Yükleniyor...
Doğu Türkistan Sorununun Çözümünde Türkiye ve İslam Dünyası

Doğu Türkistan Sorununun Çözümünde Türkiye ve İslam Dünyası

07 Temmuz 2014

Tarihin ilginç bir örgüsü olsa gerek; Türk dünyasının en batı ve en doğu ucunda bulunan Türkiye ile Doğu Türkistan arasında, coğrafi uzaklığın engelleyemediği bir yakınlık ve ruh birlikteliği vardır. Ancak duygusal alanda yoğun olarak hissedilen bu yakınlık, çoğu zaman siyasi ve ekonomik alana yansımamaktadır.

Osmanlı’nın son dönemlerinde göze çarpan siyasi yakınlaşma girişimleri, uzun vadeli bir iş birliğine dönüşememiştir. 19. yüzyılda Doğu Türkistan’daki yerel yöneticiler Osmanlı idaresine biat etmiş, sultan adına hutbeler okutmuş ve siyasi bağların güçlendirilmesi yönünde çalışmıştır. Sultan Abdülaziz, Doğu Türkistan emiri Yakup Bey’e askerî bir heyet gönderip rakip devletlere karşı ona destek olurken, II. Abdülhamit döneminde bölgede bir İslam üniversitesi kurulması projesi gündeme gelmiştir. Ancak Osmanlı’nın giderek zayıflayan gücü, ilgisini uzak coğrafyalara taşımada zorlanmasına sebep olurken; Asya’da Çin’in artan gücü ve işgal süreci, bu coğrafyada bağların güçlenmesini önlemiştir.

20. yüzyılın başlangıcıyla birlikte, İslam dünyasındaki hemen her bölgede işgallerin görüldüğü bir döneme girilmiştir. Türkiye ile Doğu Türkistan arasındaki kopmanın başlangıcı, bu süreçte ortaya çıkmıştır. Türkiye, yüzünü her anlamda Batı’ya döndüğü için Türkiye’nin Asya’daki ülkelere ilgisinde genel bir düşüş yaşanmıştır. Sadece siyasi ve ekonomik olmakla kalmayıp kültürel alanda da hissedilen bu değişim, Asya’daki Türklerle ilişkilerin azalmasına yol açmıştır. O sıralarda kendisi zaten bir varlık krizi içinde bulunan Türkiye’nin, Rusya ve Çin’in artan gücü karşısında hatırı sayılır bir direnç göstermesi mümkün olmadığından, dış Türklere olan ilgisi en alt düzeylere inmiştir. Doğu Türkistan’ın istisna oluşturmadığı bu kayıtsızlıkta Türkiye, kendi yakın coğrafyasındaki birçok olaya dahi ilgisiz kalmıştır.

2. Dünya Savaşı sonrasında oluşan ideolojik çift kutuplu dünya, sadece Türkiye’nin değil, tüm İslam dünyasının edilgen bir konuma sürüklenmesine neden olduğundan, yukarıdaki olumsuz durum güçlenerek devam etmiştir. Konumu itibarıyla Doğu ve Batı bloklarından birine bağlanma dışında seçeneği bulunmadığı bir dönemde Türkiye, Batı güvenlik paktının etkisinde bir dış politika geliştirmiştir. Bunun sonucu olarak Doğu Bloku ülkeleri ve sosyalist dünya, Ankara’dan değil Washington’dan belirlenen politikalara göre algılandığından, Türk dünyası sosyalist bloğun nüfuz alanı olarak kalmıştır.

