Yükleniyor...
Gerilimin Yeni Adresi: Doğu Akdeniz

Gerilimin Yeni Adresi: Doğu Akdeniz

04 Aralık 2015

Dünya jeopolitiğinde yüzyıllardır önemli bir konumda bulunan Doğu Akdeniz bölgesi, son dönemde enerji çalışmalarının yoğunlaştığı ve birçok ülkenin dikkatini çeken bir bölge olarak yine gündeme gelmektedir. 2008 yılında kayda değer miktarda petrol ve doğalgaz yatakları bulunan bölge, enerji transferinde önemli bir kavşak olmanın yanı sıra enerji merkezi olarak da etkisini arttırmaktadır. Burada var olduğu düşünülen geniş enerji yataklarının ekonomi-politik etkisi, sadece Akdeniz ile sınırlı kalmayıp aynı zamanda Ortadoğu coğrafyasının dinamiklerini de etkileyecek potansiyele sahiptir. Bölgedeki kıyı devletleri olan Mısır, Türkiye, Kıbrıs (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi-GKRY ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti-KKTC), Lübnan, Suriye, İsrail ve Gazze Şeridi, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre bu yataklar üzerinde hak sahibidir. Uluslararası hukuka göre yarı kapalı bir deniz olarak kabul edilen Doğu Akdeniz, ilgili kıyı devletlerin bir araya gelerek uluslararası hukukun “hakkaniyet ilkesi” çerçevesinde anlaşma yapmaları gereken bir bölgedir.

Doğu Akdeniz’de bulunan enerji miktarı hakkında net veriler olmasa da ABD Jeolojik Araştırmalar Merkezi’nin 2010 yılında yayımladığı rapora göre; “Leviathan” olarak adlandırılan ve Kıbrıs Adası ile İsrail arasında kalan bölge, Mısır ile Kıbrıs Adası arasında kalan ve “Nil” olarak adlandırılan bölge, Girit Adası’nın güneydoğusunda kalan ve “Heredot” olarak adlandırılan bölge ile Kıbrıs Adası etrafındaki toplam enerji rezervi yaklaşık 30 milyar varil petrole eşdeğer olarak tahmin edilmektedir.

Doğu Akdeniz bölgesindeki petrol arama çalışmaları birçok kıyı devleti için erken dönemde başlamıştır. Örneğin Mısır ve İsrail bölgede petrol ve doğalgaz çalışmalarına 1960’tan beri devam etmektedir. 2004 yılında Shell’in yaptığı sondaj çalışmalarında ise, Mısır açıklarındaki Nil deltasında geniş miktarda hidrokarbon yatakları bulunmuştur. Shell’in bulduğu enerji yataklarından sonra, bölgede arama çalışmaları hız kazanmış ve 2009 yılında Amerikan Noble Enerji ve İsrail’in diğer enerji şirketleri, Tamar-1 ve Dalit-1 olarak adlandırılan bölgelerde önemli miktarda doğalgaz yatakları bulmuştur. Bu iki bölgede toplam 255 milyar metreküp doğalgaz olduğu tahmin edilmektedir. Mısır ve İsrail açıklarında bulunan petrol ve doğalgaz yataklarından sonra bölge, petrol şirketlerinin ve küresel güçlerin odak noktası haline gelmiştir.

Dünyadaki enerji denkleminde ülkeler bazında doğalgaz rakamları ile karşılaştırılınca bölgenin sınırlı bir öneme sahip olduğu görülmekle birlikte, siyasi gelişmeler buradaki enerjiyi stratejik bir araca dönüştürmektedir. Rusya’nın 44,9 trilyon metreküp, İran’ın 29,6 trilyon metreküp, Katar’ın ise 25,4 trilyon metreküp kanıtlanmış doğalgaz rezervi bulunmaktadır. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki aktörlerden İsrail 300 milyar metreküp, Mısır 5,5 milyon varil, Lübnan ise 708 milyar metreküp doğalgaz rezervine sahiptir.

