Çin'in Uygur Politikasında Temel Sorunlar

Çin'in Uygur Politikasında Temel Sorunlar

06 Kasım 2015

1949 yılından bu yana tek partili rejimle yönetilen Çin'de, dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi, ulus devlet inşası sürecinde bazı ciddi sorunlar yaşanmıştır. Bu sorunların en öne çıkanı da ulusal azınlıklar olarak tabir edilen 55 etnik grupla nüfusun %90'ını oluşturan Han etnik grubu arasındaki sosyal entegrasyonun sağlanması meselesi olmuştur. Azınlıklar Çin anakarasının güvenliği açısından stratejik önemde olan uranyum, petrol, doğalgaz gibi yer altı zenginliklerine sahip sınır bölgelerinde yerleşik bulundukları için Hanlar nezdinde bu halklarla sürdürülen ilişkilere hayati önem atfedilmiştir.

Ancak bununla birlikte Han ve Han olmayan etnik gruplar arasındaki ilişkilerin her zaman olumlu bir seyir izlediğini söylemek güçtür. Ayrıca tek parti yönetiminin baskıcı doğası da azınlık halkların kültürel olarak "büyük Çin ailesi" içerisinde asimile edilmesine yol açacak politikaların uygulanmasına elverişli bir zemin sağlamaktadır. Bu bağlamda, özellikle 2009'da Urumçi'de yaşanan ayaklanma ile dünya gündemine giren Uygur bölgesinde vuku bulan olaylar, Çin'in entegrasyon politikalarının problemli bir yapıya sahip olduğunu ve bölgede Uygurlar ve Hanlar arasındaki ilişkilerde tansiyonun giderek tırmandığını ortaya koymaktadır.

Bugün Çin'in kuzeybatı sahasını oluşturan ve Uygurların Şarki/Doğu Türkistan olarak adlandırmayı tercih ettikleri bölgenin resmî adı, 18. yüzyılda Çin Mançu İmparatorluğu'nun işgaliyle birlikte Sinjang (Xīnjiāng, 新疆/ kazanılmış, fethedilmiş topraklar) olarak değiştirilmiştir. 23 milyonluk bir nüfusu bulunan bölgenin yüz ölçümü Türkiye'nin iki katı kadardır. Nüfusun %45'i Uygurlardan %40'ı ise Han Çinlilerden müteşekkil olup geri kalanının da önemli bir kısmı Müslüman olan Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tacikler, Çinli Müslümanlar gibi muhtelif azınlıklardan oluşmaktadır. Zengin petrol, doğalgaz, kömür ve uranyum rezervlerinin bulunduğu bölge aynı zamanda Çin ve Orta Asya arasındaki enerji, doğalgaz ve petrol boru hatlarına da ev sahipliği yapmaktadır.

1955 yılında, Komünist Parti'nin azınlıklara, belirli yasal sınırlar içerisinde, kendi kendilerini yönetme hakkı tanıma politikasının bir gereği olarak Uygur bölgesine otonomi statüsü tanınmıştır. Bu statüsü 1982 Anayasası ve 1984 Bölgesel Etnik Otonomi Yasası ile de pekiştirilmiş ve diğer azınlık bölgelerinde olduğu gibi, yerel yönetimlerde nüfuslarıyla orantılı biçimde temsil edilmesi, yerel dil, din ve kültürlerin muhafazası için gerekli tedbirlerin alınması, yerel ekonomide otonom olmayan bölgelere tanınmayan ölçüde bir özerkliğe izin verilmesi ve merkezî hükümetten gelen emirlerin yerel şartlara uyarlanarak yerine getirilmesi gibi haklar ve yetkiler getirilmiştir.

Bununla birlikte bölgenin siyasi tarihine bakıldığında otonom statüsünün getirdiği kendi içişlerini yönetme yetkisinin teorideki haliyle uygulanamadığı görülmektedir. 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Türki cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını kazanması, Çin topraklarında da domino etkisi oluşturabileceği kaygısına sebep olmuş, bu da bölgede güvenlik temelli politikalara öncelik verilmesine yol açmış ve otonomi statüsü ve beraberinde getirdiği yasal haklar önemli oranda budanmıştır.