Ancak 1991 yılından sonra Sovyetler Birliği’nin çöküşü, bölgede yeni bir jeopolitik durum ortaya çıkarmış ve Türkiye’nin Orta Asya’ya ilgisinde de dönüşüm başlamıştır. Bu ilgi yeni bir açılımı getirirken, Asya’daki rekabet sadece Türkiye’yi bölgeye yakınlaştırmakla kalmamış, uluslararası alanda büyük bir çekişmeye de neden olmuştur.
isa yusuf alptekinTürkiye 1990’lı yıllar boyunca yeni fırsatlar ve nüfuz alanları açmaya çalışırken, bölgedeki ağırlığının artmasına paralel olarak Doğu Türkistan sorununu da resmî ve sivil düzeyde daha fazla gündeme getirmeye başlamıştır. Uluslararası dönüşümün ilk etkisi, Türkiye’deki Uygurların çalışmalarında görülen artış ve rahatlama olmuştur. Nitekim 1991 yılında Doğu Türkistan liderlerinden İsa Yusuf Alptekin, Ankara’da tüm siyasi parti liderleri, milletvekilleri ve bürokratlarla görüşme imkânı bulurken, bu görüşmelerde Doğu Türkistan’daki hak ihlalleri, asimilasyon ve siyasi baskı politikası yoğun biçimde gündeme gelmiş ve iki taraf arasında yeni bir yakınlaşma başlamıştır. Dönemin siyasi parti liderleri Mesut Yılmaz, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Süleyman Demirel ve Erdal İnönü ile görüşen Alptekin, tüm liderlerden destek talep etmiş ve Türkiye’nin Doğu Türkistan halkının sıkıntılarının giderilmesinde daha aktif rol oynamasını istemiştir. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel, kendilerine yardım sözü verirken, Doğu Türkistan davasını uluslararası platformlara taşıyacaklarını ve sorunun çözümü için ellerinden gelen tüm çabayı göstereceklerini vaat etmiştir.

Bu yakınlaşma sürecinde en anlamlı buluşma, dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal ile yaşanmıştır. Özal, Alptekin ile görüşüp bölgenin sorunlarını en üst düzeyde dinlerken; Uygur lider de 60 yıldır göğsünde taşıdığı Doğu Türkistan bayrağını Özal’a teslim ederek sembolik anlamda bu davanın yeni liderliğinin Türkiye’de olması gerektiğine işaret etmiş ve destek talebini yinelemiştir. Özal da diğer liderler gibi davaya destek sözü vermiştir.

Türkiye’nin, bölge politikaları gereği, bölge halklarına yönelik ilgisi, halklar arasında sürdürülen duygusal ilişkileri aşıp resmî bir boyut kazanırken, dönemin liderleri sık sık Orta Asya’ya ziyaretler yaparak ilişkilerin geliştirilmesi yönünde üst düzey çabalarını arttırmışlardır. Hatta 1992 yılı Aralık ayında Türk yetkililerden bir komisyon oluşturularak Doğu Türkistan’a gidilmesi ve sorunun Birleşmiş Milletler gündemine taşınması teklifleri tartışılmış olsa da bu konuda ciddi bir ilerleme yaşanmamıştır.

1995 yılında İzmir’de düzenlenen Türk Dünyası Buluşması’na Doğu Türkistan temsilcileri başta olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden 800’ün üzerinde delege katılmıştır. Yayınlanan sonuç bildirisinde Doğu Türkistan halkının durumunun iyileştirilmesi konusunda daha fazla çaba harcanması istenmiş, ancak somut adımlara ilişkin bir ilerleme sağlanamamıştır.

çinBu kadar yoğun bir istek ve kararlılığa rağmen Doğu Türkistan sorununun çözümünde gözle görülür bir gelişme olmasını engelleyen temel unsurların başında, uluslararası konjonktür ve bu konjonktüre Türkiye’nin uyum sorunu gelmekteydi. Şöyle ki, Batı ile Doğu arasındaki yeni ilişkilerin boyutu, daha çok onların önceliklerine göre belirlendiğinden, Soğuk Savaş dönemi alışkanlıklarını üzerinden atmakta zorlanan Türk dış politikası da bölgeye yönelik kendi politikalarını oluşturmaktan ziyade, Batı politikalarına destek olma eğilimindeydi. Bu temel hata, Ankara’nın, problemi uluslararası alana taşımada etkin olmasını engelleyici bir rol oynamıştır. Doğu Türkistan sorununun çözümünde Batı’nın harekete geçmesini bekleyen Türkiye’nin, bu hareketi çabuklaştıracak mekanizmaları kullanmadaki ataleti, Batı ile Çin arasındaki ilişkilerin dönüşümünde Doğu Türkistan konusunu Batı’nın öncelikli gündemi hâline getirememesinin de sebebiydi.

