Yükleniyor...
Hocalı Katliamı ve Zulmün Tanıklığı

Hocalı Katliamı ve Zulmün Tanıklığı

Dünya, tam 23 yıl önce Azerbaycan’ın Hocalı bölgesinde bir katliama tanıklık etti. Yüzlerce insan öldürüldü, yüzlercesi esir düştü, yerlerinden edildi ve eziyet gördü. Dürdane Agayeva da 20 yaşında Hocalılı bir genç kız olarak yaşamıştı o elim günleri. Bugün 12 yaşındaki kızı ve onu çok seven eşi ile yaşadıklarını unutmaya çalışıyor. Röportajımız için bir araya geldiğimizde tüm samimiyeti ile yaşadıklarını en başından itibaren anlatmaya başladı. Biz de sorularımızla sözlerini bölmeden dinledik. İşte Dürdane Hanım’ın dilinden Ermenilerin Hocalı mezalimi…

1972 Hocalı doğumluyum. Katliamın yaşandığı yıl 20 yaşında gencecik bir kızdım. Telekomda çalışıyordum. 17 yaşında çalışmaya başladığım ilk zamanlar Ermenilerle henüz bir sorun yoktu ya da yeni yeni başlıyordu. Ermeni sorunu tam olarak 12 Şubat 1988’de başladı. Çatışmalar aylar geçtikçe daha da yoğunlaşıyordu. Ermeniler ilk kez 18 Eylül 1988’de Hocalı’ya baskın yaptılar. Hiçbir silahı, tüfeği, mühimmatı ve askerî gücü olmayan Ermeniler, birdenbire ellerinde en yeni silahlarla saldırdı topraklarımıza. Hocalı halkı korkaklıklarıyla tanıdığı Ermenilerin karşısına çıktı. Evet, Ermeniler korkaklıkları ve güçsüzlükleri ile biliniyordu. Parmağından bir damla kan aksa korkan bir millettir Ermeniler. Hatta “Kan gördü, Ermeni korktu.” diye bir söz vardır bizim oralarda. 1990’a kadar bu hadiseler giderek kızışmaya başladı. Ancak Kasım 1991’de tam manasıyla savaşın geldiğini anladık. Hocalı dört bir yandan abluka altına alınmıştı, her gece tepemize roketler atılıyordu. Bütün yollar kapatılmıştı, sadece hava yolu kullanılabiliyordu. Hava limanına da helikopterler geliyordu, birkaç tane helikopteri de düşürmüşlerdi. Sonrasında helikopterler de gelmez oldu. O günlerde Hocalı halkı yiyecek ekmek bulamaz hale gelmişti. Çok zor bir duruma mahkûm edilmiştik. İnsanlar yiyecek bulamadıklarından bitap düşmüş, yaralılara ilaç bulunamadığından durumları daha da ağırlaşmaya başlamıştı. Bize havadan gıda ve ilaç atan helikopterlerimiz de kendi güvenliklerinden emin olamadıklarından dolayı gelemiyorlardı. Çok çaresiz günlerdi. Yiyecek yemeği, kuşanacak silahı olmayan bir asker topraklarını nasıl koruyabilir ki?

O günler her aklıma geldiğinde çok kötü oluyorum. Çünkü o süreçte insanlar kendi evlerinde değil evlerinin altlarına inşa ettikleri sığınaklarda kalıyordu. 1992 yılının Ocak ayına geldiğimizde artık elektriklerimiz de kesilmiş ve sadece jeneratörlerle ihtiyaçlarımızı karşılıyorduk. Telekom da tabii ki sadece elektrikle çalışıyordu. Elektriklerimiz kesilince firmanın çalışmaları da durdu. Öyle bir durumda iletişim faaliyetlerini yürüten bir firmanın çalışmaması çok kötü bir şeydi. Ağdam ve diğer şehirlerle telekom üzerinden iletişim kuruyor, durum bilgisi veriyor ve yardım istiyorduk. Sonuçta jeneratörler çok işimizi görmüştü.

