Yükleniyor...

Hindistan

Hindistan

Hindistan

Temel Göstergeler
Resmi adı Hindistan Cumhuriyeti
Yönetim biçimi Federal Cumhuriyet
Başkent Yeni Delhi
Bağımsızlık tarihi 15 Ağustos 1947 (İngiltere'den)
Yüzölçümü 3.287.263 km²
Sınır Komşuları Burma, Pakistan
Arazi Yapısı Güneyde yüksek ovalar (Deccan Yaylası), Gang arazisinde düzlükler, batıda çöller, kuzeyde Himalaylar yer alır.
İklimi Güneydeki tropikal musondan kuzeydeki ılıman iklime kadar çeşitlilik görülmektedir.
Doğal kaynakları Kömür, demir, manganez, mika, boksit, titanyum, krom, doğal gaz, elmas, petrol, kireçtaşı, işlenebilir arazi
Nüfusu 1.266.883.590 (Temmuz 2016 tahmini)
Nüfusun etnik dağılımı %72 Hint-Aryan ,% 25 Dravidian, Moğol ve %3 diğer 
Din %80,5 Hindu, %13,4 Müslüman, %2,3 Hıristiyan, %4,4 diğer 
Diller İngilizce, Hintçe, Bengali (resmî), Telugu (resmi), Marathi (resmî), Tamil (resmî), Urdu (resmî), Gujarati (resmî), Malayalam (resmî), Kannada (resmî), Oriya (resmî), Punjabi (resmî), Assamese (resmî), Kashmiri (resmî), Sindhi (resmî), Sanskrit (resmî), Hindustani
Ortalama yaşam süresi 68,5 (2016 tahmin)
Bebek Ölüm Oranları 40,5/1,000 (2016 tahmini)
Para Birimi Hindistan Rupisi (INR)
İhracat Ürünleri Tekstil ürünleri, değerli taşlar ve mücevherat, mühendislik ürünleri, kimyasallar, deri ürünleri
Tarım ürünleri Pirinç, buğday, pamuk, hint keneviri, çay, şekerkamışı, patates, büyükbaş hayvan, su bufalosu, keçi, koyun, kümes hayvanları, balık

Ülke Tarihi

İslâmiyet Hindistan alt kıtasına 92-93 (710-711) yıllarında Muhammed b. Kāsım es-Sekafî kumandasındaki Arap kuvvetleri tarafından Sind bölgesinin fethiyle girmiş ve İndus vadisindeki Mültan’a kadar ulaşmıştır. Bu bakımdan 4. (10.) yüzyılın sonlarına doğru başlayan Gazneli akınları Hindistan’daki İslâm fetihleri açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Gazneli Mahmud buraya on yedi sefer düzenleyerek pek çok şehri ele geçirdi. Ancak Lahor dışında fethedilen bölgelerde kalıcı bir yerleşim düşünülmemiştir. Buralarda İslâmiyet’in yayılması için zemin hazırlanmıştır. 5. (11.) yüzyıl boyunca sadece Lahor’a Orta Asya ve İran’dan çok sayıda ilim adamı ve mutasavvıf gelerek yerleşmiştir. Gazneliler Pencap’ta İslâm dinine güçlü bir dayanak noktası sağlamış ve böylece daha sonraki fetihleri kolaylaştırmışlardır. İslâm’ın Hindistan’ın başka bölgelerine yayılması, 6. (12.) yüzyılın ikinci yarısında Gurlular’ın Gazne’ye hâkim olmalarından sonra başladı.

Delhi Sultanlığı Hindistan tarihini çok etkilemiş ve önemli sosyal, ekonomik, siyasî değişikliklere yol açmıştır. Ülkedeki pek çok mahallî devletçik ortadan kaldırılarak merkezî idare geleneği geliştirilmiş, başta Delhi olmak üzere şehirler mimari eserlerlerle süslenmiş, bu arada Moğol istilâsından kaçan âlimlere kucak açılmasıyla ilim ve kültür alanında önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu esnada Hindistan’da ticaret hayatı canlanmış ve özellikle Delhi her açıdan zamanın en büyük merkezlerinden biri haline gelip milletlerarası bir hüviyet kazanmıştır.

Hindistan’a ilk defa 15. yüzyılın sonunda Portekizliler ulaştı. Vasco de Gama 1498’de Kaliküt’e vardı; Pedro Alvarez Cabral 1500’den itibaren burada ticaret yapmaya başladı. 1510’da Albuquerque batı sahillerindeki Goa Limanı’nı alarak bir koloni kurdu. Böylece baharat ticaretine hâkim olan Portekizliler çok geçmeden katı bir Hristiyanlaştırma faaliyetine giriştiler. Fakat bu durum onların yayılmasını önledi.