Bununla birlikte Çin yönetimi de eski döneme oranla Türkiye kamuoyunda daha yoğun gündeme gelmeye başlamış olan Doğu Türkistan konusunda Türkiye’ye uyarılar göndermeyi ihmal etmemiştir. Doğu Türkistan konusunda Türkiye’den verilen mesajları kendi iç işlerine müdahale olarak yorumlayacağını ifade eden Çin, âdeta Türkiye’ye PKK’nın desteklenmesi konusunda gözdağı vermiştir. Ankara, Çin ile giderek yüksek bir düzeyde sürdürülen ikili ilişkiler ile Orta Asya’da Turani nüfuz oluşturma arasında denge kurmaya çalıştıysa da, Çin baskıları en azından Türkiye’deki iç istikrarsızlık dönemlerinde etkili sonuçlar vermiştir. Örneğin, dönemin başbakanı Mesut Yılmaz, 1999 yılında Doğu Türkistanlıların faaliyetlerine resmî katılımı yasaklamakla kalmamış; Sultanahmet’te bulunan ve Uygur lider İsa Yusuf Alptekin’in ismi verilen parkın adını değiştirip Türkiye’de Doğu Türkistan bayraklarının kullanılmasını da yasaklamıştır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, o sıralarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak karara şiddetle karşı çıkmış ve bu kararın sadece Uygurlara değil, tüm Türk dünyasına bir ihanet olduğunu söylemiştir.

Türkiye’nin dış politik angajmanları, Çin ile giderek yükselen ticari ve siyasi ilişkiler sebebiyle Doğu Türkistan konusunda önemli bir dezavantaja dönüşmüştür. Bu nedenle 2000’li yıllarla birlikte Türkiye’nin Çin ile artan ilişkileri, Doğu Türkistan konusunda atılan olumlu adımların sınırlı düzeyde kalmasına neden olmuştur. 2003 yılında Türkiye’deki iktidar değişimi sadece içeride değil, dışarıda da farklı bir açılım rüzgârı getirdiğinden, Doğu Türkistan sorununa dikkat çekmeye ilişkin umutlar yeniden yeşermiştir.

Yeni dönemi eskisinden ayıran en önemli fark, Doğu Türkistanlıların Türkiye’deki faaliyetlerine serbestlik getirilmesi olmuştur. Yeni hükümet, eski dönemde alınmış olan sınırlama kararlarını gevşetmekle birlikte sorunun köklü çözümü konusunda ciddi bir ilerleme sağlayamamıştır. Türkiye’nin Doğu Türkistan sorunu konusunda oynayabileceği rol, Çin ile ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceği için, öncelikle ikili ilişkilerden yararlanma yoluna gitme eğilimi gözlenmektedir. Çin’i, en azından Uygur halkının yaşam koşullarının iyileştirilmesinde bazı adımlar atmaya zorlamak, en göze çarpan politika olarak görülmektedir. Bu politikanın ise diasporadaki Uygurların beklentilerinin çok gerisinde kaldığı açıktır. İki tarafın da asgari beklentilerini bir düzlemde buluşturmak, Ankara’nın yeni siyasetinde temel hedefi oluşturmaktadır.

Türkiye ile Çin arasında 40’a yakın ikili anlaşma ve 20 milyar dolar düzeyinde bir ekonomik ilişki bulunmaktadır. Bu angajmanlar Türkiye’nin hareket alanını sınırlasa da en azından İslam ülkelerinin ortak platformlarında problemin insani yönlerinin çözümüne ilişkin adımlarına engel olmayacaktır.

İslam ülkeleriiit: Müslümanları ilgilendiren hemen her konuda olduğu gibi Doğu Türkistan konusunda da İslam dünyasının kapsamlı bir tavrı ve tutarlı bir politikası bulunmamaktadır. Bu açıdan İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi 57 ülkenin tamamının görüşünü yansıtan ortak bir tutumu belirlemek yerine, İslam ülkelerinin tavrını üç farklı şekilde özetlemek mümkündür:

a) Pragmatik tutum

Bu ülkeler grubunda, doğrudan Çin’in etki ve nüfuzu altında olduğundan veya Çin’le çıkar ilişkilerinden dolayı Doğu Türkistan davasını resmî düzeyde desteklemeyen ama sivil düzeyde sıcak bakan ülkeler yer almaktadır. Bu grubun içinde en yakın çemberi Orta Asya ülkeleri oluşturmaktadır. Sovyetlerin yıkılması sonrasında bölgede oluşan stratejik boşluk, Orta Asya’ya sınır komşusu olan Doğu Türkistan’ın Pekin yönetimi nezdinde önemini daha da arttırmıştır.