Bu aşamada bölgedeki enerji kaynaklarının maddi değerlerinden daha çok, bölgesel çekişmelerde ülkeler arasındaki blok kurma eğilimini pekiştiren rolü itibarıyla öneminin arttığı görülmektedir. Nitekim bölgedeki doğalgaz faktörü Türkiye karşıtlarını enerji iş birliği adı altında birleştirmiş ve yeni bir pazarlık düzlemi yaratmıştır. Bu yeni denklem, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki manevra alanını kısıtlarken İsrail, Mısır ve GKRY arasında yeni bir blok oluşturmuştur.

AB’nin Kıbrıs Üzerinden Hamlesi

Tek taraflı ilan ettiği Münhasır Ekonomik Bölgesi’nde (MEB) enerji keşif çalışmalarına başlayan GKRY, 2007 yılında bu bölgeleri uluslararası ihaleye çıkartarak bu manevra kısıtlamasında etkili olmuştur. Bu ihale sonucunda Amerikan Noble Şirketi 12. parseli ruhsatlayarak sondaj çalışmalarına başlamıştır. Ardından 12. parselin güneyinde kalan ve “Afrodit” olarak adlandırılan bölgede yoğun doğalgaz rezervleri bulunduğu açıklanmıştır. Afrodit bölgesinde bulunan doğalgaz yataklarından dolayı, GKRY’nin MEB’inde olduğu iddia edilen ruhsatlanmamış diğer parsellere de ilgi artmıştır. Ekonomik değeri tam olarak belirlenmemiş olsa da Doğu Akdeniz bölgesindeki enerji kaynakları ve bunların kullanım hakları bölge devletleri için hukuksal bir sorun oluşturmaktadır.

Doğu Akdeniz’deki enerji potansiyelinden kaynaklanan sorunu anlamak için, BMDHS’de geçen Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tanımı iyi bilinmelidir. 1982 BMDHS’ine göre MEB; “Bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgâr enerjisi dâhil olmak üzere özel haklara sahip olduğu bölgedir.” Sahildar devletin 200 millik deniz mesafesinde ve bu denizin yatağı altındaki topraklarda canlı ve cansız bütün doğal kaynakları araştırabileceği, işletebileceği ve muhafazasını temin edebileceği, söz konusu alandaki suyun bizzat kendisini, akıntılardan ve rüzgârdan enerji üretilmesi de dâhil olmak üzere ekonomik amaçlarla kullanabileceği belirtilmektedir. Coğrafi konumu ve alanın darlığı nedeniyle Türkiye, Yunanistan, KKTC, GKRY, Mısır, Suriye gibi kıyıdaş ülkelerin MEB ilanı ile ilgili tek yanlı kararlardan çok, karşılıklı anlaşmalarla düzenleme yapmaları zorunlu görülmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de başını ağrıtan en büyük sorun, GKRY ile yaşadığı yetki alanlarının sınırlandırılması meselesidir. GKRY tek taraflı olarak kendi MEB’ini ilan etmiş, bunu yaparken de Türkiye ve KKTC ile anlaşma yoluna gitmemiştir. Dolayısıyla uluslararası hukukun kıyı devletlerine dair belirttiği yetkilerin karşılıklı anlaşarak uygulanması gerektiği vurgusu dikkate alınmamıştır. Bunun akabinde GKRY, Türkiye ile hiçbir görüş alışverişinde bulunmadan Mısır ile 2003’te, Lübnan ile 2007’de, İsrail ile de 2010’da anlaşmalar imzalamıştır. Ankara yönetimi, Mısır ve GKRY arasında imzalanan sınırlandırma anlaşmasını tanımamaktadır. Bu anlaşmazlık sürerken bu kez İsrail, “Leviathan” ve “Tamar” olarak adlandırılan bölgelerde doğalgaz yatakları tespit etmiş, bunun ardından bu bölgeyi kendi MEB’i ilan etmiştir. İsrail bunu yaparken GKRY hariç, hiçbir kıyı devletiyle MEB sınırlandırma anlaşmasına gitmemiştir. Bölgeden çıkartılacak doğalgazın ihracı için de GKRY ile anlaşma imzalamıştır. Rum kesiminin 19 Eylül 2011’de Doğu Akdeniz’in 12. parselinde, “Afrodit” olarak adlandırılan bölgede doğalgaz ve petrol arama çalışmalarını başlatmasıyla da bölgedeki krizlere bir yenisi daha eklenmiştir. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun Şubat 2012’de GKRY’yi ziyareti İsrail ile ilişkilere farklı bir boyut katmıştır. Ziyaret sırasında imzalanan anlaşma ile Netanyahu Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgaz arama çalışmalarının güvenliğini sağlamayı amaçlamış olmakla birlikte, Türkiye’ye karşı GKRY ve Yunanistan’la birlikte Doğu Akdeniz’de bir “güvenlik çemberi” oluşturmayı hedeflemiştir. Tüm bunlar olurken Avrupa Birliği’nin kendi üyesi bir ülke tarafından geliştirilen oldubitti siyasetine sessiz kalarak Türkiye aleyhine tutum sergilemesi, çekişmenin çok boyutlu uluslararası yönlerini de gündeme getirmiştir. Türkiye ile AB ilişkilerinin en gergin olduğu son dört-beş yıl içinde yaşanan Doğu Akdeniz’deki bu gelişme, sadece Kıbrıs sorununun çözümünü zorlaştırmakla kalmamış, Türk-AB ilişkilerindeki güvensizliği de pekiştirmiştir.