Otonominin teorideki haliyle uygulanmamasının Uygur dili, dini ve kültürel yaşantısı açısından vahim sonuçları olmaktadır. 2000 yılından itibaren aşamalı olarak Uygurca eğitimin anaokulundan üniversiteye kadar tüm eğitim kurumlarından kaldırılmasıyla birlikte Uygur dilinin günlük hayatta git gide kaybolduğu yönünde endişeler bulunmaktadır. Dahası Müslümanların asli ibadet mekânları olan camilerde devlet memurları, Komünist Parti üyeleri, emekliler, öğrenciler ve kadınlara yönelik ibadet yasağı bulunmaktadır ve tespit edilmeleri halinde öğrenciler okullarından atılma, devlet memurları da mesleklerinden olma tehdidiyle karşı karşıyadır. Muhtelif şehirlerde son dört yıl içerisinde dinî nikâh kıyılması, cenazelerin İslami usulle kaldırılması, türbe ziyaretleri ve açık alanlarda namaz kılınması gibi konularda birtakım yasaklar getirilmiştir. Geçtiğimiz yıl gündeme gelen haberlere göre Karamay ve Gulca şehirlerinde halk otobüsleri dâhil olmak üzere kamuya açık alanlarda peçe, vücudu tamamen örten pardösü/cilbab, başörtüsü, üzerinde ay ve yıldız desenleri bulunan kıyafetler ve uzun sakal bırakmak yasaklanmıştır. Başkent Urumçi'de de otobüsler, otogar ve tren istasyonları, okullar, hastaneler hatta sokaklar ve meydanlar gibi kamuya açık alanlarda  tesettür ve peçe yasaklanmıştır. Urumçi'de yasağı ihlal edenlerin 2400 yuan (yaklaşık 1000 lira) para cezasına çarptırılacağı açıklanmıştır.    

Meselenin dinî ve kültürel boyutu yanında ekonomik boyutu da git gide önem kazanmaya başlamaktadır. Zira Çin'in komünizmden devlet kapitalizmi olarak tabir edilebilecek bir sisteme geçişini sağlayan reformların ardından sağladığı zenginleşme, ülkenin tüm kesimlerinde aynı oranda hissedilmemiştir. Doğudaki metropoller bu zenginleşmeden fazlasıyla paylarını alırken batıdaki etnik azınlıkların yoğun olarak yerleşik oldukları şehirler bu durumdan eşit şekilde faydalanamamaktadır. Bunun en önemli sebebi ise, azınlık bölgelerinden sağlanan yer altı kaynaklarının sanayileşen doğu şehirlerine aktarılmasıdır. 2000 yılında bu politikayı bir bakıma telafi etmek ve azınlık bölgelerinin de benzer şekilde kalkınmalarını sağlamak için “Batı Çin'i Kalkındırma” isimli bir stratejik program uygulamaya konmuş, bu program kapsamında Uygur şehirlerinde de önemli sanayi ve kalkınma projelerinin temelleri atılmıştır. Ancak bu hamle de beklenen sonucu sağlayamamıştır; zira bölgede ekonomik girişimler teşvik edilirken Uygur popülasyon için pozitif ayrımcılık olarak tabir edilebilecek yasal gereklilikler getirilmediğinden oluşturulan yeni iş imkânları bölgeye göç eden ve geçici bir süre için veya kalıcı olarak yerleşen Han Çinlilere yaramaktadır. Han Çinliler ve Uygurlar arasında git gide derinleşen gelir dengesizliği Uygurlar nezdinde ayrımcılığa uğradıkları hissini güçlendirirken soruna ekonomik tabanlı yeni bir boyut kazandırmıştır.  

Nihai olarak Doğu Türkistan'ın bağımsızlığını savunan argümanları bir kenara bırakırsak Uygur meselesinin çözümü için bu sorunun temelinde yatan bölgedeki mevcut otonomi sisteminden kaynaklanan problemlerin tespit edilmesi, Uygur halkına 1955 yılında tanınan otonom statüsünün getirdiği yasal hakların tam anlamıyla uygulanması ve kendi kendini yönetme mekanizmalarının çalıştırılması gerekmektedir. Çin hükümetinin Uygur halkının otonomi haklarının hayata geçirilmesi taleplerine yaklaşımı, Doğu Türkistan sorunun geleceğinde belirleyici bir etken olacaktır.