Yükleniyor...
Darbe Girişiminin Jeopolitiği

Darbe Girişiminin Jeopolitiği

25 Temmuz 2016

15 Temmuz 2016 gecesi yaşanan darbe girişimi, Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet ve millet olarak karşı karşıya kaldığı en büyük tehlikelerden biri oldu. Bu anlamda darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlanmasıyla hem devletin hem de milletin büyük bir badire atlattığını söyleyebiliriz.

Türkiye, yakın tarihi askerî darbelerle malûl bir ülke. Bu nedenle toplumun zihnî arka planında belli bir darbe imgesi her zaman mevcut olmuştur. Darbelerin yıl dönümleri halen haber niteliğine sahiptir ve darbelerin kurbanları her yıl anılmaktadır. En son fiilî darbeyi 12 Eylül 1980’de yaşamış olsak da 28 Şubat 1997’nin de esas itibarıyla öncekilerden pek bir farkı bulunmamaktadır. Neticede mevcut iktidar bir şekilde yönetimden uzaklaştırılmıştır. Daha sonra askerin siyasete bir başka müdahalesi 27 Nisan 2007 tarihinde yaşanmıştır. Siyasi tarihimize “e-muhtıra” olarak geçen bu müdahale karşısında hükümetin gösterdiği kararlı tutum, muhtıranın geçersiz hale gelmesini sağlamıştır.

Her ne kadar yakın tarihimiz darbe zengini olsa da son yıllarda toplumda oluşan kanaat, artık Türkiye’de darbeler döneminin kapandığı ve askerin 21. yüzyıl Türkiye’sinde yeni bir maceraya girişmeyeceği şeklindeydi. 15 Temmuz gecesi yaşananlar bu klişeyi yerle bir etmiş gibi görünse de darbe girişiminin ordunun topyekûn bir hareketi olmayıp yalnızca ordu içine sızmış FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü)’nün kalkışması olması hasebiyle halen geçerliliğini koruduğu yorumunda bulunmak da gayet mümkün. Zira en azından şu ana kadar ortaya çıkanlardan anlaşıldığı kadarıyla FETÖ’ye mensup ordu mensuplarının dışında kalan ordunun ana gövdesi, darbe girişimini yanlış bir hareket olarak yorumlayarak darbenin karşısında konumlanmış görünüyor. Ama anlama süreci devam ediyor ve şimdiden net bir hüküm ortaya koyabilmek mümkün değil.

28 Şubat darbesinin bu darbe girişimiyle sonuçsal bir ilişkisi olduğu da söylenebilir. Zira Türkiye’de yükselmekte olan siyasal İslam’a ve irtica tehdidine karşı yapıldığı ileri sürülen 28 Şubat askerî müdahalesi, her şeyden önce FETÖ yapılanması için bir dönüm noktası olmuştur. Kendilerini o süreçte Türkiye’nin İslami çevrelerinden tamamıyla soyutlayan Fethullahçılar, müesses nizama şirin görünme operasyonuyla 28 Şubat’ı fırsata çeviren yapı olarak karşımıza çıkmıştı. Ordu ve diğer bürokrasi içindeki gizli yapılanmalarını hız kesmeden sürdürebilmiş olmalarının, bu sinsi fırsatçılıklarından vareste olduğu düşünülemez. 28 Şubat sürecinde öne çıkan bir diğer mesele de örgüt lideri Fethullah Gülen’in ABD’ye yerleşme kararı almasıydı. Gülen 1999 yılına kadar aktif olarak Türkiye televizyonlarında boy gösteren bir figürken, kendisinin “Haziran fırtınası” olarak adlandırdığı Haziran 1999’daki süreçle birlikte ABD’ye gitme kararı aldığı biliniyor.

O zamana kadar ılımlılığı ile piyasaya sürülen Gülen’in, özel bir televizyon kanalında yayınlanan görüntüleriyle ipliği pazara çıkmış oluyordu. Eski tarihli bir konuşmasında tam da 15 Temmuz 2016 gecesi yaşanacakları ima eden Gülen, müritlerine, sır olarak verdiği bu bilgileri dışarıya çıktıklarında unutmaları tembihinde bulunarak aktarıyordu. Peki, nasıl olmuştu da Türkiye’de böyle gizli bir emeli ve ajandası olduğu ortaya çıkan bir “din adamı”, ABD tarafından himaye bulmuştu? Herhalde bu sorunun cevabını tam olarak hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Üstelik bu niyeti deşifre olmuş Gülen, ilerleyen yıllarda da Türkiye siyasetinin sağlı sollu birçok temsilcisi tarafından destek görmeye devam etmişti. TBMM’ye başörtülü bir üyenin girmesi karşısında âdeta çılgına dönen eski başbakanlardan merhum Bülent Ecevit bile, tüm sosyal demokratlığına ve Atatürkçülüğüne rağmen Gülen’in devletin içine sızmasına göz yummayı içine sindirebilmiş görünüyordu. Elbette bu tür siyasi tepkilerin Gülen’in giderek artan iç ve dış siyasi nüfuzunun etkisiyle olduğu açıktı. Özellikle ABD’nin himayesi Gülen’in daha da önemli bir aktör olarak görülmesine yol açmaktaydı.

