Ebola biyolojik silah mıdır?

Ebola biyolojik silah mıdır?

İlk defa 1976 yılında Zaire’nin (bugünkü Demokratik Kongo Cumhuriyeti) Yambuku şehrinde ortaya çıkan Ebola virüsü Sahra Altı Afrika ülkelerinde hızla yayılmış ve binlerce insanın ölümüne sebep olmuştur. Genellikle maymunlar ve meyve yarasaları gibi hayvanlarda teşhis edilen ancak insanlara da bulaşan Ebola virüsü ishal, kanama, deri döküntüleri ve yüksek ateş gibi semptomlarla kendini göstermektedir.

ebolaVirüs geçtiğimiz yıl aralık ayında Gine’de tekrar patlak vermiş ve sonraki aylarda Liberya, Nijerya ve Sierra Leone’ye kadar hızla yayılma göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı’nın raporuna göre 12 Ağustos 2014 tarihi itibarı ile toplam vaka sayısı 1.848 olup virüs nedeniyle ölenlerin sayısı da 1.013’e ulaşmıştır. Virüsün henüz nasıl ortaya çıktığı bilinmemektedir. Yeni virüs ile ilgili bu muğlak durum Ebola’nın biyolojik silah olma olasılığını akıllara getirmektedir.

1995 yılında Zaire’nin Kikwit şehrinde 200’den fazla kişinin ölümüne sebep olan Ebola virüsü birçok araştırmacıyı bu ölümcül virüs konusunda meraklandırmıştır. Zira nereden geldiği belli olmayan bir virüs sadece birkaç hafta içinde nasıl olur da 200 kişiyi öldürebilirdi? Araştırmacıların bölgedeki yerleşimcilerden edindikleri bilgi, virüsün ismini yaşadıkları yere yakın olan Ebola Nehri’nden aldığına yönelikti. Ancak bazı uzmanların ifadelerine göre de virüse verilen Ebola ismi “Experiments of Biological warfare Organised by Laboratories in America (EBOLA)” yani -Amerika laboratuvarları tarafından üretilen biyolojik savaş deneyleri- anlamına gelmektedir.

1990’lı yıllarda bilim çevrelerinde yoğun şekilde tartışılan konu, aslında Ebola virüsünün laboratuvarda üretilmiş bir tür olduğu yönünde olmuştur. Malte Rouch ve Heimo Claasen isimli iki Alman araştırmacı gazeteci, hazırladıkları belgeselde her ne kadar Ebola’nın ABD ordusu tarafından üretildiğini söylemeseler de 1976’da ortaya çıkan virüs hakkındaki bilgi akışının ABD ordusu tarafından kontrol edilmekte olduğunu ileri sürmektedirler.

Mart 1996’da New African adlı dergide yer alan bir makaleye göre yine 1976’da Sudan’ın güney kısmında, Maridi yakınlarında yaklaşık 300 kişinin hayatını kaybettiği Ebola salgınında hastaların tedavisini yürüten bağımsız Alman bir doktor olan Jurgen Knobloch, hem Zaire’nin hem de Sudan’ın aynı Ebola virüsünden etkilendiğini ifade etmiştir. İlgili makalede tüm ciddi Ebola salgınlarının hep Afrika’da patlak vermesinin de çok ilginç bir rastlantı olduğu belirtilmektedir. Ayrıca Dr. Knobloch’ın, Marburg Üniversitesi’nde araştırmalarına ve incelemelerine devam etmek üzere Sudan’dan ayrılırken yanında hastalardan aldığı kan ve doku örneklerini de götürmeye çalıştığı ancak yakalanarak üç hafta Hartum’da gözaltında tutulduğu hatırlatılıyor. Doktora ait tüm malzemelere el konulmuş ve malzemeler Britanya’nın önde gelen biyolojik savaş kuruluşu Porton Down’daki gizli İngiliz askerî laboratuvarına gönderilmiş. Rouch ve Claasen’e göre Porton Down oldukça sıkı güvenlik tedbirleriyle kontrol edilmekteydi. Öyle ki, dönemin Demir Leydi lakabıyla bilinen İngiltere başbakanı Margaret Thatcher tarafından katiyen hiçbir haritada bu kuruluşun yerinin belirtilmemesi emri verilmişti.

Araştırmacılar 1940’larda İskoçya’nın kuzeyindeki -biyolojik silah testleri ile onlarca yıldır yaşanılmaz halde olan- bir adanın Porton laboratuvarları olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca Porton Down’da görevli George Platt isimli bir bilim adamının da Ebola virüsü kaptığını ancak hayatta kalabilmeyi başardığını ortaya çıkartmışlardır.

