Elimizden Kaçıp Giden Dünya

Elimizden Kaçıp Giden Dünya

Eser Adı: Elimizden Kaçıp Giden Dünya

Yazar: Anthony Giddens

Çeviri: Osman Akınhay

Yayınevi: Alfa Yayınları

Basım yılı: 1999

 

 

 

Günümüzün en etkili düşünce adamlarından ve en önemli modern bilimcilerinden biri olan Anthony Giddens, modern toplumlar üzerine bütünsel görüşleriyle tanınmaktadır. Giddens’ın bugüne kadar yayımlanan 34 kitabı 29 farklı dile tercüme edilerek okuyucusuyla buluşturulmuştur. 1999 yılında BBC Radyo kanalında sunduğu “Elimizden Kaçıp Giden Dünya” başlıklı BBC Reith Konferansları, daha sonra kitaplaştırılmıştır. Giddens bu konferanslarda, alanla ilgili herhangi bir uzmanlığı olmayan vasıfsız denilebilecek bir kesime yönelik küreselleşme kavramını ve küreselleşmenin sonuçlarını değerlendirmiştir. Bunu yaparken de hitap ettiği kesime uygun olarak oldukça sade bir dil kullanmayı tercih etmiştir. Londra’da başlayan bu konferanslarının ünü kısa sürede İngiltere sınırlarını aşmış ve Giddens Washington, Yeni Delhi ve Hong Kong gibi merkezlerde de yerel dinleyici ile buluşmuştur. “Elimizden Kaçıp Giden Dünya” konferansları, yazara ulusal ve uluslararası çapta çeşitli ödüller de getirmiştir.

Eserinde, küreselleşmenin etkisiyle hızlı bir değişim sürecine giren dünyamızın elimizden nasıl kayıp gittiğini örnekleriyle ortaya koyan Giddens, bu durumun dünyayı kontrolümüz dışına çıkardığını vurgulamaktadır. Yazar, küreselleşme ile gelen ciddi değişimin toplumsal etkisini kitabında sırasıyla; küreselleşme, risk, gelenek, aile ve demokrasi olmak üzere beş farklı bölümde ele almaktadır.

İlk bölümde yazar, geleneksel dünyamızın küçük bir köy olduğu tanımıyla ifade edilen küreselleşmenin aslında bunun çok ötesinde bir durum olduğunu, yaşadığımız çağın hayatımızın hemen her yönünü -kimsenin anlamasına fırsat kalmadan- dönüştüren bir küresel düzene doğru bizi sürüklendiğini belirtiyor.[1] Yazarın ifadesiyle, küreselleşme tanımı tartışması dahi, bugün “küresel” anlamda devam ediyor. Küreselleşme konusundaki farklı düşünürlerin bu hususta tamamen birbirlerine zıt görüşler ileri sürdüğünü belirten Giddens, bu düşünürleri kavrama dair yaklaşımları bakımından şüpheciler ve radikaller olarak ikiye ayırıyor. Yazarın küreselleşmeyle ilgili görüşünü bu iki grup arasında yaptığı karşılaştırmadan anlayabiliyoruz. Şüpheciler olarak tanımladığı fikir adamlarını, küreselleşmeyi baştan sona tartışmalı bulanlar ve bu konudaki tüm konuşma ve beyanların boş yere yapılmış olduğunu düşünenler olarak kategorize ederken, küreselleşmenin tamamen gerçek olduğunu iddia edenleri ise, radikaller kategorisine koyuyor. Giddens her ne kadar bu iki grubun küreselleşmeye sadece ekonomik açıdan bakan yaklaşım biçimini yanlış bulduğunu ifade etse de, ele aldıkları konular açısından küreselleşme fikrine katıldığı grubun radikaller olduğunu belirtiyor.[2] Ona göre, “küreselleşme karmaşık süreçlerin bir araya geldiği bir olgular kümesidir. Aynı zamanda çelişkili ya da birbirine zıt etkenlerin de devreye girdiği bir süreç olan küreselleşme, sonuç itibarıyla gücün yahut etkinin yerel toplulukların elinden alınıp küresel arenaya aktarılmasıdır.”[3] Bu bakımdan yazar, küreselleşmenin çoğu zaman tarafsız bir olgu olmayıp her zaman hayırlı sonuçlar doğurmadığını, zenginin dünyanın geri kalan fakir kısmı üzerinden zenginliğini arttırdığını, fakirin ise daha da dibe battığı gerçeğini, bunun istatistik verilerce de somutlaştırılan bir gerçek olduğunu belirtiyor. Giddens bu durumu zekice bir kelime oyunu yaparak şu ifadeyle taçlandırıyor: “Dünyanın küresel bir köyden ziyade küresel bir yağmaya benzediği söylenebilir.”[4] Yazar, küreselleşmenin kısmi bir Batılılaşma olduğunu, aslında dünya sisteminin giderek merkezileştiğini ve büyük kuruluşların denetim gücünün bazı noktalarda zayıfladığını da ifade ediyor. Öyle ki bu süreçle birlikte ters sömürgeleştirme olarak tabir ettiği, Batı’da olmayan ülkelerin Batı’daki gelişmeleri etkilediği tezini savunuyor.[5]