Yirmi yaşında genç bir kızdım. Her gece kendi işime hiç aksatmadan gittim geldim. Yani askerler kendi işlerinde, ben kendi işimdeydim. 31 Ocak 1992’de Hocalı’ya son helikopter geldi. İlaç ve gıda malzemelerini havadan bırakıp hızla uzaklaştı. Aslında insanların bir kısmını da alıp götürebilirdi ancak saldırı tehlikesi sebebiyle hızla uzaklaştılar.

Aynı yılın şubat ayı daha fazla korku basmıştı Hocalı’ya. Hocalı tıpkı susuz kalmış bir çiçek gibi solmaya başlamıştı. Günler geçtikçe yaşadığımız sıkıntılar kat be kat artıyordu. Bir gece iş yerindeyken bir telefon geldi. Telefonu açtım, arayan bir Ermeni’ydi. Bana, “Bekleyin, sizi öldüreceğiz. Türklerin kanını kurutacağız!” dedi. Çok korkmuştum. Ama en çok da düşmanla karşılaşmaktan korkmuştum. Nereden bilebilirdim gün gelip düşmanın eline esir düşeceğimi.

25 Şubat 1992’hocalı 23de bütün silahlar susmuş, etraf sessizliğe bürünmüştü. Kimse barınaklara inmemiş, herkes kendi evinde kalmıştı. Birden karanlık oldu, saat 11 buçuk civarıydı. Nereye düştü bilmiyorum ama birden bir bomba düştü ve bütün evler sarsıldı. Sonra çatışmalar başladı. O karanlıkta atılan toplar, roketler âdeta bir yıldız yağmuru gibi üzerimize yağıyordu. Hepimiz sığınaklara indik. Bir iki saat kadar sığınaklarda kaldık kalmadık, derken kapımız çalındı. Gelen adam bize “Durmayın, çıkın buradan, Ermeniler hava limanını ele geçirdi!” dedi. Üç dört aile birlikte yola çıktık. Sonra bize söylendiği üzere Hocalı’nın kenarında akan Gargar Çayı’nın oradaki köprünün altında beklemeye başladık. Biz Ermenilerin saldırıları bitecek ve birkaç saat burada bekledikten sonra evlerimize geri döneceğiz umuduyla orada dururken, hava kuvvetleri komutanının haberi geldi. Kimsenin Hocalı civarında dahi beklememesini ve herkesin derhal çaydan geçerek orman tarafına doğru kaçmasını söylemişti. Malum, kış mevsimiydi. Bizim oralarda kış çok sert geçer. O soğukta buz gibi sudan geçerek karlarda yürüdük… Aramızda hastası da vardı, yaralısı, yaşlısı, çocuğu da... Hatta üç çocuklu bir kadın vardı. Çocuklarından biri ağlıyordu, ben de susturmak için kucağıma alıp sımsıkı sarmıştım. O anne, o buz gibi sudan üç defa geçti. Karlarla kaplı sık dikenli ağaçların arasından yürümeye çalıştık. Yollarda soğuğa dayanamayıp ölenlerimiz çok oldu.

Hava soğuk ve yollar karla kaplı olduğundan Ermeniler peşimizden gelmiyordu. Ayrıca zaten Ağdam’a giderken geçebileceğimiz tek bir güzergâh vardı ve o yol Ermenilerin yaşadığı Asgeran’dan geçiyordu. Ermeniler sivil halkı öldürmek için işte tam o yolu kesmiş pusuda bekliyorlardı. Yolda ilerlerken birden silahlar atılmaya başladı. İnsanlarımız tıpkı bir sıra halinde yürüyen karıncalara çomak tutulmuş gibi etrafa dağılıp koşuşturmaya başladı. Kaçışlar sırasında annemin nereye gittiğini göremedim ve kaybettim. Bazı kişiler o günden beri hâlâ kayıp. Resmî rakamlara göre yaklaşık 200 kişinin kayıp olduğu belirtiliyor. Hatta sonradan bazı kayıpların Ermenilere ait Kelpecer’deki maden ocaklarında çalıştırıldıkları da belirlenmiştir. Ama kaç kişi olduklarına dair hiçbir bilgimiz yok. Çok meşhur bir Ermeni hapishanesi var, ismi Şuşa. Orada da binlerce esirimiz var.

