İki Kültür, İki İslam

İki Kültür, İki İslam

20 Haziran 2014
  • kapak
  • Kitap adı: İki Kültürde İslam Fas ve Endonezya’da Dini Değişim (Orijinal adı: Islam Observed Religious Development in Morocco and Indonesia
  •  
  • Yazar: Clifford Geertz
  •  
  • Sayfa sayısı: 135
  •  
  • Yayıncı kurum: Küre Yayınları, İstanbul
  •  
  • Baskı yılı: 2012

 

 

 

 

 

 

Amerika’nın en etkili kültürel antropoloğu olarak tanınan Clifford Geertz, kendisine büyük bir ün sağlayan bu kitabında, birbirine oldukça zıt iki Müslüman medeniyet olan Fas ve Endonezya’da, İslam dininin gelişimini incelemektedir. Yazarın iki ülkede gerçekleştirdiği alan çalışmaları sonucunda ortaya çıkan kitabın içeriği ilk olarak 1967’de Yale Üniversitesi’nde din, bilim ve felsefe üzerine yapılan derslerde sunulmuştur. Ardından 1968’de aynı üniversitenin yayınları arasından kitap halinde yayınlanmıştır.

Yazarın Fas ve Endonezya’da yaptığı alan çalışmaları kitaba hem ilham vermiş hem de büyük ölçüde kaynaklık etmiştir. Geertz, 1952-54’te Endonezya’da, Java, Jakarta ve Jogjakarta’da dinî ve toplumsal yaşamı incelemiş, 1957-58’de yeniden bölgeye giderek Bali, Sumatra ve Orta Java’da çalışmalar yapmıştır. 1964 ve 1965-66’da ise Fas’a giden yazar kâh iç bölgelerdeki eski surlu küçük bir şehirde çalışarak, kâh ülkeyi genel olarak dolaşarak araştırmalarını sürdürmüştür. Geertz için alan çalışması antropolojinin adeta kalbinde yer almaktadır. O, alan çalışmasını, bulguların teori tarafından şekillendirildiği sınırlı bir role hapsetmemiş, aksine kendisini zihinsel olarak da şekillendirmesine izin vermiştir.

Orijinal adıyla Islam Observed, yazarının da giriş bölümünde belirttiği gibi, Weber’in entelektüel birikimi üzerine inşa edilmiş bir İslam sosyolojisi veya antropolojisi çalışmasıdır. Geertz’in, Weber’in “Dünya Dinlerinin İktisadi Ahlakları” çalışmaları içerisinde İslam’a ayrılan boşluğu doldurmaya çalıştığı söylenebilir. Kabaca Fas ve Endonezya halklarının kutsalla ilişkilerini inceleyen yazar, aynı dinin birbirinden oldukça farklı iki kültür tarafından yorumunun, ayrıntılı ve derinlikli bir karşılaştırmasını sunmaktadır. Onun bunu yaparkenki amacı dini tanımlamak değil, bulmaktır. Bir dinin ana kaynaklarının toplumların kendine özgü imge ve metaforlarıyla ifadesini bulduğunu söyleyen Geertz, vasıtalar değişince inanca ne olduğunu sorgulamaktadır. Bu bağlamda iki ülkenin kendine özgü kültürel ve toplumsal karakterleri, tarihsel serüvenleri ve içinde bulundukları coğrafyayı tahlil eden yazar, klasikten kolonyal döneme, modernizm ve milliyetçilik tecrübelerine kadar geçen zaman içinde dinî anlayışın geçirdiği dönüşümü masaya yatırmaktadır.