FETÖ’nün başarısız 15 Temmuz darbe girişiminin ardından, Gülenci olduklarını bildiğimiz bir kısım gazetecinin yapmaya çalıştığı bir algı operasyonu göze çarpıyor. Bu zevatın darbe girişimini NATO’culuk/Avrasyacılık boyutuna taşımaya çalıştıkları görülüyor. Aslına bakarsanız bu çabaları bana çok da manasız gelmiyor. Zira temsil ettikleri misyonun tamamıyla himayesini gördükleri ABD ekseninde bulunduğu açık. ABD’nin kurumu konumundaki NATO’nun ise Türkiye olarak bizim de bağlı olduğumuz dünya sisteminin Batı kanadının sembolü olduğu vakıa. Dolayısıyla FETÖ’cü “merd-i kıptîler” aslında mesuliyetten sıyrılma adına giriştikleri bu algı operasyonuyla yine kendi sirkatlerini şecaatle arz etmiş oluyorlar.

NATO’culuk ve Avrasyacılık meselesi aslında Türkiye’de fazlasıyla klişeleştirilmiş ve sulandırılmış konulardan biri. Bu konuda komplo teorilerine fazlaca başvurulması, meseleyi bazen farklı mecralara çekerek anlamsızlaştırıyor. Oysaki konu çok açık. Her ne kadar dünya aktif bir Soğuk Savaş dünyası değilse de hepten tek bir kutubun at meydanı da değil. Rusya’nın öyle veya böyle sürdüre geldiği bir misyonu var ve bu misyon sürekli surette ABD çıkarlarıyla karşı karşıya gelmeyi gerektiriyor. Dönemsel yakınlaşmalar ve iş birlikleri, genel çerçevede devam eden çekişmeyi asla yatıştırmıyor. Bugün bize yokmuş gibi görünen Soğuk Savaş, farklı boyutlarda ve veçhelerde Baltık bölgesinde, Ortadoğu’da, Asya’da ve diğer coğrafyalarda devam ediyor. Özellikle son yıllarda Baltık bölgesinde gözlenen askerî hareketlilik hiç de hafife alınıp ihmal edilecek türden değil. Hem de Kırım örneğinin dumanları daha üstünde tütmekteyken.

15 Temmuz darbe girişiminin ardından ABD’li yetkililerden gelen açıklamalar, belli bir şok etkisi altında yapılmışa benziyordu. Soğukkanlılıklarıyla bilinen ABD’li diplomatlar, bariz bir şaşkınlık ve bocalama halini yansıtıyorlardı. Dışişleri Bakanı Kerry’nin ve Ankara Büyükelçisi John Bass’ın açıklamaları alışık olmadığımız çelişkiler içeriyordu. Sanki bir şeyler ters gitmiş ama ters gidebileceği pek beklenmemiş gibiydi. Her neyse, bu gözlemlerimiz şimdilik birer sezgi ve spekülasyon olmanın ötesine geçemeyecek. Belki İran’ın millî başbakanı Musaddık’ın 1953 yılında bir CIA operasyonuyla devrilmesinde olduğu gibi, 60 yıl sonra itiraflarını duyabileceğiz.[*] Fethullah Gülen’in yetiştirmeye ömrünü adadığı “altın nesil”in tamamıyla ya da kısmi bir CIA projesi olup olmadığı da ancak o zaman netleşebilecek.

Gülen okullarının dünyanın büyük çoğunluğunda hareket serbestîsine sahip olmasına karşılık Rusya’da on yıl önce yasaklı konuma düşmüş olmasının da bir rastlantı olmadığı akla yatkın görünüyor. Benzer şekilde İran’ın da bu okullara sıcak bakmayarak müsaade etmemesi manidar. İran’ın 79 yılındaki devrimden sonra ABD büyükelçiliğini kapatarak büyükelçilik binasına “casuslar yuvası” ismini verdiğini biliyoruz. Anlaşılan o ki İranlılar kapattıkları casuslar yuvasının yerine yeni bir tanesinin açılmasını istememişler. Aynı şekilde İran’ın etki sahasındaki Suriye’de de cemaat okullarına izin verilmedi. Bunun dışında kalan bir istisna Suudi Arabistan olmuştu. Ama Suud’un izin vermeme nedenleri arasında, emniyet güdüsünün de etkili olduğu dinî bir altyapının olduğu düşünülebilir.

