Dünyayı Bekleyen Büyük Tehlike: Susuzluk

Dünyayı Bekleyen Büyük Tehlike: Susuzluk

Su, medeniyetlerin etrafında kurulduğu, bilim insanlarının başka gezegenlerde hayat emaresi olarak aradığı, her türlü teknolojik gelişmede kaçınılmaz olarak kullanılan yeryüzünün en büyük zenginliği ve hayatın olmazsa olmazıdır. Dörtte üçünün sularla kaplı olduğu dünyamızda denizler ve okyanuslar hariç yeryüzünde sabit miktarda bulunan tatlı su, sadece insanların temel yaşam ihtiyacını karşılama konusunda değil, ayrıca tarım, endüstri ve bilhassa hidrogüç santralleri açısından da son derece büyük öneme sahiptir.

Ancak küresel ısınma, hızlı nüfus artışı, çevre kirliliği ve endüstriyel atıkların arıtılmadan doğrudan su kaynaklarına karışması gibi sebeplerle tatlı ve temiz su kaynakları yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bütün dünya halklarını tehdit eden bu sorunun çözümüne yönelik özellikle gücü elinde bulunduran devletlerin su kaynaklarının korunması için yeni politikalar üretmesi gerekmektedir. Zira bu ülkeler hem su tüketiminin en fazla olduğu hem de su kaynaklarını en çok kirleten ülkeler olarak bu durumdan sorumludur. Hayatın ana maddesi olan suyun korunması ve herkese eşit dağılımı için sadece tüketimi ön plana çıkaran faydacı kapitalist yaklaşımlar yerine, suya eşit erişim imkânı sağlayacak yeni anlayışlar benimsenmeli ve yeni teknolojiler geliştirilmelidir. Aksi halde hem insan nesli için hem de dünya üzerindeki tüm canlılar için büyük bir felaket senaryosu kapıda beklemektedir.

Suyun yeryüzündeki dağılımı: Tatlı su kıtlığı sorununu anlamak için öncelikli olarak suyun yeryüzündeki dağılımı ele alınmalıdır. Dörtte üçünün sularla kaplı olduğu dünyamızdaki suyun %97,5’i tuzlu su, %2,5’i tatlı sulardan oluşmaktadır. Mevcut tatlı suyun %68,9’unu buzullar, %30,8’ini yer altı suları ve %0,3’ünü yüzey suları (akarsular, nehirler vb.) ihtiva ederken %0,3’lük bir miktarı da atmosferde buhar halinde bulunmaktadır (Ülkemiz yeryüzündeki tatlı su miktarının sadece %1’ine sahiptir.). Kanada, Kuzey Amerika, Orta ve Güney Amerika, Avrupa’nın kuzey bölgeleri, Asya’nın kuzey kesimleri ve güneyindeki ekvatoral yağış alan bölgeler dünyanın tatlı su kaynakları bakımından zengin ülkeleri olarak görülürken, buna karşın Afrika, Ortadoğu, Güneydoğu Asya’nın bir kısmı tatlı su kaynakları konusunda en fakir bölgelerdir.

Susuzluk üzerindeki etkenler: Çok yakın bir gelecekte tüm dünyanın karşı karşıya kalacağı susuzluk tehlikesi, dolaylı da olsa küresel ısınma ve hızlı nüfus artışının bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. İklim değişiklikleri bu oranların dağılımında dünya genelinde çeşitli etkilere sahiptir. Bu etkilerin başında tatlı su kaynağı olarak görülebilecek olan kutup buzullarının küresel ısınmanın etkisiyle eriyerek denizlere karışması gösterilebilir. Ayrıca sıcaklığın artmasıyla buharlaşan tatlı suyun atmosferde birikmesi ve ani soğumaların yaşandığı dönemlerde aşırı yağışlar şeklinde yeryüzüne inmesi de önemli bir doğal felaket olan sellere sebep olmaktadır. Her ne kadar yağışlar yer altı ve yer üstü su kaynaklarına katkıda bulunuyor görünse de yeryüzüne kümülatif olarak inen yoğun yağmur suları sellere sebebiyet vererek kaynak oluşturabilecek suyun doğrudan okyanuslara ve denizlere karışmasına yol açmaktadır.

Ayrıca dünya nüfusunun hızla artması ve buna bağlı olarak tarımsal üretimin fazlalaşması ile daha çok suya ihtiyaç duyulması da su kaynaklarının tükenmesinde önemli etkenlerden biridir. 19. yüzyıl başlarında 1,6 milyar olan dünya nüfusu son iki asırda 7 milyara ulaşmıştır. Bu hızlı nüfus artışının yanı sıra 2. Dünya Savaşı’nın ardından artarak devam eden şehirleşme ve beraberinde ormanlık alanlarının yok edilmesi, modernleşme ve teknolojik gelişmelerle birlikte bazı ülkelerde yaygınlaşan su odaklı yaşam alışkanlıkları da (bahçe sulama, araba yıkama, çamaşır ve bulaşık makinesi kullanma, geniş golf sahaları kurma, endüstriyel alanda suyun soğutma sistemi olarak kullanılması vb.) suya yönelik gereksinimleri arttırmaktadır. Ancak artan talebe karşın teknolojik gelişmelerin gerek su tasarrufu gerekse arıtma sistemlerinin yaygınlaştırılması konusunda yeterli gelişmeyi göstermemesi, insanlığı gelecek birkaç on yıl içinde susuzlukla karşı karşıya bırakacaktır.