17. yüzyıldan itibaren Hollandalı ve İngiliz tüccarlar Hindistan’a ilgi duydular. Hollandalılar daha çok Doğu Hint adalarına yönelirlerken İngilizler 1612’de Bâbürlüler’den izin alarak Sûret’te bir ticarî üs kurdular. Daha sonra kıyı şeridinde Hugly, Masulipatam, Madras ve Bombay şehirleri de ticarî merkezler olarak değerlendirildi. 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngilizler’in ticarî menfaatlerini silâhla koruma yönündeki teşebbüsleri tepkiyle karşılandı. Bunun üzerine İngiliz Doğu Hindistan Şirketi Bombay, Madras ve Kalküta’yı tahkim ederek bağımsız ticaret merkezleri oluşturdu. Bu arada Hindistan’da İngiliz-Fransız rekabeti başladı. Bu rekabetten kazançlı çıkarak bölgedeki Fransız varlığını büyük ölçüde ortadan kaldıran İngilizler, 18. yüzyıl ortalarına gelindiğinde ülkenin siyasî ve idarî yönetiminde söz sahibi oldular. 1757’den itibaren Bengal’in idarî ve malî yönetimi tamamen İngilizler’in eline geçti. 1772’den sonra Bengal valiliğine tayin edilen Warren Harting’e, İngiltere hükümeti tarafından aynı zamanda Hindistan’daki bütün İngiliz ticaret ve yerleşim merkezlerini denetleme yetkisi verildi. 1784’te ise İngiliz hükümeti Hindistan’a doğrudan müdahale imkânı veren bir kanunu yürürlüğe koydu. Bu dönemde ortaya çıkan küçük devletlerle iyi ilişkiler kurmaya çalışan İngilizler, bunların arasındaki rekabetten de faydalanarak etki alanlarını genişletmeye çalıştılar. 1790’dan itibaren Güney Hindistan’da tekrar beliren Fransız tehdidi İngilizler’i yayılmacı bir siyasete yöneltti. Haydarâbâd Nizamlığı İngiliz himayesini kabul etmeye zorlanırken Meysûr Sultanlığı savaş alanlarında mağlûp edilerek ortadan kaldırıldı.

İngilizler 19. yüzyılın ilk çeyreğinde Hindistan’ın kuzeyine yöneldiler. Sihler, Maratalar, Racpûtlar’la çeşitli anlaşmalar yaparak alt kıtanın büyük kısmının kontrolünü ele geçirdiler. Daha sonraki otuz yıl içerisinde Sind, Keşmir, Asam, Peşâver, Satara, Cihansi ve Magpûr bölgelerinin de ilhakı tamamlanarak bütün Hindistan fiilen İngiliz hâkimiyeti altına girdi. 1857’de Bengal ordusundaki sipahilerin ayaklanması kısa sürede farkı  bölgelere yayıldı. Bâbürlü Sultanı 2. Bahadır Şah’ın sembolik liderliği etrafında gelişen Hindû ve Müslümanların bu kollektif hareketi İngiliz hâkimiyetine karşı genel bir ayaklanmaya dönüştü. Özellikle Delhi, Kanpûr ve Leknev bölgelerinde şiddetli çarpışmalar cereyan etti. Bu hareket kısa bir müddet sonra İngiliz ordusu tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu olayın ardından İngilizler uyguladığı katı siyasetle binlerce insanı öldürdü veya sürgüne gönderdi. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra İngiliz Parlamentosu’nda çıkarılan Hindistan İdare Kanunu ile (2 Ağustos 1858) İngiliz Doğu Hindistan Şirketi’nin yetkileri ortadan kaldırılarak ülke yönetimi doğrudan Londra’ya bağlandı ve bu işle sorumlu bir bakanlık kuruldu.