Hava artık ağarmaya başladığında açılan ateşle ben de ayağımdan vurulmuştum. Kendimden geçmiş bayılmışım. Kendime geldiğimde bembeyaz karlar kızıla boyanmıştı. Her yerde şehitler vardı. O zamana kadar Ermenilerin eline düşmek, onların kurşunlarıyla vurulmak gibi şeyler aklıma hiç gelmemişti. Yerde sürünerek ilerledim. Sağ tarafımda, kucağında bebeği ile bir kadın vardı. Birden yine ateş açıldı, o sırada ayağa kalkan kadın yüzünden vuruldu ve kafasının yarısı dağıldı. Küçük çocuk anne diye haykırmaya başlamıştı, Ermeniler onu da vurdu. Annenin ve yavrusunun kanı birbirine karıştı.

Ben ilerlemeye devam ettim. Arkamda da bir karı koca yürüyordu. Kadın altı-yedi aylık hamileydi ve yeteri kadar hızlı yürüyemediği için kocasına önden devam etmesini söylemişti. Sonrasında Ermeniler o hamile kadını da öldürdü. Adam hamile eşinin vurulduğunu görünce o şokun etkisiyle gülmeye sonra da ağlamaya başladı. Ben yerimden hiç kıpırdamadım. Tüm bunları sanki ben yaşamıyor, film gibi izliyordum. Yaklaşık 10-15 dakika sonra ilerledim ve erkek kardeşimi gördüm. Neden orada beklediğini sordum; yaralı olduğunu, yürüyemediğini söyledi. Ayakları da donmuştu. Onu görünce kendi yaramı unuttum. Arka taraftan bir ses geldi. Düzgün bir Azeri şivesi ile “Durun!” dediler. Orada yaşayan Ermeniler Azericeyi iyi bilirdi. Silahlı ve yüzleri maskeli dört Ermeni gelmişti. Bize “Size bir şey yapmayacağız, bizimle gelin.” dediler. Biz de hem yaralı hem de çaresiz olduğumuzdan onlarla gitmek durumunda kaldık. Silahımız da yoktu ki, düşman eline düşmeden kendimizi vuralım. O sırada beş yaşında bir çocukla birlikte beş kişiydik. Dört-beş kilometre yürüyerek devam ettik. Asgeran şehrine girmemizle birlikte Ermeni kadınlar bize küfretmeye, taş atmaya başladılar.

Bizi emniyet müdürlüğünün bodrum katına götürdüler. Orada Hocalı’dan o kadar çok kişi vardı ki, kadınlar, kızlar, çocuklar… Sonradan öğrendiğime göre, ormanın içinden doğru kaçmaya çalışan Hocalı halkı, çevredeki Ermeni köylerinden kişilerin eline düşmüş ve paraları, altınları neleri varsa onları vererek serbest bırakılmışlardı. Ancak bizim kaldığımız yer çok korkutucuydu. Bütün Ermeni askerleri oradaydı. Belki 80-90 esir erkek vardı. 50-60 kadar da kadın vardı. Erkekleri ve kadınları farklı yerlerde tutuyorlardı. Kadınları koydukları yerde camı olmayan bir pencere vardı. Yer tamamen betondu ve bileklerimize kadar su ile doluydu. Ayakta durmamıza izin vermiyor, yere, o buz gibi suyun içine oturmamızı söylüyorlardı.

Aramızda Azeri erkeklerle evlenmiş dört-beş Ermeni kadın da vardı. İşin en can yakan kısmı da tam burada hissediliyor zaten, bizim ekmeğimizi yiyen, toprağımızda yaşayan bu kadınlar o gün bizi fişlemeleri için ne biliyorlarsa anlatmışlar. Öyle ki, Ermenilerin elinde orada tutulan bütün herkesin isimlerinin yazılı olduğu bir liste vardı. İsimlerin karşısında kim ne iş yapar o bile yazılıydı.

Muharebe ve savaş kadına uygun değildir. Erkekler savaşır; kadınlara, çocuklara dokunulmaz. Şimdilerde Suriye’de yaşananları televizyonlardan izliyoruz. Suriye’deki kadınları ve çocukları gördüğümde yüreğim paramparça oluyor. Savaş kadına ve çocuklara uygun değil.

