İnsani Yardım ve Yardımın Siyasallaşması

İnsani Yardım ve Yardımın Siyasallaşması

03 Ağustos 2016

Bütün dünya toplumlarının iyiliği için; insanlığın çöküşüne ve yeryüzünde şiddetin hâkim olmasına zemin hazırlayan sorunların ortadan kaldırılması, dünyanın üzerine kurulduğu yozlaşmış siyasi ve ekonomik sistemin sebep olduğu toplumlar arasındaki iktisadi uçurumun bir an evvel düzeltilmesi gerekmektedir. Bu gereklilikte en büyük sorumluluk, ekonomisi gelişmiş ve gelişmekte olan devlet yöneticileri ile insani yardım kuruluşlarına aittir.

İnsan ırkının geliştirilmesi, iyileştirilmesi ve daha iyi koşullarda yaşatılması için alınması gereken tedbirlerde, insani yardım kuruluşlarının dikkat etmesi gereken en can alıcı husus, uygulanması gereken insani yardım tedbirlerinin devletlerin ideolojik ve çıkar odaklı reflekslerine kurban edilmemesidir. Yani bağışçı, faydalanıcı ve aracı kuruluşların bizzat siyasi veya siyaset ile yakın ilişkide olan aktörler olmalarından ötürü, doğası gereği siyasetle iç içe olan[1] insani yardım faaliyetlerinin siyasileşmemesi gerekmektedir.

Çünkü siyasileşen insani yardım, her devletin kendi millî çıkarlarına yönelik politik ve askerî hedefler doğrultusunda hareket etmesi anlamını taşımaktadır. Söz konusu durum da dil, din ırk ve coğrafya ayırt edilmeksizin salt insanların acılarını dindirmek amaçlanarak ulaştırılması gereken insani yardımın insancıllık, yansızlık, bağımsızlık ve tarafsızlık gibi insani yardım prensiplerine aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca politik amaçlara alet edilen insani yardım faaliyetleri, çatışma bölgelerinde görev yapmakta olan insani yardım kuruluşlarının güvenilirliklerine de zarar vermekte, onların toplumun belirli kesimleri tarafından dış odaklar olarak algılanmalarına sebep olmaktadır. Bu durum insani yardım kuruluşlarının kurumsal kimliklerine ve sıcak bölgelerdeki operasyonel çalışmalarına da ket vurmaktadır. Tüm bunların yanı sıra Batılılarca yürütülen insani yardım faaliyetlerinin politikaya alet edilmesi, bu yardımlar aracılığı ile ülkelerin iç siyasetine müdahale edilmeye çalışılması, ilgili faaliyetlerin yürütüldüğü toplumlarda onarılmaz hasarlara ve insani kayıplara neden olmaktadır.

Savaş, çatışma gibi insan yapımı krizlerle doğal afetler olmak üzere insan yaşamını tehdit eden her türlü krizin sonuçlandırılmasında hükümetlere düşen görev ise; bütün ideolojilerden sıyrılarak insan yaşamını tehdit eden her kriz için kalıcı çözümler üretmeye çalışmalarıdır. Bu noktada, insani yardımın siyasallaştığını gösteren birtakım unsurlar bulunmaktadır. Bu unsurların başında, yardıma muhtaçlık konusunda eşit sorunlara sahip oldukları halde mağdur topluluklar arasında ayrım yapmak gelmektedir. Örneğin, Afrika’da açlık tüm sahra altı kuşağını tehdit ettiği halde sırf siyasi baskı amacıyla kullanılmak üzere, Sudan yönetimini sıkıştırmak için, Darfur’un 2003’ten bu yana Batılı medya kuruluşlarında abartılı bir biçimde yer alması; veya Somali açlık kriziyle boğuşurken sırf politik kazançlar elde etmek için Güney Sudan’daki insani trajedinin Batılı medya tarafından durmadan servis edilmesi bu durumun açık birer kanıtıdır. Yardımın siyasallaştığını gösteren ikinci unsur ise, sivil toplum kuruluşlarının yardım faaliyetlerinin kendi ülke yönetimlerinin güdümünde, onun siyasi ajandasına hizmet edecek bölgelerde yürütülmesidir. Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID)’nın Suriye’de açlık sorunu yaşanan Yermük Mülteci Kampı’nı görmezden gelerek açlık sorunu yaşanmadığı halde sanki böyle bir sorun yaşanıyormuş gibi faaliyetlerinn Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’ye yoğunlaştırması bu duruma örnek verilebilir. 

İnsani yardım faaliyetlerinin siyasallaştığının bir diğer delili de insani yardım yapılan bölgelerde, kişilerin dinî kimliklerine göre yardımlarda öncelendiklerinin görülmesidir. Bu durum özellikle, Müslümanlar ve Hristiyanların birlikte yaşadığı bölgelerde çalışma yapan Batılı yardım kuruluşlarının, insani yardım tedariki noktasında Hristiyan gruplara öncelik vermesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bunun en hazin örneği, Orta Afrika Cumhuriyeti’nde yaşanan ve Müslümanların sessizce katledildiği, Birleşmiş Milletler de dâhil olmak üzere birçok insani yardım kuruluşunun görmezden geldiği iç çatışma durumudur. Orta Afrika Cumhuriyet’inde yaşayan Müslümanlar Fransa’dan cesaret alan yerel örgütler tarafından katledilmişlerdir.[2] Bu bölgede, Müslümanların diri diri timsahlara yem edildiği, hamile kadınların öldürüldüğü, güvenlik endişesi nedeniyle insanların hayatını kaybeden yakınlarını gömemedikleri ve camilerde muhafaza ettikleri bilinmektedir. Ciddi bir kaosun yaşandığı ülkede 1 milyon insanın evini terk ettiği bilinmektedir.[3] Bir insanlık dramının yaşandığı bu bölgede, Batılı insani kuruluşlar tarafından yapılan yardımların büyük bir çoğunluğu doğrudan Hristiyan kesimlere ulaştırılmakta, yardıma muhtaç olan Müslümanlara insani yardım ulaştırılması hususunda ise çeşitli haksız kriterler ortaya konulmaktadır.