Ancak yazarın, İslam’ın Ortadoğu’dan ziyade Asyalı yorumuna olan görece sempatik yaklaşımı kitap boyunca hissedilmektedir. Doktrinal, tek biçimli Ortadoğu İslam’ına karşı çok renkli, eski kültür ve dinlerin izlerini fazlaca taşıyan, mistik Asya İslam’ı, Geertz’e göre daha doğaldır. Özellikle kolonyal dönemde iki ülkede de İslam’ın ana kaynaklarına itibarın artmasını ve dinî anlayışın giderek daha kitabi bir form kazanmasını dindarlığın yapaylaşması olarak yorumlamaktadır. Çünkü yazara göre dinin, ilahi olanın gerçekten var olup olmadığı ile ilgisi yoktur. Hümanist bir yaklaşımla, insanın kutsala olan ihtiyacını ve kutsalla kurduğu ilişkinin hayattaki yansımalarını önemseyen yazara göre din, klasik sembollerden arındırılıp didaktikleştikçe insandan uzaklaşmaktadır.

Klasikten Modern Döneme Fas ve Endonezya’da İslam: Geertz, insanlar gibi toplumlar için de karakterlerinin şekillendiği, içinde hareket edecekleri sınırların belirlendiği, ne kadar değişeceklerini ve en fazla neye benzeyebileceklerini belirleyen hamurun yoğrulduğu “plastik” bir dönem olduğundan bahsetmektedir. Ona göre; Fas’ın plastik dönemi Müslüman Berberi çağı iken, Endonezya’da bu dönem kozmik hakikat ve metafizik erdemin rehberlik ettiği Hint devletleri çağıdır. Fas İslam’la birlikte şekillenirken, Endonezya İslam’ı kendince şekillendirmiştir. Fas’ta kendi medeniyetini inşa eden İslam, Endonezya’da var olan medeniyeti kendine mal etmiştir.

Endonezya Hollanda kültürüyle de beneklenmiş seçkin, hatta aşırı medeni bir tropikal Asya ülkesi iken, Fas Fransız kültürüyle verniklenmiş, gergin, kuru ve gayet püriten bir Akdeniz ülkesidir. Onları birbirine benzer kılan en önemli unsur olan din, aynı zamanda iki ülkenin farklılıklarını da bir ayna gibi yansıtmaktadır. Biri İslam’ın doğduğu toprakların doğu diğeri batı ucunda bulunan bu iki ülke, İslam medeniyetinin tarihine farklı şekillerde, farklı derecelerde ve farklı sonuçlarla ortak olmuştur. Bu farklılık her şeyden önce tarihseldir. Endonezya’dan çok daha önce İslamlaşan Fas’ta yeni dinin ülkeyi fethi askerî yolla 7. yüzyıl gibi erken bir tarihte gerçekleşmiştir. Endonezya ise 14. yüzyıldan sonra, ülkenin kıyı kesimlerindeki tüccarlar ve ticari hareketlilik yoluyla İslamlaşmıştır. İki ülke arasındaki diğer bir önemli farklılık toplumsal organizasyonda kendini göstermektedir. Fas, kabilevi bir toplum yapısına sahipken Endonezya tam bir köylü toplumu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Endonezya’da İslam birçoğu Kur’an’dan kaynaklanmayan pek çok şekil almış ve coğrafyanın da verdiği imkânla, yayıldığı takımadalarda aldığı biçimlerde tek tiplik olmamıştır. Fas’ta ise İslam pratik yaşama güçlü devletler ve liderlerin sunduğu örneklik ekseninde yerleştiğinden, dinin belirli ve genel bir biçiminden söz edilebilmektedir. Endonezya İslam’ının en azından son zamanlara kadar esnek, deneysel, senkretik ve çok sesli özelliğini koruduğunu söyleyen Geertz’e göre, Fas’taki hâkim eğilim daha ziyade kültürel tek tipleşmeye, ahlaki mutabakata, temel inanç ve değerlerde toplumsal standartlaşmaya yöneliktir.[1]