Kadınları o buz gibi odada oturttular. Ellerindeki coplarla kadın, çocuk ayırt etmeksizin neremize rast gelirse vuruyorlardı. Onlara göre çocuk da olsa düşmandı karşılarındaki ve ne yapsalar mübahtı. Çoğu kadına ve kıza tecavüz etmişlerdi.

Ardından, Şubat’ın 26’sını 27’sine bağlayan gece bütün kadınları ve çocukları takas yöntemiyle serbest bıraktılar. Ama neyle takas edildiklerini bilmiyorum. Geride sadece ben kalmıştım. Ben de erkek kardeşim orada olduğundan dolayı onu bırakıp gitmek istemiyordum. Benim babam birkaç sene önce vefat etmişti. Erkek kardeşim benim için hem evlat hem de baba gibiydi. Babamın kokusunu ondan alıyordum. Kadınları almaya geldiklerinde karanlıktı. Ellerinde el feneriyle bulunduğumuz yerin kapısını açtılar ve kadınları teker teker çıkarttılar. Güneş doğmaya başlayıp oda biraz biraz aydınlandığında bir de baktım ki, oda da bir tek ben kalmışım. Ermeniler bana telekomcu diyorlar, Azeri askerlerle iş birliği yaptığımı ve dolayısıyla benim de savaşçı olduğumu söylüyorlardı.

kapak-ulku-6Ermeniler bize Azeri kadını demiyorlardı, Türk kadını diyorlardı. Diğerleri alındıktan sonra orada tek kalmıştım. İşte benim azabım da asıl o zaman başlamıştı. Her türlü eziyete maruz kaldım. Her gün dövüldüm. İnsan dayak yemekle ölmez, takatten düşer. Benim başıma öyle bir vurmuşlardı ki, gözlerime beyaz bir perde inmiş, bir müddet hiçbir şey görmez olmuştum. Kafamdaki şişlikler bezelere dönüşmüş durumda. Şimdilerde bile dokunulduğunda hissedilebiliyor.

Birinci gün beş altı asker ellerindeki coplarla, sandalye kenarlarıyla, tekmelerle beni çok kötü dövdüler. Öyle ki vurdukları yerlerimi hissetmez olmuştum. Ayakta duramaz hale gelmiştim. Bir gün Ermenilerden biri bana, “Ağdam’dan atılan roket benim oğlumu öldürdü.” dedi ve saçımdan tutarak elindeki bıçakla kafamı kesmeye kalkıştı. Biri oradan fırladı ve “Yapma sakın, o bize lazım!” dedi. Benim yanımda Ermenice konuşmuyorlardı. Azerice konuşmayı tercih ediyorlardı ki söylediklerini anlayayım ve daha çok korkayım. Beni yine o soğuk ve su dolu odaya koydular. Evden çıkarken uzun çizmelerimi giymiştim. Yaralı ayağım şişmeye başlamıştı ve çizmeler artık sıkar duruma gelmişti. Ermenilerden biri bıçakla üzerime yürüdü ve ayağımı tuttu. O anda ayağımı keseceğini düşündüm. Elindeki bıçakla çizmemi kesti ve ayağımdan çıkarttı, ardından tam yaramın üzerine tekme atmaya, çiğnemeye başladı. Çığlıklar attım, “Ay Allah, ay Allah!” diye bağırdım. Bana “Bağırma, sen savaşçısın, dayanıklısındır.” dediler. Onların yanında asla konuşmuyordum. Sadece iki kelime kullanıyordum, biri “yok” diğeri “bilmiyorum”. Sekiz gün boyunca onlara sadece bu iki kelimeyle cevap verdim. Bana bir sürü soru soruyorlardı. Hava kuvvetleri komutanının ölüp ölmediğine dair benden bilgi almaya çalışıyorlardı.

