek kadar ileri gitmelerinin başka izahı olamaz. Rusların, daha dünya savaşında döktükleri kanı yerden temizleyemeden korkunç bir iç savaşa sürüklenmiş olmaları da millet ve devlet olma geleneklerinin zayıflığından başka bir şeye işaret etmez.

Bu gerçekler göz önüne alındığında, Sovyetlerin yıkılmasının Soğuk Savaş’ı sona erdirmeye yetecek bir gelişme olduğunu düşünenlere hak verilebilir. Zira ortada bütünleşmiş bir millet ve gelenekselleşmiş bir devlet kurumu olmadığına göre, Rusya ile Sovyetler arasında bir bağlantı kurmak da mümkün olamayacaktır. Fakat Soğuk Savaş’ın sona ermediğini iddia edenleri destekleyecek argüman da şudur: Rusların dünya sistemine çomak sokma iradesinin ya da dünyayı domine etme arzusunun yalnızca Sovyetler gibi ideolojik bir oluşum ile kaim olması kanun değildir. Rusya Japonya değildir. Yenilse de boyun eğmez. Kaldı ki Ruslar, vuku bulmuş ve bulabilecek bütün dünya savaşlarının doğal katılımcısıdır.

Putin’le birlikte Rusya’nın eski Çarlık günlerinin ve ardılı Rus İmparatorluğu’nun ihtişamına geri döndüğünü düşünmek yaygın bir eğilim haline geldi. Putin, özenle kurgulanan PR çalışmalarının da tesiriyle, Ruslara özledikleri izzet ve şerefi iade eden büyük önder olarak anılmaya başlandı. Putin, aslında paramparça haldeki Rus millî kimliğinin, tarihinin ve devlet geleneğinin devamlılığının sembolü haline geldi. Kısacası Putin bir şahıs ya da devlet başkanı olmaktan ziyade Rusya oldu, Rus millî kimliği oldu. Gerçekten öyle oldu mu, olmadı mı, ne kadar oldu ya da Rus milletinin ne kadarına göre öyle oldu sorusunun cevabı, Rus millî kimliğinin hangi ölçüde var olduğu sorusunda gizli. Rus İmparatorluğu’nun veya kudretli Rus çarlarının geri dönüşünü simgeleyen Putin, aradaki Sovyetler boşluğunun hiç mi temsilcisi değildir? Bugün yeniden inşa sürecinde olduğu gözlenen modern Rus millî kimliği, Soğuk Savaş’ı yürüten temsilcisi Sovyetleri dışlayabilme lüksüne sahip değildir. Dolayısıyla yeni Rus millî kimliği haline gelen Putin, hem kudretli Rus İmparatorluğu’nun hem de Sovyetlerin sahiplenicisi ve devamı olmak durumunda kalmaktadır.

Buraya kadar düşündüklerimiz üzerinden, bitmiş ya da sürmekte olan bir “Soğuk Savaş analizi” yapmak için birkaç müsait bölge bulunmaktadır: Geçmişteki Doğu Avrupa, hâlihazırdaki Ortadoğu ve Latin Amerika, geçiştirilmeye çalışılan zaman dilimindeki Kırım ve Ukrayna, hazırlanmakta olan gelecekteki Baltık bu bölgeler olabilir. Esasında bu “müsait bölgeler”, Soğuk Savaş’ın bitişine ya da bitmeyişine veya bölgesel bazda kademeli bitiş imkânına da işaret etmekte. Bitti diyenlere göre Soğuk Savaş’ın bitiş süreci, 1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve Romanya Devrimi ile başlamıştı. Soğuk Savaş’ın sona erişini anlatan, Scorpions müzik grubunun meşhur bestesi Wind of Change (Değişim Rüzgârı) şarkısındaki magic of the moment (anın sihri) o zaman ortaya çıkmıştı.