Endonezya’da dinî algının değişimi tüccar sınıfın siyasi ve iktisadi gücünü arttırmasıyla başlamıştır. 14-15. yüzyıllardaki ticari patlama ülkeye Kur’ani moralizmi taşımıştır. Kuzeyde liman krallıklarının yükselişi ile hareket kabiliyeti fazla ve dışarıyla olan ilişkileri daha kuvvetli olan tüccar sınıfın etkinlikleri, yerel/köylü topluma yabancı olan farklı temaların içeriye girişine kapı açmıştır. O zamana kadar nominal olarak İslam’a bağlılıkla birlikte Hint dünya görüşünü sürdüren yerel halka karşı, Müslüman dünyanın merkezleri olan ülkelerle bağlantı kurmuş, ticaret veya hac vesileleriyle İslam’ın ilk çıktığı yerlerdeki dinî uygulamalara şahit olmuş tüccar sınıfı eliyle dinin kitabileşmesi süreci başlamıştır.

Endonezya’da değişim tüccar sınıfının gücünü ve etkisini arttırmasıyla başlarken, Fas’ta ise soy kutsiyetinin yeniden canlanmasıyla gerçekleşmiştir. Her ne kadar kökenleri farklı ve tarzları zıt olsa da, Endonezya’nın pazar devletlerine çok benzer şekilde Fas’ta da ribat devletleri dönemi başlamıştır. Geertz’in “marabutizm” dediği her anlamda “bağlılık”ın hâkim olduğu bu dönemde, siyasi alanda karizmatik bir liderin önderliğinin birleştiriciliği, dinî alanda da manevi üstatlar marifetiyle gerçekleşmiştir.

Sonuçta her iki ülkede de temel kaynaklarla temasın arttığı bu dönemde, vahiyle yerel kültür arasındaki gerilimden Fas dogmatikleşerek, Endonezya ise müphemleşerek çıkmıştır. Dine ilişkin ibadet, iman, dindarlık, maneviyat gibi kavramların iki ülkede farklı anlamlara geldiğini belirten yazar bu farklılığın iki halkın hayatın anlamına dair kendilerince İslami olan bir fikir geliştirmeye yöneldiklerinde kullandıkları üslupta görünür olduğunu ifade etmektedir. Buna göre; Endonezya’da, içsellik, sükûnet, sabır, denge, sezgi, estetizm, elitizm ve neredeyse takıntılı bir nefs-köreltme, şahsiyetin radikal olarak tasfiyesi; Fas’ta aktivizm, heyecan, tez canlılık, cesaret, dayanıklılık, moralizm, popülizm ve neredeyse takıntılı bir kendini gösterme, şahsiyetin radikal şekilde takviyesi dinî yaşayışı ve dindarın karakterini tanımlayan özellikler olarak ortaya çıkmaktadır.[2]

Dinin kurumsallaşması ve sekülerizm: Dört bölümden oluşan kitabının ilk yarısında, Fas ve Endonezya’nın klasik dönemlerini, kısaca siyasi süreçlerini ve en çok da toplumlarını şekillendiren kültürel ve dinî imgeleri açıklayarak iki farklı prototipi ustaca resmeden Geertz, son iki bölümü klasik anlayışın modern dönemin getirdikleriyle karşılaşmasına ayırmıştır. Yazara göre; iki ülkenin yakın geçmişlerindeki tarihsel değişim süreçleri içerisinde özellikle üç gelişme belirleyici olmuştur. Bunlardan birincisi; Endonezya’da Hollanda, Fas’ta ise Fransa’nın hüküm sürdüğü kolonyal dönem, ikincisi; kitabi yani doktrinal İslam’ın etkisini arttırması, üçüncüsü ise aktivist ulus-devletlerin ortaya çıkmasıdır.