İnsani yardımların, ülkelerde demokratik dönüşümleri gerçekleştirme ve insan haklarını destekleme gibi, bir ülkenin içişlerine yönelik stratejik hamleler olarak kullanılması yönteminin de özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemin ardından sıkça başvurulan bir araç haline geldiği görülmektedir. Burada öncelik, güvenlik temelli küresel serbest piyasa ekonomisine geçiştir.[4] İnsani yardımlar bu yaklaşıma göre salt insani kaygıların ötesinde bir ülke veya bölgede düzeni ve güvenliği sağlamaya ve liberal kalkınmayı gerçekleştirmeye yönelik işlevsel bir araç olarak görülmektedir ve bu stratejinin birkaç örnek dışında pek de başarılı olmadığı belirtilmelidir. Örneğin Afrika’da yardımların demokratikleştirmeye çok az katkısı olduğu, hatta bunun Arap ülkelerinde ters etki yarattığı ifade edilmektedir.[5] Söz konusu uygulamalar ayrıca o bölgelerde bulunan halkların yerlerini yurtlarını bırakarak farklı ülkelere göç etmelerine veya terörist gruplara katılmalarına da neden olabilmektedir. Aynı zamanda birtakım illegal örgütlerin buralardaki karışıklıktan faydalanarak ekonomik kâr elde etmek maksadı ile kadınları ve çocukları kaçırarak istismar aracı olarak kullanılmalarının da önü açılmaktadır.

Hasılı, bütün bu olanların ve olabileceklerin, teknoloji ve ulaşım sektörlerindeki muazzam ilerlemeler neticesinde sınırların kalktığı bir dünyada, yalnızca ortaya çıktıkları bölgeleri etkileyeceğini düşünmek sadece ahmaklıktır. 

Bunun en yakın örneği 2011 yılında başlayan ve ne acıdır ki günümüzde hâlâ devam eden Suriye Savaşı’dır. Bu ülkede yaşayan ve savaşın içerisine sıkışıp kalmış sivillerin rahat bir nefes almasını sağlayacak insani tedbirlerin önüne konulan siyasi engeller, milyonlarca insanı vatanlarını terk etmek zorunda bırakmış ve yüz binlerce insanın hayatına mal olmuştur. Ülkede derinleşen kaos ortamı Türkiye, Ürdün, Irak ve Lübnan gibi komşu ülkelere akın eden mültecilerin sayısında büyük artışlara sebebiyet vermiş, gitgide büyüyen bu göç dalgası rotasını en nihayetinde Avrupa’ya da çevirmiştir. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir insani durumun bütün toplumların sosyolojik, politik, ekonomik ve ahlaki dinamiklerini etkileyebiliyor olduğudur.

Fransa, ABD ve Türkiye gibi son dönemlerde terör saldırılarıyla sarsılan ülkelerdeki gelişmeler, belirli bölgelerde ortaya çıkan tehditlerin bulundukları sınırların çok ötesindeki toplumların özgürlük ve güvenliklerini tehdit ettiklerinin bir başka kanıtıdır.

Kısaca; başta savaş, çatışma gibi insan yapımı krizler olmak üzere insan hayatını doğrudan ilgilendiren ve toplumların mağduriyetlerine sebep olan durumların göz ardı edilmesi, bütün dünya milletleri açısından tamir edilemez toplumsal yaralanmalara yol açmaktadır. İnsanlığın artık bütün ihtiraslarından sıyrılarak bir an evvel hem insani yardım tedbirleri hem de siyasi ve ekonomik tedbirlerle insani sorunların önüne geçmesi gerekmektedir.

 


[1] Murat İnan, ‟İnsani Yardım ve Avrupa Birliği Boyutu”, (Yüksek Lisans Tezi, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Birliği Anabilim Dalı Avrupa Birliği Programı), 2012, s. 100.

[2] Fransız askerlerinin el altından Hristiyan Balaka Örgütü’nü silahlandırdığı bilinmektedir.

[3] Serhat Orakçı, Orta Afrika Cumhuriyeti Kriz Raporu, http://afrika.ihh.org.tr/tr/main/news/0/ihhdan-orta-afrika-cumhuriyeti-kriz-raporu/2009 (01.08.2016).

[4] bkz. Neo-liberal siyaset anlayışı. Ayrıca bkz. Noam Chomsky, “Market Democracy in a Neoliberal Order: Doctrines and Reality”, Z Magazine, Kasım 1997, https://chomsky.info/199711/ (29.07.2016).

[5] İnan, s. 101; ayrıca bkz. Sheila Carapico, “Foreign Aid for Promoting Democracy in the Arab World”, The Middle East Journal, No. 56, 2002.