Ayaklanmanın Bâbür sultanının liderliği altında yürütülmesi İngilizleri daha çok müslümanlar üzerine yöneltmiş, Müslümanların siyasî ve ekonomik güçlerini tamamen yok etmelerine yol açmıştır. Esasen 1835’ten itibaren pek çok bölgede resmî dil Farsça’nın yerine İngilizce’nin ikame edilmesi Müslümanların kültürel ve idarî etkinliklerini ortadan kaldırmıştı. Hindûlar için sadece bir değişiklik olmaktan öteye gitmeyen bu gelişmeler, Müslümanlar için asırlardır sahip bulundukları hâkim millet imtiyazlarının kaybedilmesi demekti. Çoğunluğu Hindûların oluşturduğu ülkede İngiliz hâkimiyeti altında yaşamak zorunda kalmanın getirdiği çeşitli sıkıntıların yanı sıra hayatlarını müstakil bir toplum olarak sürdürebilmelerinin de tehlikeye düşmesi müslüman liderleri yeni arayışlara sevketti. Nevvâb Abdüllatif, Emîr Ali ve Seyyid

Ahmed Han gibi önde gelen isimler, kurdukları cemiyetler vasıtasıyla Müslümanlarla İngilizleri karşılıklı güven içinde bir araya getirmeye çalıştılar. Özellikle eğitim alanındaki faaliyetleriyle Müslümanların geri kalmışlığına çare arayan bu önderler, 1857 tecrübesinden sonra Hindistan’da varlıklarını koruyabilmenin ancak İngiliz hâkimiyetini kabullenip onlarla uzlaşmakla mümkün olacağına inanıyorlardı. Müslümanların büyük çoğunluğu 1885’te kurulan Hindistan Kongre Partisi’ni benimsemedi ve onu Hindû milliyetçiliğinin organı kabul etti. Özellikle Seyyid Ahmed Han, başta Aligarh okulu olmak üzere kurduğu Batı tarzı eğitim müesseseleriyle modernist bir İslâm anlayışı ortaya koydu ve Hindûlardan çok İngilizlerle iş birliği yapılması gerektiğini savundu. Diyûbend ve Birîlvî gibi geleneksel medrese eğitimi veren mektepler, daha çok içe kapanmayı tercih ederek modernist yaklaşımlara ve İngilizlerle iş birliği anlayışına iltifat etmediler. Gelişen Hindû milliyetçiliği, Hindû-Müslüman çatışmaları, giderek daha zorlaşan ekonomik koşullar ve İngiliz yönetiminin tesirleri Müslümanlar arasında, ayrı bir siyasî teşkilât kurarak hakların korunması gerektiği düşüncesini doğurdu. Müslümanların yönetimde bağımsız olarak temsil edilmesi yönündeki istekleri sonucunda İngiliz hükümetinin 1905’te Bengal’de bir Müslüman bölgesi oluşturmaya rızâ göstermesi Hindûların şiddetli tepkisine yol açtı. Bunun üzerine Müslümanlar Aralık 1906’da Hindistan Müslümanları Birliği’ni kurdular. Hemen arkasından da Aligarh gibi Batı tipi modern eğitim kurumlarının mezunları arasında gelişen panislâmcı duygular yeni partinin genel havasında etkili olmaya başladı. Artık partinin ve Müslümanların en önemli gündemini İslâm âleminde yaşanan gelişmeler, özellikle Osmanlılar’ın durumu, 1909’da 2. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, Trablusgarp ve Balkan savaşları gibi konular oluşturuyordu. Bu gelişmelerin yanı sıra İngilizlerin Bengal’de Müslümanlara tanınmış olan bağımsızlık imtiyazını 1911’de iptal etmeleri ve 1913’te Kanpûr’da yol genişletme amacıyla bir camiyi kısmen yıkmalarına karşı çıkan halka ateş açmaları Müslümanların İngiliz yönetiminden uzaklaşması sonucunu doğurdu.

1. Dünya Savaşı’nın başlaması ve Osmanlı Devleti’nin İngiltere karşısında savaşa girmesi yeni bir durum ortaya çıkardı. Müslüman Hindistan basını Osmanlı’dan yana bir tavır takındı. Bunun üzerine İngiliz yönetimi, halkı galeyana getirebilecek toplum önderlerini sürgün veya hapis yoluyla devre dışı bıraktı. Basına da sansür uyguladı. İngilizlerin bu sert politikası Hindû ve Müslümanları ortak hareket etmeye yöneltti. Hatta partilerin genel kurulları dahi birlikte yapılmaya başlandı. İngiliz hükümeti, 1. Dünya Şavaşı sürerken Müslümanların tepkisini yumuşatmak üzere Osmanlı Devleti, halife ve mukaddes toprakların durumlarında bir değişiklik olmayacağı yönünde teminat verdi. Ancak savaştan sonra verilen sözler tutulmayınca Müslümanlar, Hindûlar’dan da gelen destekle İngiliz hükümetine baskı yapmak için Hindistan Hilâfet Hareketi’ni kurdular. Hareket Hindistan’da ve Avrupa’da yoğun faaliyet göstermekle birlikte amacına ulaşamadı. Bu arada toplumsal çatışmalar tekrar şiddetlendi. Türkiye’de hilâfetin kaldırılması (1924) hem Hindistan Hilâfet Hareketi’nin çökmesine, hem de daha geniş serbestiyet için faaliyet gösteren Hindû-Müslüman iş birliğinin sona ermesine yol açtı. Böylece bağımsızlık temayüllerin yoğunlaştığı yeni bir döneme girildi. Muhammed Ali Cinnah ve Mevlânâ Muhammed Ali gibi önderler, Müslümanlar arasında müstakil bir vatan arayışını dile getiren kişiler olarak anayasal çerçeve hazırlığını başlattılar.