İki ülkede de sömürge dönemi kültürel çözülmeyi simgelemektedir. Sömürgecilik her ne kadar iktisadi alanda daha fazla etkili olsa da siyasi dengeleri değiştirdiği için dinin gücünün kendisinde toplandığı otoriteyi sarsmıştır. İki toplumun tarihsel sürecine bakıldığında; Endonezya’nın sömürge geçmişinin Fas’a göre daha uzun, sömürgeci güçlerin etkinliğinin yoğunluğu bakımından ise Fas’ın yaşadığı tecrübenin daha şiddetli olduğu görülmektedir. Bu farklılıklarla birlikte iki ülkenin de hemen hemen aynı tarihlerde aynı tecrübeden geçtiğini söylemek mümkündür. Geertz, Fransızların Algiers’i işgal ettiği, Hollandalıların ise Java’da kitlesel zorunlu tarım programını başlattıkları tarih olan 1830’u, Fas ve Endonezya’da toplumsal etkileri kalıcı ve temelli olan yüksek emperyalizmin başlangıç tarihi olarak almaktadır.[3]

Sömürgecilik dönemi iki ülke içinde Batı’yla etkileşimin artması anlamına gelmiştir. Batı hâkimiyeti, kültürü ve inanç sistemi ile yoğun karşılaşmalar iki ülkede de dinin işlevini genişletmesiyle sonuçlanmıştır. Din artık sadece inancı karşılamamakta, aynı zamanda kimlik tanımının da merkezinde yer almaktadır. Emperyalist bir güce karşı insanların fikir olarak da Müslümanlaşma süreci başlamış, bunun neticesinde de din ideolojikleşmiştir. Sömürgeciliğin yarattığı bu şartlar içerisinde kitabilik gelişmiş, ana kaynaklara dönüşle yeni İslami anlayışın içeriği oluşturulmuştur.

Elbette kitabilik sadece Batı’ya karşı değil, aynı zamanda kitabi olmayan yerel dinî geleneklere de muhalif bir çizgi izlemiştir. İslami anlayışın kitabileşmesi ile ana damar gelenekler bir zamanlar sahip oldukları hâkimiyeti kaybetmiştir. Geleneksel öğeler, imgeler ve sembollerle ifadesini bulan dinî pratikler, hususi inanç biçimleri olarak bugün dahi varlığını ve yaygınlığını koruyor olsa da eski konumlarını yitirdikleri için özgüven sorunu yaşamaktadırlar. Bu durumun meydana getirdiği asıl sorun, ana akımı temsil etmede rekabet değil, inancın maneviyatıyla pratik yaşamdaki yansımaları arasında oluşan kopukluktur. Geertz’e göre geleneksel kültürün ve dinî yaşayış tarzının darbe alması Endonezya ve Fas’ta şüpheciliğin artmasına neden olmuştur. Dindarlar artık dinlerinin geçerliliği hakkında olmasa da kendi inançlarının gücü hakkında şüpheye düşmektedir.[4]

Geertz, dinî algının değişiminin yanı sıra antropolojinin din tartışmalarında da ciddi bir tavır değişikliğinden söz etmektedir. Ona göre artık antropoloji ve kültür araştırmalarının odak noktasında öznel deneyim veya dışsal davranış yerine bunları düzenleyen ve yönlendiren anlam/inanç sistemleri yer almaktadır. Buna göre; sadece dinî anlayış değil, din antropolojisi de kurumsallaşmıştır. Ancak o önceki tavrın daha doğru olduğu noktasında ısrarlıdır. Çünkü din onun için tanımlanması gereken sıra dışı bir nesne değildir, gerçekliği veya varlığının tartışılmasına gerek yoktur. Aksine dünyaya bakmanın bir şeklidir ve bu da ancak bu şekli benimseyen toplumların pratiklerinde, sembollerinde görülebilir; inançlarının yaşamlarında nasıl ifade bulduğunun gözlemlenmesiyle anlaşılabilir.