Gerçekten Doğu Avrupa doksanlı yıllarla birlikte büyük oranda kendi Soğuk Savaş’ını sona erdirmeyi başarabilmişti. Ortadoğu’nun Soğuk Savaş’ı ise hiç bitmedi. Doksanlarda Doğu Avrupa’yı kasıp kavuran değişim ve özgürlük rüzgârları, Ortadoğu’ya hiç ulaşamadı. Yirmi yıl sonra ortaya çıkan Arap Baharı dalgası, aslında bu gecikmiş “bitiş”in doğal başlangıcı olarak görülmüştü. Fakat maalesef ortaya çıkan gerçeklik Ortadoğu’nun Soğuk Savaş’ını daha da derinleştirdi. Bugün Batı ve Rusya’nın örtük bir Soğuk Savaş yaşadığı (ama karşı karşıya gelmemeye de özen gösterdiği) bir Suriye gerçekliğinden bahsedebiliriz. Ukrayna ve Kırım meselesi ise, Avrupa’yı telaşlandıran ama bir şey yapamayacak olmasından dolayı harekete geçiremeyen bir diğer Soğuk Savaş-vâri hamle olarak karşımıza çıktı.

Latin Amerika, kendi mecrasında yaşayan ama Soğuk Savaş koşullarının etkili hissedildiği bir bölge olarak bugün ilginç gözlem imkânları sunuyor. Latin Amerika’da solun zayıflama trendine girmesi, zamanın ruhuna uygun bir gelişme olarak görülebilir. Küba’daki değişim rüzgârlarına Rusya’nın ilgisiz yaklaşması, dahası Rus Patriği’nin bin yıl sonra Katolik dünyasının lideriyle değişim atmosferindeki Havana’da buluşmayı içine sindirebilmiş olması, Rusya ile ABD’nin bölgesel öncelik stratejilerinin bir yansıması anlamına gelebilir. Ortadoğu’dan “çekilen” ABD, uzun süredir önceliğini Asya’ya kaydırdığının işaretlerini vermekteydi. “Küba projesi” ile somutlaşan ve Latin Amerika’daki solun gerileyişinin bir göstergesi olarak buna ABD’nin yakın çevresinin de dâhil olduğu ya da büsbütün güney temelli bir Pasifik/Atlantik ekseninin öne çıktığı yeni bir ABD vizyonundan da bahsedebiliriz belki.

Bu noktada bir bölge ön plana çıkıyor: Baltık. ABD’nin güneyi önceleyen stratejisine karşılık, Rusya’nın kuzeyde daha cüretkâr adımlar atmasının mümkün hale geldiğinin en somut göstergesi, Kırım’ın Rusya tarafından gürültüsüz bir şekilde ilhakı olmuştu. Bugünlerde bunun devamına yönelik Rus hamlelerinin Baltık üzerinden gelmekte olduğunun ciddi sinyalleri alınıyor. Uluslararası gelişmeleri aktaran haber sitelerinin düzenli takibi bile, bu tehlikeli tırmanışın tutarlı ve planlı seyrini görmeye yetiyor. Takip edilebilecek bir diğer gelişme de ABD’nin (büyük oranda Avrupalıların baskılarıyla olsa gerek) önceleri tutuk davrandığı bölgedeki anti-Rus tavrının dozajını artırmaya başladığı.

Baltık Denizi üzerinde ABD ve Rusya silahlı kuvvetlerine ait uçakların it dalaşı, günlük haberler kapsamında yer almaya başladı. Bölgedeki Amerikan destroyerlerinin üzerinde Rus savaş uçaklarının taciz uçuşları da haber olarak gündeme yansıyor. Litvanya’nın Rusya’ya karşı NATO’yu göreve davet eden çağrıları sıklaşmış durumda. Letonya Rus gemilerinin kara sularını kanunsuz şekilde ihlal ettiğini ve Rus savaş uçaklarının rutin hava sahası ihlalleri yaptığını haber vermekte. Baltık ülkeleri ile Rusya’nın birbirlerinin vatandaşlarını ajanlık suçlamasıyla tutuklamaları sıradan hale gelmiş durumda. Buna mukabil ABD; Estonya ve Romanya’ya Rusya yanlısı ayrılıkçı hareketlere karşı ödenek sağlama taahhüdünde bulunuyor. Nordik ülkelerin liderleri (Finlandiya, Norveç, İsveç, Danimarka, İzlanda) Beyaz Saray’da Obama ile düzenledikleri gövde gösterisinde Rusya’ya karşı birlik mesajı veriyor.