GKRY’nin KKTC ve Türkiye’yi dikkate almadan 12. parselde sürdürdüğü sondaj çalışmaları üzerine Türkiye KKTC ile kıta sahanlığı anlaşması yapmaya karar vermiş ve 21 Eylül 2011’de Newyork’ta Türkiye Cumhuriyeti ve KKTC arasında “Akdeniz’de Kıta Sahanlığı Sınırlandırılması Hakkında Anlaşma” imzalanmıştır.

İlerleyen süreçte GKRY Kıbrıs’ın güneyinde bulunan 13 parselden 12’sini tekrar ihaleye çıkarmıştır. İhaleye çıkarılan 12 parselden 1, 4, 5, 6 ve 7 numaralı parsellerin bir bölümü Türkiye’nin Akdeniz’de saklı tuttuğu kıta sahanlığı alanıyla doğrudan çakışırken; 1, 2, 3, 8, 9 ve 13 numaralı parseller ise KKTC’nin Türk Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) verdiği ruhsat ile çakışmaktadır.

İsrail’in Artan Rolü ve Türkiye

Doğu Akdeniz’de Kıbrıs Adası yakınlarında kümelenmiş olan hidrokarbon yataklarından elde edilecek doğalgaz ve petrolün pazara naklinde Türkiye büyük bir önem taşımaktadır. Zira bu bölgedeki enerji kaynaklarının en kısa ve maliyet olarak en ucuz yolu, Türkiye üzerinden aktarılması ile mümkündür. Bu nedenle Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu enerjinin Akdeniz üzerinden ulaştırılması konusunda rekabet artmaktadır. Son günlerde GKRY ve İsrail doğalgaz kaynaklarının pazara ulaştırılması konusu, gündemi fazlasıyla meşgul etmeye başlamıştır. Bunun sebebi ise, İsrail’in Leviathan sahası ile GKRY’nin Afrodit sahalarında bulunan hidrokarbon yataklarının üretim tarihlerinin yaklaşmasıdır. Bu kaynakların pazara ulaşması için alternatif birçok yol düşünülmüş fakat projelerin gerçekleşmesi, hem ekonomik açıdan hem de güvenlik açısından fazlasıyla maliyetli bir boyuta ulaşmıştır. Diğer öngörülen en sorunsuz doğalgaz boru hattı ise Türkiye’nin MEB’inden geçmektedir.