Burada insanların inanca duyduğu ihtiyacın anlaşılması gerekmektedir. Yaşam pratik aklın kategorilerine her zaman sığmamakta, buna karşın din ise -ne şekilde benimsenirse benimsensin-, hayatı inananları için daha az korkutucu ve sağduyuya daha yakın hale getirmektedir. Özellikle klasik Fas ve Endonezya gibi toplumlarda psikolojik, toplumsal ve kültürel faktörler insanları yerleşik dinî ritüellere katılmaya ve metafizik inançları kabule doğal olarak yönlendirmektedir. Yazara göre; bu tür toplumlarda inanmak konuşmak kadar kolaydır. Bu durum halen geçerlidir ancak sadece bu iki ülkede değil, dünya genelinde yaşanan gelişmeler bu konforun altını gittikçe oymuştur. Düşüncenin sekülerleşmesi ve buna bağlı olarak inancın ideolojikleşmesi ile birlikte, hem Fas hem de Endonezya’da, artık klasik dinî semboller dinî inancı besleyecek güçlerini kaybetmişlerdir.

Batı’da bilimsel bakış açısının filizlenmesi, iki ülkede de dinî anlayışın kitabileşmesine yol açan etkenlerden biridir. Modern dünyanın seküler düşünceleri ile dinî bakış açısının esasları arasındaki gerilimi hisseden kitabiciler, bu gerilime tepki olarak İslam’ın yazılı kaynaklarına dönüş yolunu seçmiştir. Bu bağlamda yazarın yenilikçi olarak adlandırdığı bu hareketin başardığı şey; İslam’a modern dünya karşısında politik, kamusal bir duruş kazandırmak olmuştur. Bu süreç aynı zamanda zihinsel bir devrimi de başlatmış, dinin değişen zamana göre nasıl yeniden formüle edilebileceğinin deneyimlenmesini sağlamıştır.

Yazara göre tarihten bugüne özetle; Fas’ta dinin gücü çok, ancak kapsamı dardır. Yani otorite sahibi ancak profesyonel bir din anlayışı söz konusudur. Endonezya’da ise metafizik anlam hemen her şeyi kuşatmakta, bütün yaşama fizik ötesi bir karşılık yüklenmektedir. Endonezya müphem ve mistik bir anlayışla, dinî ve dinî olmayan tüm unsurları aynı kılığa sokarken, Fas’ta ise din ideal haliyle belirli sınırlar içerisinde yaşamakta, günlük hayat seküler bir alan olarak kalmaktadır.

Geertz’in iki ülkede dinî anlayışın seyrine dair çizdiği resim aslında dünyanın geneli için geçerli olan bir dönüşümü işaret etmektedir. Modern dünya, toplumlar gibi dinleri de mekanikleştirmiş, günlük yaşam yeni şartlar altında sekülerleşmeye zorlanırken, din ise kendisi için ayrılan alanlarda idealleştirilerek kurumsallaşmıştır. Bu durum, yazarın uçakta tanıştığı Faslı bir öğrencinin, uçuş korkusuna direnebilmek için bir elinde Kur’an bir elinde viski bardağını tutması örneğinin gösterdiği gibi, pratik yaşamla inancın metafizik boyutu arasında kopukluğa neden olmuştur. Bugün ise genel olarak tüm dünya ile birlikte Endonezya ve Fas’ta da dinî duyarlılıklar noktasında, dikey veya niceliksel olmasa da yatay ya da niteliksel yükseliş söz konusudur. Kutsal sembollere duyarlılık, ibadetlere sadakat ile ölçülen dinî itikadın gücü azalmıştır, ancak bu inançların toplumsal kaygılarla ilişkisi göze çarpacak ölçüde artmıştır.[5] Yazarın bu tespiti bugün dünyanın doğusundan batısına kültürel veya dinî muhafazakârlığın arttığı, buna karşın dindarlığın azaldığı yönündeki güncel analizleri hatırlatmaktadır.

 

[1] A.g.e., s. 25. [2] A.g.e., s. 65. [3] A.g.e., s. 73. [4] A.g.e., s. 72. [5] A.g.e., s. 118.