FETÖ mensuplarının abartılı Şii karşıtlığının ve Türkiye-İran ilişkilerini her fırsatta sabote etmeye çalışmalarının altında hiç de dinî/mezhebî kaygılar olmadığı bugün daha net anlaşılıyor. Suriye Savaşı’na yönelik tutumlarında da tamamen ABD eksenli bir anlayış benimsedikleri gözlerden kaçmamıştı. Başlarda Suriye muhalefetine destek veren cemaat, zaman ilerledikçe ve ABD’nin Suriye’yi gözden çıkardığının anlaşılmaya başlamasıyla Suriye meselesini farklı mecralara çekmenin ve Suriye meselesini “DAEŞ’leştirmenin” gayreti içinde oldu.

Son olarak Türkiye ile Rusya’nın bir anda neredeyse düşman haline geldiği uçak düşürme krizinin gereksizliği gün gibi ortadaydı. Türkiye gibi bölgesinde yeterince iyi diplomatik ve siyasi birikime sahip bir ülkenin kalkıp da hiçbir sonuç alamayacağını bildiği böyle bir uçak düşürme eylemine girişmesi pek de anlamlı görünmemişti. Gelinen noktada bu uçak düşürme eyleminin bile FETÖ unsurlarının planlarıyla ilişkili olabileceği şeklinde bir tablo ile karşılaşıyoruz. Türkiye’nin uçak krizi sonrası Rusya ile ilişkileri normalleştirme yoluna girmesinin ABD’yi çok da memnun edeceği söylenemez. Bu gibi faktörlerin en azından ABD tarafını darbe konusunda ikna etme anlamında FETÖ’nün elini güçlendirdiği de mevcut tabloya uygun bir spekülasyon olarak pekâlâ göz önüne alınabilir. Helikopter kaçkını darbecilerin de kaçacak delik olarak yine bir NATO üyesi ülke olan Yunanistan’ı seçmiş olmalarının da belli bir mantığı bulunsa gerek.

Netice itibarıyla karşı karşıya olduğumuz manzara, yerel olduğu kadar bölgesel ve küresel özelliklere sahip bir duruma işaret ediyor. Fethullah Gülen kırk yıllık çalışmasının meyvesini koparamadan miadını doldurmuşa benziyor. Bu durumda ona yatırım yapan birileri olduysa Türkiye üzerindeki kozlarından birini kaybetmiş demektir. Fethullah Gülen eğer iade edilecekse, bu ya kendisine verilen işi eline yüzüne bulaştırmış olmasının getirdiği hiddetle ya da artık kullanışsız hale geldiğinin tamamen anlaşılmasıyla olacaktır. İade edilmemesi ihtimali ise oyunun bitmediğini gösterir, yani “Hizmet’e özel” oyunun. Zira ABD’li yetkililerin kullandıkları elemanlara vefa göstermek gibi bir âlicenaplıklarına pek de aşina değiliz. Üstelik ABD’nin “ya Fethullah Gülen iade edilir ve ülkesinde her şeyi anlatma imkânına kavuşturulursa” gibi bir endişesi de olmaz. Çünkü Türkiye’nin belli bir devlet olgunluğuna sahip olduğunu ve bu tür ucuzculuklara tevessül etmeyeceğini bilir. Ne de olsa ABD bizim ilelebet “dost ve müttefikimizdir” ve öyle kalacaktır. Bir sonraki raunt, ABD’nin Türkiye’de bir süredir yatırım yapmadığı (ve niye yapmadığı artık daha iyi anlaşılan) demokrasi ve siyaset kurumuna tekrar yatırım yapmaya başlayacağı ve Türkiye siyasetinin yeni aktörlere gebe olacağının işaretlerine sahne olacaktır.

 


[*] İran petrollerini millîleştiren ve İran milliyetçilerinin sembolü haline gelen Başbakan Muhammed Musaddık, 1953 yılında bir İngiliz-Amerikan ortak gizli operasyonuyla düzenlenen darbe ile yönetimden uzaklaştırılmış, onun yerine Batı’nın İran’daki çıkarlarının bekçisi Pehlevî ailesi yeniden iktidara getirilmiştir. Bu gizli operasyon yaklaşık 60 yıl sonra ABD Başkanı Obama tarafından 2009 yılında Kahire’de yaptığı bir konuşmada itiraf edilmiştir.