İkinci bölümde risk nosyonunu ele alan yazar, konuya küresel ısınmanın sebep olduğu iklim değişiklikleri ile başlıyor. Eserde bahsedildiğine göre, insanoğlunun küreselleşme bağlamında yürüttüğü endüstriyel gelişmeler, dünyanın iklim şekillerine de etki ediyor. Ona göre modern toplumun geçmişinden kopmak için -değişim uğruna- göze aldığı ve kimi zaman şans kimi zaman da tehlike olarak algıladığı konular aslında riskten başka bir şey değildir. Risk, doğası gereği belirsizdir ve kaygı uyandırır. Riskin olumlu bir bakış açısıyla benimsenmesi modern ekonomide zenginliğe ulaşmanın asıl kaynağıdır. Nitekim yazar, riski geleceğini kendisi belirlemek isteyen toplumların harekete geçirici dinamiği olarak da ifade ediyor. Giddens riski, doğal afetlerin teşkil ettiği dışsal riskler ve bizim sebep olduğumuz imal edilen riskler olmak üzere ikiye ayırıyor. Ona göre doğanın sebep olabileceği dışsal riskler, bizim sebep olabileceğimiz imal edilmiş risklerden daha az kaygı uyandırıcı boyuttadır. Neticede dışsal riskin etkilerini ve nelere sebep olacağını tahmin edebilirken, bugün insan müdahalesi sonucu oluşan  riskin doğası da değişime uğramış ve son derece belirsiz bir hal almıştır. Ayrıca yine küresel bir sonuç olarak risk, hayatın her alanına etki etmektedir.[6] Riski, disipline edilmesi gereken bir unsur olmakla birlikte yenilikçi bir toplumun temel dinamiği olarak gören Giddens, yenilikleri desteklerken ihtiyatlı olmak yerine cesur davranmak gerektiğini söylüyor.

Günlük hayatımıza anlam veren ve şekillendiren gelenek kavramı, eserin üçüncü bölümünde ele alınıyor. Avrupa’da aydınlanma çağının yükselişe geçmesiyle birlikte modern bir yaşam tarzı arayışına giren fikir adamlarının eski diye tabir ettikleri yaşam tarzlarını “gelenek olarak” kategorize etmeleri ve bu olgu üzerine yaptıkları olumsuz tartışmalar, kavramın günümüzde negatif bir değer ifade etmesine sebep olmuştur diyor. Bu noktada yazar, gelenek fikrinin ortaya çıkmasının da aslında modernliğin bir yansıması olduğunu söylüyor.[7] Geleneklerin çeşitli nedenlerle icat edildiğine vurgu yapan Giddens’a göre, gelenekler her zaman iktidarla iç içe geçmiştir ve kendi iktidarlarını sürdürmek isteyen hâkim güçler tarafından icat edilmiştir. Muhafazakârlığı geleneğin temelini oluşturan bir tutum olarak ortaya koyan yazara göre, fundamentalizm de küreselleşmenin bir ürünüdür ve kuşatılmış gelenektir.[8]

Giddens, “gelenekle modernlik arasındaki mücadelenin geçtiği zemin ve onları ifade eden metafordur”[9] diyerek tanımladığı aileyi kitabın dördüncü bölümünde ele alıyor. Bu bölümde başlangıçta ekonomik temelli bir anlayışa sahip geleneksel aile yapısının süreç içindeki değişimini inceliyor. O, aileyi, dünyada meydana gelen değişikliklerin yaşandığı en önemli kurumlardan biri olarak değerlendiriyor. Aile kavramının içine kadını, erkeği, cinselliği ve çocuğu alan Giddens, bu bölümde eski ve yeniyi kıyaslayarak aile kavramındaki değişimleri ele alıyor. Ortaçağ Avrupası’nda romantik aşk bağı olmaksızın kurulan evliliklerin geleneksel ailenin doğasını teşkil ettiğini söyleyen yazar, kadınların babalarının ve kocalarının mülkü olarak görüldüğü bu anlayışın ürettiği bakış açısının ve evliliğin üremeyle eş değer olduğu anlayışının 1950’lerden sonra aile kurumunun gelişimiyle daha eşitlikçi bir hal aldığını ve o dönemden itibaren ailenin ekonomik bir birim olmaktan çıkıp romantik aşkla temellendirilmeye başlandığını ifade ediyor. Mahremiyet kavramının da bu süreçle birlikte evliliklerin temeline oturmaya başladığını belirten Giddens, modern toplumlarda aile olmak için evlilik şartı aranmamaya başlandığını, bir birlikteliğin bile aile olmak için yeterli görüldüğünü söylüyor.[10] Giddens ayrıca, Batı’nın cinselliğe yaklaşımının son on yılda büyük bir değişime uğradığını ve üreme/çoğalma güdüsünden uzaklaşarak haz kavramıyla yeniden şekillendirilmeye başladığını, bunun da homoseksüelliğin toplumda giderek daha fazla kabul görmesinin kaçınılmaz bir sonucunu oluşturduğunu iddia ediyor. İyi bir aile olmanın anahtarının iyi bir iletişimden geçtiğini ifade eden yazar, modern toplumlardaki aileyi oluşturan çiftler arasındaki eşitliğin, yani duygular demokrasisisin varlığını savunuyor. Yazar ayrıca, modernlikle gelen değişime rağmen, geleneksel ailenin en iyi model olduğunu söylüyor.[11]