İngiliz Anti-vivisection Association (canlı hayvan denekler üzerinde deney yapılmasına karşı kurulmuş bir dernek)’da görevli bir aktivist ve ayrıca Biyolojik Tehlike (Biological Danger) raporunun yazarı olan Jan Creamer, bilim adamlarının hayvan virüsleri üzerinde oynama yapmalarının ve çoğunlukla da diğer hayvanları bu yeni virüsle öldürmelerinin çok endişe verici olduğunu söylemektedir. Ancak virüsler bu iki cins arasındaki bariyerleri geçtiğinde (mesela hayvandan insana bulaştığında) kendilerini yeni bir ortama adapte edebilmekte ve hatta mutasyona uğrayabilmektedirler. Bu şekilde hem daha tehlikeli bir hastalığa sebep olmakta hem de bulaşma şekillerini değiştirebilmektedirler. Dolayısıyla ortaya çıkan yeni hastalık Marburg ve Ebola filovirüsleri gibi bir görüntü sergilemektedir. Bu virüslerden bazıları çok tehlikeli ve bulaşıcı olabilmektedir.

Ebola gibi filovirüsler üzerine yapılan pek çok araştırmanın orduların kontrolünde olması gerektiği koşulu, virüsün biyolojik silah olma olasılığını da arttırmaktadır. Sivil bilim insanlarının elinde bu konuyla ilgili çok az bilimsel bilgi bulunmaktadır. Bugün bakıldığında Ebola virüsünün kaynağının ne olduğuna dair hâlâ net bir bilginin olmaması da meselenin bir diğer dikkat çeken yönüdür. Ebola virüsünün askerî kaynaklı olduğuna dair iddialar 1995 yılındaki salgının akabinde Rusya ordusu araştırmacılarının Ebola’ya karşı aşı ürettikleri iddiasında bulunmaları ile kuvvet kazanmıştır. Bu açıklamanın ardından biyolojik silahlar konusuyla oldukça yakından ilgilenen Alman ordusunun bilinmeyen virüsler konusunda Alman bilim adamlarını askerî olarak desteklemeye hazır olduğunu söylemesi de dikkatlerden kaçmamıştır.

ebolaAlmanların biyolojik silah konusundaki tecrübeleri bu tür silahları dünya savaşları zamanlarında bizzat kullanıldıkları için zaten bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı sırasında müttefik ülkelerin cephanelerini at ve katırlarla bir yerden bir yere taşıdığını belirleyen Almanlar, bir savaş yöntemi olarak bu hayvanlara Marburg virüsü bulaştırarak telef olmalarını sağlamışlardı. Bilim adamları o dönemde üretilen Marburg virüsü ile Ebola virüsünün çok büyük benzerlikler gösterdiğini teşhis etmişlerdir.

Tüm bunların yanı sıra Amerikan askerî bilim adamlarının 30 yıldır Ebola virüsüne karşı aşı üretme çalışmaları yürütmesi ve aşının tüm haklarının sadece Amerika Birleşik Devletleri’ne ait olması konuyla ilgili bir diğer önemli detay. Araştırmalar sırasında enfekte olan iki Amerikalı doktorun üretilen bu aşı ile hızla iyileştikleri bilinmektedir. Peki durum neden şimdiye kadar kamuoyuna duyurulmamıştır? Bugün salgının yaşandığı ülkelere neden bu aşı hâlâ gönderilmemiştir? Neden bu aşıların tüm haklarını elinde tutan ülke sadece ABD’dir?

1995 yılında Hollywood yapımı “Tehdit” adlı filmde, bir Afrika ülkesi askerî kuvvetleri tarafından üretilen virüsün ABD’yi ve tüm dünyayı tehdit etmesi, aslında ABD’nin asıl niyetini mi ortaya koymaktadır? Çünkü film tersten okunduğunda mesela virüs Afrikalılar tarafından Amerika ve dünyayı yok etmek için değil de Amerikan bilim adamlarının biyolojik savaş deneylerinde Afrika’yı kullandığı gerçeği etrafında yorumlanmış olsa aklımızda uçuşan soru işaretlerine dair önemli ipuçları verebilmektedir.

Aslında detaylara bakıldığında Ebola’nın mükemmel bir biyolojik silah olabileceği görülebilir. Öyle ki virüs çok hızla yayılmakta ve bulaştığı kişilerin neredeyse tamamında ölüme sebep olmaktadır. Dolayısıyla hayat kurtarıcı aşıları ellerinde bulunduranlar istedikleri her şeyi diğerlerine dikte edebilme gücüne de sahip olmaktadır.