İslam Dünyasının Geleceği (III)

İslam Dünyasının Geleceği (III)

09 Mayıs 2014

Model arayışı 50 yıl öncesinde milliyetçi eğilimde iken, son yarım asırdır halklar nezdinde daha muhafazakâr kadroları iktidara taşımakla sonuçlanmıştır. Ancak bu kez de halkın bu yönetimlerden beklentileri ile uluslararası güçlerin talepleri arasında kısa vadede ortaya çıkan çelişik durum, iktidarların en büyük kâbusu olmuştur. Ekonomik ve teknolojik potansiyel anlamında sınırlı bir güce sahip olan iktidarlar, siyasi olarak bu eksiğini kapatamadığından, dış güçlerden meşruiyet devşirerek ayakta kalabilmiştir. Bu nedenle son bir asırda İslam dünyasının şahit olduğu iktidarlar, temsil etmek iddiasında oldukları halkların talepleri ile onların iktidarına ortak olan uluslararası güçlerin çıkarları arasında denge arayışından başka bir işlev yürütmemiştir. Bir diğer çelişki de farklı İslam ülkelerinde iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin, angaje oldukları uluslararası güçlerin farklılaşması sebebiyle, birbirlerine rakip veya düşman hale gelmiş olmalarıdır. Bu nedenle İslam ülkelerinin birbirleriyle olan sorunlarının büyük bölümünün aslında dış kaynaklı olduğu rahatlıkla söylenebilir.

HALEP (2)Günümüz koşullarında bunun en tipik örneğini yanı başımızdaki Suriye’de görmekteyiz. İslam dünyasının farklı aktörleri ortak bir sorunda ayrışmış ve bu durum birbirlerini yok etmeye ayarlı bir sürece dönüşmüştür. Buna “medeniyet içi çatışma” diyoruz. Bugün İslam tarihinde mezhebî veya etnik güdülerden beslenen dördüncü büyük kitlesel hesaplaşmaya şahit oluyoruz. 8. yüzyılda Hz. Ali-Muaviye, 11. yüzyılda Fatımi-Selçuklu, 16. yüzyılda Osmanlı-Safavi ikilemeleri ile somut olarak yaşanmış olan bu çatışma hali, 21. yüzyılın ilk yıllarında ironik olarak yine aynı coğrafyada yaşanıyor.

Suriye’deki kriz, nitelik olarak bir iktidar değişimi talebi olmaktan çoktan çıkmıştır. Birçok grup bu mücadeleyi geçici bir savaş olarak değil, varoluşsal bir mücadele olarak görüp ölümüne bir savaş haline getirdiği için, bunun orta ve uzun vadeli sonuçlarını Irak, Lübnan, Yemen, Suudi Arabistan, Pakistan, Afganistan ve hatta bazı Afrika ülkelerinde de göreceğiz. İslam dünyasının farklı bölgelerinden binlerce silahlı savaşçının buraya akını kendi ülkelerindeki istikrarı da uzun vadede etkileyecek ve yerel hesaplaşmalar yaşanabilecektir.

Mısır ve Suriye’de siyasal dönüşüm siyasi entrika, darbe ve iç savaşla ertelenmiş olsa da toplumların sosyolojik dönüşümü devam etmektedir. Ortadoğu’da İhvan’ın veya başka ülkelerde farklı bir hareketin yasaklanması, toplumsal taleplerin biteceği anlamına gelmiyor. İslam dünyasında toplumsal dönüşüm talepleri devam edecektir. Ancak bu arayışların sağlıklı seyretmesi, yerleşik diktatörlüklerin tavrına bağlı olduğu kadar radikal Vahhabi ve Şii çatışmacı kimliklerin güç kazanmasıyla da doğrudan ilgili olacaktır.

İslam dünyasının geleceğini etkileyecek bir diğer önemli unsur ise, yaşanan insani trajedi ve sosyoekonomik sıkıntıların tedavisi sorunudur. Ortadoğu özelinde düşünüldüğünde, Arap Baharı’nın başlamasını tetikleyen sıkıntılar bugün fazlasıyla mevcut ve önümüzdeki dönemde de olmaya devam edecektir. Üstelik bu kez; milyonlarca göçmen, yerinden edilmiş insan, bölünmüş aileler, yok edilen alt yapı, artan işsizlik ve bunların tetiklediği yeni sosyal krizler işin cabası. Sosyal olarak İslam dünyasının geleceğinde ciddi çalkantılar olmaması için bu potansiyel risklerin gerek iktidarlar gerekse sivil toplum kuruluşları tarafından zamanında algılanıp tedavi edilmesi için önlemler alınmalıdır.

Ortadoğu’daki kronik istikrarsızlık alanları olan Filistin, Suriye, Irak, İran ve Mısır’ın önümüzdeki dönemde de sıkıntılarının süreceği düşünüldüğünde İslam dünyasının büyük bir potansiyeli siyasal sorunlarla boğuşacak gibi görünüyor. Bu bir yanda İslam medeniyetinin iç barışını etkilediği kadar, İslam dünyasının Batı’nın giderek artan saldırgan tutumuna karşı dirençli durma kapasitesini de etkileyecektir.

Statükocu güçlerin inşa etmeye çalıştığı Esed-Sisi eksenine karşı bugün İslam dünyasında yeni bir direniş ekseni inşa edilmesi zorunludur. Batı’nın bugün kendi içinde yaşadığı ayrışma ve küresel rekabet, İslam dünyasında yeni ittifak arayışlarına kapı aralayabilir. Bölgemizin içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde, tek istikrar adası olarak kalmış görünen Türkiye’nin, bu arayışlarda merkezî rol üstlenmesi zorunlu görünmektedir.

Siyasi olarak karmaşık bir süreçten geçen İslam dünyasının sosyolojik olarak dünyadaki en dinamik genç nüfusa, ekonomik olarak dünyadaki yer altı zenginliklerinin üçte ikisine ve motivasyon olarak da en doğru dünya görüşüne sahip olduğu hesaba katılırsa umutlu olmamız için çok sebep var. Yeter ki bu potansiyelleri fırsatlara dönüştürecek kadroları çıkartalım.