“İnsani Müdahale”den “Koruma Sorumluluğu”na

“İnsani Müdahale”den “Koruma Sorumluluğu”na

08 Eylül 2015

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra barış ve güvenliği sağlamak amacıyla 1945’te imzalanan Birleşmiş Milletler Anlaşması, uluslararası sistemde bağlayıcı bir metindir. Bu anlaşmanın 2. Maddesinin 4. Fıkrası tüm devletler için büyük öneme sahiptir. Anlaşmanın da temelini oluşturan bu maddeye göre, üye olan ve olmayan tüm devletler uluslararası ilişkilerde güce başvurmaktan ya da güç tehdidinde bulunmaktan kaçınacaklardır. ‘Güç tehdidinde bulunmayı’ dahi yasaklayan ve uluslararası hukukta, jus cogen olarak kabul edilen maddenin iki önemli istisnası vardır. Bunlar ‘uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edilmesi’ ve‘Meşru Müdafaa hakkı’dır. Meşru Müdafaa hakkı için Güvenlik Konseyi kararına ihtiyaç olmazken, uluslararası barış ve güvenliğin tehdit edilmesi durumunda BM Güvenlik Konseyi güç kullanımı kararı alarak, sistemde uygulamaya koyabilir. BM Güvenlik Konseyi, geniş kapsamlı insan hakları ihlallerini ‘uluslararası barışa tehdit’ olarak görebilir ve uluslararası güç kullanma istisnasını bu bağlamda kullanma kararı alabilir. İnsan haklarının ihlaline karşı, BM Güvenlik Konseyi 1990’lardan itibaren ‘insani müdahale’ adı altında bir takım ülkelere yaptırımlar uygulamıştır. Net bir tanımı olmamakla birlikte, insani müdahale: ‘Bir veya birkaç devletin ya da bir uluslararası örgütün, bir başka devletin vatandaşlarını bu devlette yer alan yaygın insan hakları ihlallerine karşı korumak amacıyla kuvvet kullanma tehdidinde bulunması veya kuvvet kullanması’ olarak ifade edilebilir.

1990 öncesinde insan hakları ihlalleri daha çok devletlerin iç işleri olarak görülmüştür; o nedenle bu ihlaller dışarıdan müdahaleyi gerektirecek konular değildi. Fakat Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Soğuk Savaşın bitmesi sonrasında insan hakları ihlalleri devletin iç işi olmaktan çıkıp, uluslararası hukukun gündemine oturmuştur. Bu bağlamda farklı bir sıkıntı ortaya çıkmış ve sistemde baskın olan aktörlerin ‘askeri yaptırımlar’ ile insani müdahale adı altında başarısız devletlerin (failed states*) iç işlerine karışması, uluslararası toplumda giderek artan bir tepkiye yol açmıştır. Askeri müdahale ve insani müdahale birbirinden ayrı kavramlar olmakla birlikte, özü itibariyle insani müdahale akabinde askeri müdahaleyi beraberinde getirmektedir.  1999’da Kosova’ya yönelik operasyonlar BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın uygulanan fakat kınanmayan insani müdahalelerdi. Kavramın bu şekilde kullanılması, Soğuk savaş sonrasında insani müdahalenin yeniden tartışılmasına neden olmuştur. Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan ve 1994 Ruanda soykırımı ile devam eden süreçte BM’nin harekete geçmekte yetersiz kalması ve Güvenlik Konseyi’ndeki ülkelerin sorumluluk almak istememeleri insani müdahale kavramını tartışmaya açmıştır. Irak, Ruanda ve Kosova’da işlenen suçların tartışmaya yol açması üzerine, BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Eylül 1999’da,devletlerden geleneksel egemenlik anlayışlarını gözden geçirmelerini talep etmiştir. Bunun üzerine Uluslararası Müdahale ve Devlet Egemenliği Komisyonu(ICISS) oluşturularak, Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect- R2P) adlı bir rapor hazırlanmıştır. Raporun temel dayanak noktası, ‘Sorumluluk olarak Egemenlik (Sovereignty as Responsibility)’ yaklaşımı olarak belirlenmiştir. Buna göre, egemenlik, devletleri dış müdahalelere karşı koruyan bir kalkan olarak değil, onların vatandaşlarına karşı olan koruma sorumluluklarının bir yansıması olarak yorumlanmış ve böylece devletlerin kendi halklarına ve uluslararası topluma karşı sorumlulukları egemenlik kavramının önüne geçmiştir. Bu süreç ile birlikte Koruma Sorumluluğu (Responsibility to Protect) doktrini, sistemde tartışmalı olan insani müdahale kavramını tekrar ele alan bir kavram olarak gündeme gelmiştir.

Koruma Sorumluluğu, genel anlamda, hükümetlerin kendi vatandaşlarını soykırım, savaş suçları, etnik temizlik ve insanlığa karşı işlenen suçlara karşı korumasıdır. Hükümet bu koruma ve güvenliği temin edemediği ya da isteksiz davrandığı zamanlarda, BM Antlaşması’nda yer alan düzenlemelere göre, uluslararası topluluk zamanında devreye girerek bu sorumluluğu üstlenecek ve kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere uluslararası hukukun kendisine tanımış olduğu tüm hakları meşru olarak kullanabilecektir.  ICISS’ın 2001’de yayınladığı rapora göre devletlerin öncelikli sorumluluğu vatandaşlarını etnik temizlik, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan korumaktır. Burada devlete yönelik içsel ve dışsal olmak üzere iki sorumluluk yüklenmektedir. İçsel sorumluluk, bahsedildiği gibi vatandaşlarının insan haklarının korunmasını üstlenmek, dışsal sorumluluk ise devletlerin diğer devletlerin egemenlik haklarına saygı göstermesidir.  Raporda devletlere getirilen son sorumluluk ise, başarısız devletlere yönelik (failed state) hesap verme sorumluluğudur. 2001’de ICISS’in Koruma Sorumluluğuna yönelik raporu, 2005’te Birleşmiş Milletler Dünya Zirvesi’nde son halini alarak oylamaya sunulmuş ve devletler tarafından oy birliği ile kabul edilmiştir. 2005 Dünya Zirvesi Sonuç Bildirgesi’nde, ağır insan hakları ihlalleri durumunda, Güvenlik Konseyi’nin uluslararası toplum adına  göreve hazır olduğu belirtilmiştir.