1928’de Kongre Partisi’nin ilân ettiği müstakbel Hindistan anayasası taslağı Hindûlarla Müslümanlar arasında yeni tartışmalar doğurdu ve Müslümanlar Birliği de bir taslak hazırlayarak kendi görüşlerinde ısrar etti. Kongre Partisi bütün vatandaşların eşit haklara sahip olduğu laik bir anayasa öngörürken Müslümanlar, Hindû çoğunluğun bulunduğu ülkede bu sistemin işlemeyeceği gerekçesiyle nüfus yoğunluğuna göre özerk idareler kurulması tezini ortaya attılar. İngiliz hükümeti 1930’dan itibaren Hindistan’ın geleceğiyle ilgili taraflar arasında toplantılar başlattı, fakat bundan bir sonuç çıkmadı. 1935’te İngiliz Parlamentosu’nda dinî ve etnik azınlıkların haklarını teminat altına alan Hindistan İdare Kanunu kabul edildi. Bu durum hem Hindûlar hem Müslümanlar tarafından İngiltere’nin ülkeden çekilmeye niyeti olmadığı şeklinde yorumlandı ve tepkiyle karşılandı. 1937’de yapılan seçimlerden sonra Kongre Partisi, Müslümanlar Birliği ile koalisyon yapmayı reddetti. Ayrıca kabineye girecek Müslüman milletvekillerinin partilerinden ayrılmasını şart koştu. Ancak bu dayatma, Müslümanlar Birliği’nin daha da güçlenip Hindistan Müslümanlarının yegâne siyasî temsilcisi haline gelmesini sağladı. Gelişmeler, İngilizlerin çekilmesinden sonra Müslümanları nelerin beklediği hususunda fikir veriyor, bu arada Hindû-Müslüman gerginliği de tırmanmaya devam ediyordu. Bu şartlarda Hindû çoğunluğun arasında barış içinde yaşamanın mümkün olamayacağı görüşü kuvvet kazandı ve ayrı bir Müslüman devlet kurma fikri tekrar canlandı. Bu arada 2. Dünya Savaşı’nda yapılacak fedakârlık karşılığında İngiltere’nin Hindistan’dan çekilmesini isteyen kongre hükümeti teklifinin reddi üzerine 1939’da istifa etti.

Müslümanlar Birliği 1940’ta yaptığı Lahor toplantısında ilk defa Pakistan adını gündeme getirdi. Cambridge’te öğrenim gören bir grup Müslüman öğrencinin formüle ettiği isim Pencap, Afgan, Keşmir, Sind kelimelerinin baş harfleri ile Belûcistan kelimesinin son ekinden meydana getirilmişti. Lahor tasarısı, Müslümanların çoğunlukta bulunduğu bölgelerin bağımsız bir devlet çatısı altında birleşmesini öngörüyordu. O günden 1947’ye kadar