Pazara ulaşmak için yapılması öngörülen boru hattı Türkiye MEB’inden geçtiği için Türkiye’nin izninin alınması gerekmektedir. Bu aşamada gündeme gelen İsrail-Türkiye boru hattı projesi ciddi bir pazarlık aşamasına gelmiştir. Kamuoyunda fazla ön plana çıkarılmadan yürütülen bu pazarlıklar, özel sektörler arasındaki iş birliği girişimleri gibi sunulsa da, nihayetinde İsrail ve Türkiye’nin ekonomi eksenli olarak yakınlaştırılması çabalarına evrilmiştir. Bölgedeki enerji kaynaklarının paylaşımı sorunu, var olan siyasi rekabet koşulları ile birleşince, Türkiye ve İsrail’in birbirine yakınlaştırılmaya çalışıldığı yeni bir denklemi dayatmaktadır.

Şu an için bölgede iki önemli projeden söz edilebilir. İlki, Türk şirketleri TURCAS ve ENERJISA ortaklığında sunulan boru hattı projesi, ikincisi ise ZORLU şirketine ait olan alternatif projedir. Bu aşamada özel sektör şirketlerinin İsrail ve GKRY’nin üreteceği doğalgazı pazara ulaştırmak için yapılacak boru hattı için hem İsrail hem de Türk hükümetini ikna etmesi gerekmektedir. Özellikle TURCAS, ENERJISA ve ZORLU’nun Türk hükümetindeki muhataplarını ikna etmeden herhangi bir işleme başlayabilmeleri söz konusu değildir. Şirketler projenin uygulanması konusuna kendi ekonomik çıkarlarını göz önüne alarak yaklaşsa da bu projenin siyasi açıdan da değerlendirilmesi gerekmektedir. Zira 2006 yılından bu yana Gazze’ye uyguladığı ambargoyu ağırlaştıran ve bölgeye her yıl kanlı operasyonlar düzenleyen işgal devleti İsrail ile Türk hükümeti arasında bir enerji anlaşması gerçekleşebilir mi sorusu bu noktada zihinleri meşgul etmektedir. 31 Mayıs 2010 tarihinde uluslararası hukuku hiçe sayarak, Gazze’ye insani yardım götürmek için yola çıkan Özgürlük Filosu’na uluslararası sularda silahlı saldırıda bulunan ve filo gemilerinden Mavi Marmara’daki 10 Türk vatandaşını katleden bir devletle enerji anlaşması yapılması, İsrail’in uluslararası toplumun gözü önünde yaptığı katliamlara ve uluslararası hukuku hiçe sayan uygulamalarına göz yumma mahiyeti taşır.

Gazze ekonomisine uyguladığı ablukayla halkın temel ihtiyaçlarının geçişine bile izin vermeyen İsrail ile reel politik dikkate alınarak bir anlaşma imzalanması, inanılan ve savunulan değerlerle ne derece örtüşür, tartışılması gereken bir konudur. BM Gazze Bağımsız Araştırma Komisyonu raporu, Gazze’nin önümüzdeki beş yıl içerisinde yaşanılmaz bir hale geleceğini ortaya koymaktadır. İnsani Yoksulluk Endeksi’ne göre dünyanın en yoksul 24. ülkesi konumundaki Filistin-Gazze, dünyada en fazla çocuk ölümünün gözlendiği bölgelerden biridir. 2007 yılından bu yana İsrail ve Mısır’ın Gazze’ye uyguladığı abluka sonucu Gazze toplumu, karşı karşıya bırakıldığı insani krizden çıkmış değildir. Günde 16 saate varan elektrik kesintilerinin yaşandığı bölgede, temiz su kaynaklarına erişim kısıtlı ve tıbbi malzemelerin bölgeye girişi de yasaktır. En önemlisi ise gıda kaynaklarına erişimin en alt düzeye indirilmiş olmasıdır. İşgal devleti İsrail’in uluslararası toplumun gözü önünde, uluslararası hukuku bu denli hiçe sayarak Gazze’ye uyguladığı abluka, yaptırımlar ve her yılın belirli dönemlerinde ayyuka çıkan katliamları, hukuken yaptırım uygulanması gereken konulardır. Aksi takdirde yapılan bu hukuksuzluğu atlayıp, reel-politikte enerji ve türevi anlaşmalar yapılması, Filistinlilerin yanındaki duruşumuza halel getirecektir.