Koruma Sorumluluğu Doktrini (R2P), insani müdahale’den farklı olarak uluslararası sistemde farklı aktörlerin yer aldığı üç sütunlu bir yapı ortaya koyar. İlk sütun önleyici sorumluluk(responsibility to prevent)ilkesidir. Bu ilkeye göre, devlet vatandaşlarını etnik temizlik, soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçlardan korumak zorundadır. ‘Erken uyarı’ mahiyetindeki bu sütun, olası bir insani krizin nedenlerinin tespitederek, bu sorunu daha gün yüzüne çıkmadan çözmeyi amaçlar. Erken uyarı aşamasında ekonomik, politik, hukuki ve askeri yaptırımlar yer alır. Önceleyici tedbirlerin amacı, çatışmanın kökenine ve ona sebep olan duruma inerek çözüme kavuşturmaktır. İkinci sütun Reaksyion verme (Harekete geçme ya da tepki verme) sorumluluğu(Responsibility to React)olup, kuvvet kullanımını içerdiği için R2P doktrininin en tartışmalı bölümünü oluşturmaktadır. Önleyici tedbirler başarısız olduğu takdirde, devletin rızasını almaksızın uluslararası toplum sorumluluğu üstlenerek harekete geçer. BM 41. Maddesinin gereği olan kuvvet kullanımına varmayan yaptırımlar olacağı gibi, uluslararası yargılama ve belli kriterlerle askeri müdahaleyi de içermektedir. ICISS (Müdahale ve Devlet Egemenliği Uluslararası Komisyonu) askeri müdahale durumunda altı kriteri şart koşmuştur:  haklı neden, doğru amaç, son çare (last resort), orantılılık, olumlu gelişme beklentisi, doğru otorite. Reaksiyon sorumluluğunun en tartışmalı aşaması olan askeri müdahale son çare olarak ele alınır. ICISS’nin raporunda BM Güvenlik Konseyi’nin Reaksiyon sorumluluğunu paylaşması gerektiği vurgulanmıştır. Veto nedeniyle karar alınamaması durumunda, Genel Kurul’un devreye girebileceği konusu gündeme gelmiştir. R2P’nin son sütununu oluşturan Yeniden inşa sorumluluğu (Responsibility to Rebuild)nun amacı ise, kriz sonrasında ülkede barış, istikrarı güvelik ve uzlaşmayı; devlet kurumları ve uluslararası toplumun işbirliği ile yeniden inşa etmektir. Bu sütuna göre güvenlik, toplumun tüm üyeleri için temin edilmeli ve ülkenin gelişimi ekonomik teşviklerle desteklenmelidir.

Özetleyecek olursak, Soğuk savaş sonrasında sıkça gündeme gelmiş olan insani müdahale, Birleşmiş Milletlerin desteği ve uygun bulması ile uluslararası sistemde meşru bir zemine oturmaya başlamıştır. Ne var ki, Ruanda, Somali ve Bosna olaylarında Birleşmiş Milletler’in yetersiz kalması ve BM’nin en önemli kurumu olan Güvenlik Konseyi’ndeki ülkelerin sorumluluk almak istememeleri, insani müdahalenin meşruluğunu sorgulatarak, BM’nin bu kavramı tekrar ele almasına neden olmuştur ve 2001 yılında Koruma Sorumluluğu adı altında bir rapor yayınlanmıştır. Bu rapora göre, devletlerin egemenliğe sorumlu davranmaları kaydı ile sahip oldukları belirtilmiş ve ‘sorumluluk olarak egemenlik’ ilkesi gereği, sistemde bir varoluş sergilemeleri istenmiştir. Bu sorumluluk, devletlerin vatandaşlarına karşı olup; onları soykırım, etnik temizlik, savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlardan korumayı amaçlamıştır. Devletlerin vatandaşlarını koruyamadığı ya da korumada isteksiz bir tavır sergiledikleri durumlarda, BM, uluslararası toplum adına,Koruma Sorumluluğu’nun üç sütunu çerçevesinde önlemler alıp, ilgili devlete yaptırım uygulayabilecektir.

İdealist gerekçelerle ortaya konan Koruma Sorumluluğu kavramı, uluslararası sistemin doğasından ve rekabetçi yapısından kaynaklanan katı ve soğuk gerçeklikler sebebiyle uygulamada beklenilen sonuçları getirememiştir. Sistemde başat aktör olan devletler, prensip olarak Koruma Sorumluluğunu kabul etmekle birlikte, uygulama safhasında keyfiliğe açık bir tutum sergilemişlerdir. Koruma Sorumluluğunun sistemde uygulanmasını aksatan ve keyfiliğe neden olan durumun sorumlusu‘Birleşmiş Milletler daimi üyelerinin veto yetkisidir’ demek yanlış olmayacaktır.

*Failed states: Genel kabul gören bir tanımı olmamakla birlikte, Fund for Peace (Barış Vakfı) başarısız devletleri (failed states) şöyle tanımlar:Bir devletin, devlet kurumlarında kontrol, idare ve eylem yeteneklerini kaybederek meşruluğunu yitirmesi ve halkına karşı temel hizmetleri yerine getirememesi halidir.