Demokrasinin yayılması ve bilhassa Batı’daki çoğu ülkede gelişim sürecini tamamlaması, küresel çaplı iletişim ağlarının ilerlemesiyle mümkün olmuştur diyen Giddens, daha 19. yüzyılda düzen adamı olan elitlerin demokrasiye karşı çıktığını, ancak demokrasi söyleminin 20. yüzyılın siyaset tarihine heyecan katan bir fikir olarak geliştiğini belirtiyor.[12] Eserin beşinci bölümünde demokrasi kavramını ele alan Giddens, bu nosyonu iktidara gelmek isteyen siyasi partiler arasında fiilî rekabetin yaşandığı bir sistem olarak ortaya koyuyor. Bugün dünyada demokratik yönetim şeklini seçmemiş çok az ülke kalmış olmakla beraber, her ülkenin demokratikleşme şeklinin çok farklı olduğunu söyleyen yazar, demokrasi kavramının tüm dünyaya yayılmış olduğunu ancak olgun demokratik süreçlere sahip ülkelerin diğer ülkelerde de kendilerindekine benzer tarzda bir demokratikleşme beklentisi içine girdiklerinden bu durumun hayal kırıklığına yol açtığını belirtiyor. Giddens, yaşanan hayal kırıklığına rağmen demokrasinin dünyaya yayılmaya devam etme sebebinin yerleşik demokrasilerde iletişim devrimi ile ortaya çıkan kayıtsızlık olduğunu söylüyor. Güçlü yurttaşlık kültürünün gelişmesiyle demokrasinin demokratikleşebileceğini vurgulayan yazar, sivil toplum ve demokratik tutumların da demokrasiyi geliştirmek için gerekli olduğunu ifade ediyor. Nitekim en önemli noktalardan biri olarak, demokrasinin demokratikleşmesinin ulus devlet düzeyinde kalmaması gerektiğinin altını çiziyor.[13]

Yüzyıl önceye göre birbirine daha fazla bağımlı olan dünya toplumlarının niteliğinin değiştiğini söyleyen ve demokrasiyi narin bir çiçeğe benzeten Giddens, dünyadaki belki çoğu ülke kendisini demokrasi ile tanımlarken, buna rağmen hâlâ insan hakları ihlallerinin yaşanmasının üzerine düşünülmesi gereken bir konu olduğunu vurguluyor. Bu bakımdan ele alındığında yazarın narin bir çiçek olarak adlandırdığı demokrasinin kendisine tezat durumlarla ezilmesini engellemek adına, onun kolayca ezilen narin bir çiçek yerine çorak topraklarda bile kolaylıkla büyüyebilecek dayanıklı bir bitki olarak düşünülmesini gerektiğini söylüyor.

Yazar, eserinin başında ifade ettiği, dünyamızın elimizden kaçıp gittiği ve kontrolümüzden çıktığı görüşünü, eserinin son cümlesini dünyanın daha az değil daha çok yönetilmeye ihtiyacı olduğunu ve bunun da sadece demokratik kurumlarla sağlanabileceğini ifade ederek bağlıyor.[14]

Değerlendirme

Anthony Giddens tarafından akıcı bir anlatımla hazırlanan bu eser, küreselleşen dünyanın bu yeni düzene adapte olurken geçirdiği değişimleri objektif olarak gözler önüne seriyor. Bu değişimler yaşanırken ortaya çıkan kargaşa ortamının nasıl ele alınıp değerlendirileceği veya nasıl bir yaklaşım sergileneceği hususunda yer yer önerilerde de bulunan yazar, eserinde genel itibarıyla bir durum tespiti yapıyor. Verdiği örneklerden 1990’lı yıllarda yazılan bu kitabın aslında ne kadar ön görüyle hazırlanmış olduğunu anlıyoruz.

 

 


[1] Anthony Giddens, A. Elimizden Kaçıp Giden Dünya (Runaway World). Çev. Osman Akınhay, İstanbul: Alfa Yayınları, 2000, s. 19-20.

[2] a.g.e., s. 21-23.

[3] a.g.e., s. 25.

[4] a.g.e., s. 27.

[5] a.g.e., s. 28.

[6] a.g.e., s. 35-41.

[7] a.g.e., s. 54.

[8] a.g.e., s. 62.

[9] a.g.e., s. 68-69.

[10] a.g.e., s. 67-74.

[11] a.g.e., s. 79.

[12] a.g.e., s. 84.

[13] a.g.e., s. 88-94.

[14] a.g.e., s. 96.