Yükleniyor...
İslam dünyasının geleceği var mı? (II)

İslam dünyasının geleceği var mı? (II)

31 Mart 2014

Son 20 yıllık uluslararası konjonktüre bakıldığında, İslam’ın imajını ve dolayısıyla uzun vadede İslam dünyasının geleceğini etkileyen üç önemli hadiseden bahsetmek mümkün. Bunlar sırasıyla Taliban’ın Afganistan’da iktidarı, 11 Eylül olayları ve Arap Baharı’nın yol açtığı büyük siyasi ve sosyal travma.

1990’lar boyunca Taliban tecrübesinin Afganistan özelinde ortaya koyduğu acemi ve ilkel uygulamalar, İran yüzünden zaten İslam hakkında var olan ön yargıların esiri durumundaki Batılı medya ve kamuoyunda “ideolojik saldırının” dozunu arttırdı. Bu düşmanca tutum, İslam dünyasında her türlü dinî uyanış ve anlayışa düşman bir İslamofobik ortam oluşturdu. Tüm propaganda, saldırı ve algı operasyonları, İslam dünyasında yeniden benzer bir İslami tecrübenin yaşama geçirilmesi yönünde ciddi bir direnç oluşturdu. Ancak hiç beklenmedik bir uluslararası ortamda, Türkiye’nin ortaya koyduğu farklı İslam örnekliği, önceki olumsuz imajı geçici bir süreliğine silmeyi başardı, en azından İslam’ın farklı uygulamaları olabileceğini ortaya koydu ve uluslararası alanda ortaya çıkan hesaplaşma dürtülerini biraz olsun törpüledi.

2000’lere gelindiğinde aslında İslam-Batı ilişkileri yönünden daha karmaşık bir 10 yıl başlıyordu. 11 Eylül 2001’de yaşanan Amerika’ya yönelik saldırılar tüm dünyada hukuksuz bir baskı dönemini beraberinde getirdi. Bunun en kötü uygulamaları İslam dünyasına yönelik her türlü hukuk ihlalinin meşrulaştırılması şeklinde kendini gösterdi. Sadece Batı merkezli olmayan bu ihlaller, aynı zamanda İslam ülkeleri olarak nitelendirilen ülkelerin kendi iç uygulamalarında da acımasız bir ezme siyasetine dönüştü. Bu süreçte terörle demokrasi arasında ciddi bir söylem ve hareket krizine tutulan İslami muhalefetler, bir alternatif geliştirme konusunda oldukça cesaret kırıcı ideolojik darbeler yedi. Bu yıpratıcı dönemin izlerinin belirsizleşmeye başladığı ilk 10 yılın sonunda, gerek Batı içinde ve gerekse İslam dünyasında farklı inançların bir arada yaşayabileceğini savunan medeniyetçi söylem, bu krizi aşmada ciddi alternatifler olabileceğini göstererek yükselişini sürdürdü.

İçinde bulunduğumuz yeni 10 yıllık dilim bu kez Ortadoğu’nun merkezinden yükselen yeni bir dalgalanma ile başladı. 2010 yılı sonundan itibaren Arap Baharı diye isimlendirilen süreç, Ortadoğu’daki yeni özgürlükçü dalganın her bölgede İslami grupları iktidara taşıması nedeniyle farklı bir siyasi ve sosyolojik gerçeklik yarattı. Sokak eylemleri sonrasında ortaya çıkan yeni siyasi tablo ve sonrasında üç yıldır şahit olduğumuz gelişmeler, İslami modellerin uygulanması konusunda Batılıların hâlâ plastik bir demokrasi söyleminin arkasından diktatörlerle iş tutmayı yeğlediklerini gösterdi.

Mısır darbesi, Tunus ve Libya’daki kronikleşmeye giden kargaşa ve Suriye’deki “küresel iç savaş” yerel aktörlerin birbiriyle hesaplaşmanın çok ötesine geçtiğinden, İslam dünyası uluslararası alanda geleceğini tehdit eden bir iç hesaplaşma riski ile karşı karşıyadır.

Gelecek yazımızda bu riskleri ele alacağız.