Çin yönetimi, Sovyetlerin çekildiği bütün nüfuz alanlarına kendisi yerleşmek üzere yoğun bir ilgiyle birlikte bölge ülkelerine yönelmiştir. Bu yönelme sırasında, Orta Asya’ya ulaşımda en önemli geçiş kuşağı durumundaki bölge Doğu Türkistan olduğundan, Çinli yerleşimcilerin iskânı çabalarına bu dönemde ağırlık verilmiştir. Sovyet sonrası bölgede meydana gelen stratejik boşluğu, Şanghay İşbirliği Örgütü aracılığıyla doldurmayı hesaplayan Çin, Orta Asya ülkelerinin ekonomik ve siyasi istikrarına yardımcı olacak adımlar atan bir siyaset izlemiş ve bu ülkeler üzerinde ekonomik nüfuz kurmaya çalışmıştır.

Aynı dönemlerde oluşan siyasi istikrarsızlık ortamında, bölge ülkelerinde giderek gücünü arttıran İslami akımların bir şekilde Doğu Türkistan’daki Uygurları da etkilemesinden çekinen Çin, özellikle güvenlik ve istihbarat alanında Orta Asya devletlerini kendi çizgisine yaklaştırmayı başarmıştır. Bundan sonra bölge ülkelerinde yaşayan çok sayıda Uygur göçmen için zorlu günler başlamıştır.

Başlangıçta Orta Asya devletleri, Doğu Türkistan mücadelesine resmî düzeyde kayıtsız kalıp halk düzeyinde destek vermiş olsalar da 1990’ların sonundan itibaren bu politika, Uygurların geri iadelerinde görüldüğü gibi, Pekin yönetiminin istediği şekilde biçimlenmiştir. Kendi istikrarsız rejimlerini İslami muhalefet gruplarına karşı korumada panik yaşayan bölge ülkeleri, Uygurların yüzüstü bırakılması pahasına Çin’in koruma şemsiyesi altına girmiştir. Halk düzeyinde Uygurlara sempati devam ediyor olsa da resmî politikaların kaygan zemini, bu ülkelerdeki Uygur davasına ağır darbe vurmaktadır.

Bu noktada benzer bir siyaset izleyen İran, özellikle Batı ile yaşamış olduğu gerilimde Çin’in desteğine ve nükleer teknoloji transferine ihtiyaç duyduğundan, Doğu Türkistan konusunda inişli çıkışlı bir siyaset takip etmektedir. İran basınında, Uygurların maruz kaldığı hak ihlalleri ve asimilasyon siyaseti konusunda Çin idaresine yönelik eleştiriler yer almakla birlikte, resmî düzeyde Uygurların durumlarının iyileştirilmesi konusunda somut bir siyaset görmek zordur.

Aynı şekilde Doğu Türkistan davasının stratejik hesaplara kurban gittiği bir diğer İslam ülkesi de Pakistan’dır. Ortak düşman olarak kabul ettikleri Hindistan’a karşı stratejik bir ortaklık mekanizması kurmuş olan Pakistan ve Çin yönetimi, bunu Uygurlara yönelik baskı politikasında iş birliği boyutuna taşımışlardır. Pakistan ile Doğu Türkistan arasındaki ekonomik ve kültürel bağlar sebebiyle binlerce Uygur Pakistan’da yerleşmiş bulunmakta veya iki ülke arasında gidip gelmektedir. Bunun ötesinde Pakistan’daki ufak bir istikrarsızlığın tüm bölgeyi etkileyecek olduğu gerçeği, Çin’in bu ülkeye ilgisini daha da arttırmaktadır. Bu ilişkilerin getirdiği karşılıklı tavizlerinden biri, 1998 yılında olduğu gibi, birçok Uygur’un Çin’e iade edilmesi şeklinde kendini göstermektedir. Çin, Uygur öğrencilerin Pakistan’dan gönderilmeleri konusunda Pakistan hükümetine sürekli baskı yapmaktadır.