Dünya halklarını bekleyen tehlikeler: Bugün dünya nüfusunun üçte biri tatlı suya erişimde sıkıntı çekmektedir. Acil olarak tedbir alınmazsa 2030 yılında bu oranın toplam nüfusun üçte ikisine ulaşacağı tahmin edilmektedir. Gelecek yarım yüzyılda değer yüzdesi olarak petrolün yerini alacak olan su, devletlerin su kaynaklarını özelleştirmeye başlamasıyla daha da girift bir konu halini alacak görünmektedir. Özelleştirmeler sonucunda suyun kullanımının belirli ülkelerin tekeline geçmesi durumunda, zaten orantısız dağılan yeryüzündeki tatlı su kaynakları, gerek gelişmekte olan gerekse geri kalmış ülkelerin suya erişim konusunda büyük sıkıntılar yaşamasına sebep olacaktır. Yine su sıkıntısı çekilen ülkelerde çeşitli bulaşıcı ve salgın hastalıkların yaygınlaşması insanlığı önü alınamaz bir kâbusa sürükleyebilecektir.

En ciddi felaket senaryolarından biri de çok yakın bir gelecekte patlak vermesi beklenen su savaşlarıdır. Avrupa’nın ortasından geçen ve 19 Avrupa ülkesi tarafından paylaşılan Tuna Nehri ve 11 Afrika ülkesi tarafından paylaşılan Nil Nehri örnekleri üzerinden düşünülecek olduğunda, çıkabilecek savaşın boyutlarını tahmin etmek çok da zor olmayacaktır. Yeryüzünde çok sayıda ülke tarafından paylaşılan nehirlerdeki suyun artan tüketimi karşılayamaması, gelecekte su sorunu üzerine çıkması beklenen savaşları daha da olası hale getirmektedir. Aynı tehlike, Fırat ve Dicle gibi nehirlerini güneydoğu komşuları ile paylaşan Türkiye için de geçerlidir. Çok yakın bir gelecek için öngörülen bu büyük tehlike bütün insanlığı tehdit etmektedir .

Suyun özelleştirilmesi ve insanların suya erişim hakkı: Suyun özelleştirilmesi konusu, 20. yüzyılın başlarında Dünya Bankası ve Dünya Para Fonu (IMF) gibi uluslararası ticari kuruluşların girişimleriyle suyu devletin denetiminden çıkartmak ve bu alana yönelik devlet yardımlarını azaltmak üzere gündeme getirilmiş bir konudur. Bu yolla sahip olunan su kaynaklarının çoğunun işletmesi özel sektöre satılmış ve bu alanda yapılan yatırımlar sonucu su sektörü ciddi bir büyüme göstermiştir. Başlangıçta suyun özelleştirilmesindeki temel gerekçe maliyetli olan su tesisi kurma, bakımını yapma ve üretimini sağlama yönündeki tüm giderleri özel şirketlerin sorumluluğuna bırakmaktır ancak sonuç pek de bu şekilde gelişmemiştir. Bu yöntemi seçen ülkelerin çoğunda hükümetler kamu tarafından finanse edilen kendi su sanayilerinde âdeta basit işçi durumuna düşmüştür. Bugün bu özelleştirme programlarına çoğunlukla dış borcu olan, uluslararası kurumlardan borç ve yardım arayan ülkelerde uygulanmaya devam edilmektedir. Dünyada temiz suya ve arıtma sistemine erişebilen 4 milyarlık insan nüfusunun %15’i özel sektör üzerinden bu ihtiyacını karşılamaktadır.

BM Kalkınma Programı’nın belirttiği gibi; gelişmekte olan ülkelerde su için en yüksek meblağı ödemek durumunda kalan fakir halk, büyük sıkıntılar çekmektedir. Örneğin, halkının %20’si fakirlik sınırında olan El Salvador, Jamaika ve Nikaragua gibi ülkeler gelirlerinin %10’unu suya harcamaktadır.

Pek çok bilim insanı suyun bir insan hakkı olduğunu, dolayısıyla suya emtia muamelesinde bulunulmaması gerektiğini savunurken sermayeyi elinde tutan yatırımcılar suyu “yeni petrol” gibi gördüklerinden bu konuda henüz insanlığın faydası adına bir gelişme sağlamak için anlamlı bir adım atılmış değildir.