Hindistan’ın bölünmesi taraflar arasındaki tartışmalarda gündemin en önemli meselesini oluşturdu. Lehte ve aleyhte pek çok çalışma, rapor, kitap ve makale hazırlandı. Kongre Partisi uzun süre bu fikre şiddetle karşı çıkmasına rağmen 1942’den sonra bağımsız Hindistan’da herhangi bir coğrafî bölge halkının kendi isteği dışında yaşamaya zorlanamayacağını kabul etti. 2. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle 1945’te yapılan seçimlerde Müslümanlar Birliği Partisi Müslümanlara ayrılan 495 sandalyeden 467’sini alarak büyük bir güç kazandı. Bu sırada İngiltere’de iktidara gelen İşçi Partisi hükümeti Hindistan’dan çekilmeyi ciddi biçimde planlamaya başladı. 1946’da gönderilen İngiliz heyetinin öne sürdüğü federatif çözüm önceleri kabul edilebilir göründüyse de Hindûların bu kabulün geçici olması yolundaki ısrarları Müslümanların gelecek hakkındaki endişelerini arttırdı ve sonuçta tek çıkar yolun bağımsız ayrı devlet olduğuna karar verildi. Kongre Partisi’nin direnmesine rağmen İngiltere de bu fikri kabullenmek zorunda kaldı. Bu arada meydana gelen çatışmalar ve katliamlar da değişikliklerin bir an önce yapılması gerektiğini ortaya çıkardı. Son İngiliz genel valisi Lord Mountbatten 3 Haziran 1947’de İngiltere’nin çekilmesi, alt kıtanın bölünmesi ve Hindistan Devleti’nin batısı ile doğusunu içine alacak iki bölgeli Pakistan’ın kurulmasını öngören planını açıkladı. Bu plan Hindûlar ve Müslümanlar tarafından kabul edildi. 18 Temmuz 1947’de İngiliz Parlamentosu durumu onayladı. Plan 14 Ağustos 1947’de fiilen uygulamaya konuldu. Muhammed Ali Cinnah, bağımsız Pakistan’ın ilk devlet başkanı sıfatıyla gelişmelerde rol aldı. Ebü’l-Kelâm Âzâd gibi bazı isimlerin önderliğindeki bir kısım Müslümanlar, bağımsız Pakistan’ın Hindistan’ın tamamını kaybetmek olacağı gerekçesiyle Müslümanlar Birliği’ni desteklemediler. Bölünmenin ardından iki taraflı büyük bir göç hareketi başladı. Bu esnada katliamlarda hız kesmeden devam etmekteydi. Bu durum, özellikle yeni devlet Pakistan için daha başlangıçta bir felâket teşkil etti. Hindistan ise bundan İngiliz hükümet geleneği ve kurumlarını devraldığı için daha az etkilendi. Yine Pakistan’ın arada Hindistan’ın bulunduğu iki bölgeli bir devlet olması, sınır güvenliği gibi daha önce öngörülmeyen çeşitli yeni sıkıntıları ortaya çıkardı. Doğuda ve batıda yer alan iki bölge arasındaki etnik ve kültürel farklılıklar da birliğin ne kadar zor yürüyeceğini gösteriyordu. Nitekim bu birlik ancak yirmi dört yıl sürdü. Doğu Pakistan kanlı bir iç savaşın ardından 1971’de Bengladeş adıyla bağımsızlığını ilân etti.

Bölünme sırasında alt kıtada yer alan iç işlerinde serbest, dış işlerinde İngiliz yönetimine bağlı 500 kadar irili ufaklı nizamlık, nevvâblık, racalık, prenslik ve krallık Hindistan ve Pakistan’dan dilediklerine katılmakta veya bağımsızlığı seçmekte serbest bırakıldılar. Bunların büyük çoğunluğu Hindistan’a katılırken Cûnâgarh Pakistan’ı, Haydarâbâd bağımsızlığı seçti; Keşmir ise Pakistan’la bir ön anlaşma yaparak bir müddet beklemeyi tercih etti. Ancak Hindistan kısa bir süre sonra Cûnâgarh ve Haydarâbâd’ı işgal edip kendisine bağladı. Halkının çoğunluğu Müslüman olduğu halde idaresi Hindûların elinde bulunan Keşmir’in durumu ise Hindistan ve Pakistan arasında daha başlangıçta probleme dönüştü. Hindistan ordularının 1948’de Keşmir’e girmesi üzerine Pakistan tepki gösterdi ve mevziî savaşları başladı. Bu sürede yaklaşık 200,000 kişi hayatını kaybetti. Birleşmiş Milletler’in müdahalesi sonucunda ateşkes sağlandı. Keşmir fiilen Hindistan ile Pakistan arasında ikiye ayrıldı. Ancak büyük bir kısmı Hindistan’ın işgalinde kaldı. Öte yandan Birleşmiş Milletler’in çözüme yönelik önerileri arasında yer alan halk oylaması Hindistan tarafından bir türlü uygulanmadığı için Keşmir meselesi çözüme kavuşturulamadı. Günümüzde Keşmir, Hindistan’ın sıkıyönetimi altında dışa kapalı ve bağımsızlık isteyen halkın hükümet güçleriyle sürekli biçimde çatıştığı bir bölgedir. (TDV İslam Ansiklopedisi, Azmi Özcan, Hindistan maddesinden alıntılanmıştır).