dtÇin’in birçok insan hakları ihlaline ağır eleştiriler yönelten Batılı ülkeler, söz konusu Müslümanlar olduğunda, Çin’in gerçekleştirdiği idamlara daha yumuşak bir anlayışla yaklaşmaktadırlar. Nitekim bölge ülkelerindeki aşırı akımların ev sahipliği ile suçlanan Pakistan’daki medreselerde çok sayıda Uygur öğrencinin bulunması da Batılılar ile Çin arasında ortak bir tehdit algısının oluşmasına yardımcı olmuştur. 11 Eylül olaylarından sonraki gergin uluslararası atmosferde, bu eylemleri gerçekleştiren el-Kaide ile Doğu Türkistan’daki bağımsızlık yanlısı hareketi ortakmış gibi gösteren Çin, Batı’nın sempatisini kazanmayı dahi başarmıştır.

Bunda, Çin’den bağımsızlığını kazanmaya çalışan Uygurların, Taliban’ın denetiminde eğitim gördüğü propagandasının etkili olduğu da bir gerçektir. Bu sebeple Pakistan’daki medrese operasyonları sırasında binlerce Uygur öğrenci, iade edilme korkusuyla bu ülkeden kaçmış ve çoğunlukla İran üzerinden Türkiye’ye ve Arap ülkelerine sığınmışlardır.

b) Realist tutum

İslam dünyasındaki Uygur politikalarında ikinci grubu oluşturan realist yaklaşım; Çin’in artan gücünün alternatif bir politikaya izin vermediği kanaatinden veya kendilerini böyle bir gündemle ilgili görmediklerinden hareketle, Doğu Türkistan davasına Pekin yönetiminin gözlüğüyle bakan ülkelerin izlediği yaklaşımı ifade etmektedir. Bunlardan biri olan Mısır, kendi topraklarında eğitim gören binlerce Uygur öğrenci olmasına rağmen, böyle bir sorundan haberi yokmuş gibi bir tutum takınmaktadır. Bunun yanı sıra, Endonezya ve Malezya gibi ülkeler de doğrudan Çin’in etki alanında olmalarının getirdiği bir çekingenlikle, Doğu Türkistan sorununa Çin’in mutlak gücü realitesinden hareketle çözüm önermektedirler.

c) İdealist tutum

Üçüncü yaklaşım biçimi ise idealistlerin politik argümanlarıdır. Bu tutum, özellikle diasporanın iyi lobicilik yaptığı ve Uygur davasının önemli ölçüde destek bulduğu ülkelerdeki genel yaklaşımı ifade etmektedir. Aralarında Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin bulunduğu bu ülkeler, Uygur davasına İslami veya tarihî sebeplerle sahip çıkmakta ve Doğu Türkistan’a -bağımsızlık dâhil- mevcut uluslararası dengelerin izin vereceği noktanın çok daha ilerisinde çözümler getirilmesine sıcak bakmamaktadırlar. Bu tür ülkelerde Uygurlar tarafından yayımlanan neşriyat ve hak ihlallerinin dile getirildiği toplumsal çalışmalar rahatlıkla yürütülmektedir.

Sonuç

Sonuçta sorulması gereken soru, tüm bu farklı yaklaşım ve politikaları ortak bir hedefte buluşturmanın mümkün olup olmadığıdır. Bu noktada Avrupa Birliği’nin geçmişte yayınlamış olduğu ortak bildirilere benzer şekilde, bir blok hâlinde hareket edilirse, ilk aşamada Doğu Türkistan’daki hak ihlallerinin sona ermesi, ikinci aşamada da Doğu Türkistanlılara kendi kaderini belirleme hakkının verilmesi talep edilebilir.

Ancak bu konuda en önemli platformlardan biri olması gereken İİT, Doğu Türkistan’da yaşanan hak ihlallerinin önlenmesi için ciddi bir destek vermemektedir. Doğu Türkistanlıların kurmuş olduğu uluslararası örgütlerden hiçbiri, İİT’nin farklı platformlarında üye veya danışman sıfatıyla yer almamaktadır. Bu noktada atılacak ilk adım bu grupların İslami platformlara alınması olacaktır.

Ardından, İİT içindeki Uygur lobisinin öncülüğünde teşkilatın kısa, orta ve uzun vadeli çözüm önerileri formüle edilerek üye ülkelerin onayına sunulabilir.