Litvanya, hiç üstüne vazife olmadığı halde AB’ye Kırım’da yaşanan insan hakları ihlallerine karşı tepki gösterilmesi çağrısında bulunuyor. Danimarka, Kırım’ın ilhakını asla tanımayacağını ilan ediyor. ABD, Rusya’nın saldırgan tutumlarını bahane göstererek Litvanya’daki askerî varlığını artırma kararı aldığını ilan ediyor. NATO Komutanı, Putin’in sınırı aştığı takdirde NATO ile karşı karşıya geleceğini ilan ediyor ve ittifakın Rus tehdidine karşı Doğu Avrupa ve Baltık ülkelerindeki askerî varlığını artırması gerektiğini ifade ediyor. NATO Genel Sekreteri, İngiltere’nin AB’den ayrılmaması gerektiğini dile getirirken ortak Rusya tehdidi hatırlatmasında bulunuyor.

ABD savaş uçaklarının Romanya’ya gönderildiği ve Ukrayna sınırına yakın şekilde konuşlandırıldığı bildiriliyor. Polonya, Rusya’yı emperyal siyaset izlemekle itham ediyor. ABD Savunma Bakanı, Avrupa’da rotasyon usulüyle görev yapacak ek bir tugay oluşturulacağını açıklıyor. Rusya ise buna asla seyirci kalmayacağını bildiriyor. NATO, Gürcistan’da askerî tatbikat yapıyor, Rusya bu tatbikata sert şekilde tepki gösteriyor. Karadağ, bir zamanlar NATO güçleri tarafından bombalanmış olduğu gerçeğini görmezden gelircesine NATO üyesi olmak için gün sayıyor. NATO’nun Avrupa Müttefik Kuvvetleri Başkomutanı, NATO’nun Rusya ile savaşa hazır olması gerektiğini söylüyor. Putin, Romanya’da kurulan füze sisteminin savunma stratejisiyle ilgisi olmadığını ifade ediyor.

Rusya ve Ukrayna ile sınır komşusu olan Polonya, Letonya, Litvanya, Estonya, Romanya ve Slovakya’nın askerî harcamalarının arttığı ileri sürülüyor. Rus muhalif Kasparov, Putin’in asıl hedefinin Avrupa’yı bölmek olduğunu iddia ediyor. Avrupa Parlamentosu üyeleri, “Putin’i AB ülkelerine almayın” çağrısında bulunuyor. Rusya Savunma Bakanı, NATO’nun askerî yığınağına mukabil kendilerinin de sınırlarda yeni birlikler oluşturma kararı aldıklarını duyuruyor. Daha da ileri giden haber kaynakları, Rus bombardıman uçaklarının İngiltere ile Fransa arasındaki Manş Denizi üzerinde uçuş yaptığını ileri sürüyor. ABD Savunma Bakanı, Rusya ile güç rekabetine dayalı Soğuk Savaş günlerine geri dönüldüğü ifade ediyor. NATO, Soğuk Savaş tertibi aldığını ve Arktik bölgesine yeniden denizaltı gönderme hazırlığında olduğunu ilan ediyor. NATO ile Rusya’nın çözüm arayışına yönelik umutsuz toplantıları da herhangi bir sonuç üretemeden sona eriyor. Kırım’ın ilhakından sonra türbülansa giren NATO-Rusya Konseyi, büsbütün anlamsız hale geliyor.

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, ortaya çıkan tablo hiç de iç açıcı görünmüyor. İster Rus İmparatorluğu özlemleri olsun, isterse Soğuk Savaş’taki Sovyetlerin ABD öncülüğündeki Batı’ya meydan okuyan tavrının geri dönüşü anlamına gelsin, Rusya’nın son zamanlarda sergilediği bölgesel politikalar büyük risk barındırıyor. Kırım ve Ukrayna konusunda hazırlıksız yakalandığı görülen Batı’nın, Baltık konusunda çok daha ciddi olduğu göze çarpıyor. NATO’nun bu bölge ile ilgili gelişmeler bağlamında Rusya ile savaşa hazırlıklı olunması gerektiğini sürekli olarak dile getirmeye başlaması, Baltık Denizi’nde suların ısınmaya başladığını gösteriyor. Rusya’ya karşı ön cephe konumundaki Baltık bölgesi, anlaşılan Ruslar tarafından kolay lokma olarak görülmeye devam ediyor. Buna karşılık Batı’nın Ukrayna krizinde sergilediği zafiyetin, bu kez kendisine çok daha pahalıya mal olacağını kavradığı da anlaşılıyor. Kısacası Baltık, Putin’e “bataklık” olma ihtimalini de, Batı’nın başına bela açma potansiyelini de eşit oranda barındırıyor.