Gün mefhumum birbirine karışmıştı. Yine bir gün otururken biri geldi bana vurdu, bu adam sadece eziyet etmekten hoşlanıyordu. Her gün farklı biri gelip türlü hakaret ve eziyetler ediyordu. Bunlar arasında Türkiye’den gelen Ermeniler de vardı. Elbette Ermeniler Rusların 366. Alayı’ndan, Fransa’dan, İran’dan ve İsrail’den destek alarak bunları yapıyordu. Yoksa onlar tek başına böyle işler yapacak ne güce ne de cesarete sahipti. Bizzat ben İranlı ve Arap savaşçılarla karşılaştım. Ermeniler kendileri söylüyordu, “Bakın Müslüman Müslüman’a nasıl bomba yağdırıyor.” diyorlardı. Onlarda sadece Rus silahları değil İsrail’e ait silahlar da gördüm. Yine birkaç askerin birlikte beni dövdüğü bir gün komaya girmişim, nabzımın atmadığını düşünerek beni öldü sanıp dışarıda çöplerin üzerine atmışlar. Tam olarak kaç saat bilmiyorum ama dediklerine göre en az 12 saat orada kalmışım. Gözlerimi açmak istedim, açamadım. Kendi tükürüğümle temizleyerek açtım gözlerimi. O da belki bir saatte parmağımı kaldırıp gözüme götürebilmişimdir. Gözlerimi açtığımda her yer çöp, cam parçaları... ben çırılçıplak dışarıda öylece yatıyorum. Hiçbir yerimi hissedemiyordum. Bağırdım, “Kimse yok mu?” diye çok bağırdım. Yaşlı bir adam geldi ve bana küfretmeye başladı. O zamanlar saçlarım çok uzundu, belime kadar, annem saçlarımı örmüştü. Adam saçlarımdan tutup beni çöplerin üzerinden sürüyerek çekti. Bu sırada bütün vücudumu cam parçaları kesmişti, beni içeri götürdü. Her yerim kan içinde kalmıştı. Beni odaya attığında sanki ölüydüm, sadece gözüm görüyor kulaklarım işitiyordu. O yaşlı adam kıyafetlerimi sırılsıklam ıslak vaziyette üzerime attı ve “Al giyin.” dedi. İki-üç saatte ancak giyebildim o kıyafetleri. Sabaha yakın bütün vücudum titremeye başladı.

Bugün bile kış olduğunda kar görünce beni bir korku basar, soğuk suya elim değdiği zaman tüylerim diken diken olur. Kışa, kara ve soğuğa tahammül edemiyorum. Eşim her zaman ayaklarımın buz gibi olduğunu söyler. Bugün hâlâ daha ayaklarım buz gibi, ısıtamıyorum. Aradan 23 sene geçti ama içimdeki o yara kurumadı. Yaşadıklarımın izleri mezara kadar benimle gidecek.

Karol isimli Ermeni bir adam vardı. Beni üzerimdeki kıyafetlerimle buz gibi su doldurulmuş bir küvetin içine soktu. Üç dört saat beni o suda bekletti. Titriyordum, donuyordum. Soğuktan bedenimi hissedemez olmuştum. Beni küvetten çıkartıp dövdü ve sonra yeniden küvete soktu. Adam sürekli olarak şarap içiyordu, ayık durmuyordu. Eziyet etmekten zevk alıyordu. Suratıma bıçak batırıyor, üzerimde sigara söndürüyordu. Eziyetten artık boğazlarım kurumuştu, biraz su vermesini istedim. Ateşim varmış gibi hissediyordum. “Ne olursunuz bana bir yudum su verin.” diye yalvardım. Suyu getirip üzerime döktü ve “Al suyun!” dedi. Onca dayaktan sonra bana ayağa kalkıp yürümemi söyledi. Yapamadım, zar zor köpekler gibi yerde sürüne sürüne arabaya gittim. Beni yine kaldığım odaya geri götürdü.

O hapishanede sekiz gün kaldım. Yedinci günde beni çağırdılar ve Azeri tarafının beni talep ettiğini söylediler. Azerilerin elinde yüksek rütbeli bir Ermeni askeri varmış, onun karşılığında beni geri almaya çalışıyorlardı. Esir takası işlerini ismi Vladik olan bir adam yürütüyordu. Bana baktı ve “Seni incittiler mi?” diye alaycı bir tavırla sordu. Yüzüm gözüm kan revan içinde, ayağım yarasından dolayı şişmiş hatta kararmaya başlamıştı. O yaranın iyileşmesi tam bir sene sürdü. Vladik bana “Seni serbest bırakacağız.” dedi. Aslında beni bırakmak istemediklerini de söyledi. Hatta içlerinden biri benim için “Bunu Erivan’a götürelim, böbrekleri ve ciğeri iyi para eder. Bunun organları bize çok lazım olur.” dedi. Zaten pek çok esiri de bu şekilde öldürmüşlerdi.

Burada elime bir kalem kâğıt verdiler ve “Sağ salim yaşıyorum, kimseden darp görmedim, iyiyim.” şeklinde bir mektup yazdırıp imzalattılar. Sonra Vladik isimli Ermeni’ye ondan bir şey istediğimi söyledim. Bu sırada o bacak bacak üzerine atmış oturuyordu, ben de dizlerimin üzerine çökmüş şekilde yerde oturuyordum. Onlar Müslüman’ın karşılarında çökmesini isterlerdi. “Sizden bir ricam var.” dedim. “Benim burada bir kardeşim var, onu bana verebilir misiniz?” Bunun üzerine pis pis güldü ve “O savaşçı, onu veremeyiz.” dedi. Erkek esirleri de öldüresiye dövüyorlardı. Hatta bir keresinde benim gözlerimin önünde kardeşim de dâhil pek çok esiri dövmüşlerdi. Dövüp dövüp sonrasında kollarından bacaklarından tutup dışarı atıyorlardı. Çok kötü zulmediyorlardı.

Hocalı KatliamıKardeşimi bana vermeleri için Vladik’in önünde diz çöküp ayaklarından öptüm. Sonra kardeşimi getirdiler, ama yüzü gözü tanınmaz haldeydi; dudakları parçalanmıştı, dişleri görünüyordu. Kardeşimi ancak kıyafetlerinden tanıyabilmiştim. Sonra bana “Sadece bir şartla sana kardeşini veririm.” dedi. Sonra ahlaksız bir teklifte bulundu. Ben orada bütün her şeyimi yitirdim. Kadınlığımı, gençliğimi, genç kızlığımı... (Gözyaşları içinde sözlerine devam ediyor.) Tek kelimeyle mahvolmuştum. Biz Müslümanız, bizim için en önemli şeydir namus. Ben kardeşimi getirmiştim ama her şeyimi de yitirmiştim.

Biz Azerbaycan’da düğünde gelinin eline kına yakarız. Ben evlenirken elime kına yaktırmadım. Çünkü benim durumum ona müsait değildi (ağlıyor). Ben ne düğün gördüm ne gelinlik giydim. Bir kadının düşman ellerinde tecavüze uğraması çok acı bir zulüm. Yürekten diyorum ki, düşmanımın kadınının bile başına gelmesin böyle bir şey. Orada yaşadıklarımızı düşmanımın evlatları dahi yaşamasın.

Kardeşimin bana ilk sorusu, “Sana zarar verdiler mi?” oldu. Biliyorum ki, o da bu süreçte benim için çok endişelenmişti. “Yok,” dedim ona, “bana kimse bir şey yapmadı, çok iyiyim.” Ama yüzümün gözümün halini görüyordu. Üstümün başımın nasıl paramparça edildiğini de görüyordu.

Bizi bıraktıkları gibi annemi sordum. Sağ ama yaralı olduğunu söylediler. Yaralıları herhangi bir bombalama durumuna karşın Ağdam’da bir trenin vagonlarına doldurmuş, orada tıbbi destek vermişler. Benim annem de oradaydı. Annemin yanına gidip “Biz geldik.” dedim. Annem ne beni ne de kardeşimi tanıyabildi. Yüzüme baktı ve “Benim çocuklarımı gördünüz mü, onları da esaretten bıraktılar?” diye sordu. Annemi omuzlarından tutup silkeleyerek, “Anne biziz işte, geldik bak buradayız.” dememle annem fenalaştı ve kendini kaybetti…

Bu olayın üzerinden 23 yıl geçti ama suçlular, katiller hâlâ hiçbir ceza almadılar. Keza faillerden biri bugün Ermenistan Başbakanı Serkisyan.