Yükleniyor...
İsrail’in Gazze Şeridi’ne Yönelik Uluslararası İnsancıl Hukuk İhlalleri

İsrail’in Gazze Şeridi’ne Yönelik Uluslararası İnsancıl Hukuk İhlalleri

11 Mart 2016

İkinci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu büyük yıkım ile birlikte savaş sonrası dönemde uluslararası sistemde birçok değişim yaşanmıştır. Bu değişimlerden biri de “savaş” ve “kuvvet kullanma” terimleri üzerine olmuştur. İkinci Dünya Savaş’ından sonra Birleşmiş Milletler (BM), uluslararası hukukta kuvvet kullanımına dair düzenleme getirmiş ve belirli istisnalar dışında kuvvet kullanımı yasaklamıştır. BM Anlaşması’nın 2/4 maddesinde geçen kuvvet kullanma yasağını tüm devletler kabul etmesine rağmen uluslararası sistemde kuvvet kullanımı boyut ve nitelik değiştirerek varlığını devam ettirmektedir. Bu bağlamda, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmelerinin yürürlüğe girmesiyle birlikte, savaş kavramı yerine silahlı çatışma kavramı kullanılmaya başlanmış ve kavramın anlamı giderek genişlemiştir.[1] Her ne kadar uluslararası hukukta kuvvet kullanımı yasaklanmış olsa da silahlı çatışmalar tamamen önlenememiş ve bu noktada devletler, silahlı çatışmalarda uygulanacak kuralları düzenleme yoluna gitmiştir. 1949 yılında tüm dünya devletleri tarafından imzalanan ve dört farklı sözleşmeden oluşan Cenevre Sözleşmeleri, bugünkü savaş hukukunun, diğer ve daha yaygın kullanımıyla uluslararası insancıl hukukun temelini oluşturmaktadır.[2] Uluslararası insancıl hukuk,  savaş hukukundan (jus ad bellum) farklı ve bağımsız olarak savaş sırasındaki hukuk (jus in bello) olarak bilinir ve uluslararası silahlı çatışma ve uluslararası olmayan silahlı çatışma esnasında çatışan tarafların uyması gereken kuralları içerir. Bu çerçeve dâhilinde uluslararası insancıl hukuk savaş esirlerinin durumu, savaşanların, yaralı ve sivillerin hangi haklara sahip olduğu, korunması gereken kişi ve yerlerin nasıl korunması gerektiği gibi kuralları oluşturmaktadır.[3]

Silahlı çatışma kavramının genişlemesi ile birlikte, çatışma sırasında zarar gören sivillerin korunmasına dair Cenevre Sözleşmeleri adı altında birçok düzenleme yapılmıştır. Bunlardan en güncel olanı ise 1949 yılında imzalanmış olan Dördüncü Cenevre Sözleşmesi olup harp zamanında sivillerin korunmasına ilişkin sözleşmedir. 1949 yılında imzalanan Cenevre Sözleşmelerinde “uluslararası nitelik taşımayan silahlı çatışmalar” kavramına yer verilmemiştir. Bu eksikliği gidermek amacıyla 1977 yılında düzenlenen Cenevre Sözleşmelerine Ek 2 No.lu Protokol’de uluslararası olmayan silahlı çatışmalara dair geniş bir tanım yapılmış ve sivillerin haklarına yönelik maddeler üzerinde durulmuştur. Bu protokol ile silahlı çatışmalarda başlıca üç temel amaca yönelik düzenlemeler getirilmiştir:

Herkesin insanca muamele görmesi
Yaralıların, hastaların ve deniz kazasına uğrayanların özel bir şekilde korunması
Sivil halkın operasyonlardan korunması
Bu protokolde uluslararası nitelikte olmayan silahlı çatışmalar sırasında çatışmalarda yer almayan kimseler için geniş koruma sağlanmaktadır. Ayrıca sivillerin ve yaşamları için gereken her türlü aracın korunması ile ilgili hükümleri de içermektedir.

Gazze Şeridi’nde insancıl hukuk ihlalleri

İsrail’in Gazze’ye düzenlediği saldırıların uluslararası hukuktaki tanımı ve niteliği tartışmalı bir konudur. Ancak bugün Gazze’ye düzenlenen saldırılar ister uluslararası silahlı çatışmalar ister uluslararası olmayan silahlı çatışmalar kategorisine dâhil edilsin, her ikisinde de uluslararası insancıl hukuk kuralları geçerli olacaktır. Yukarıda belirtildiği gibi 1949 Cenevre Sözleşmeleri 2 No.lu Ek Protokol’de uluslararası nitelik taşımayan silahlı çatışmalarda sivillerin ve yerleşim bölgelerinin korunmasına yönelik geniş düzenlemeler getirilerek sivillerin korunması konusundaki hakları genişletilmiştir.

Bölgede var olduğu günden beri hem Müslüman ülkelerle olan sınırlarında hem de Batı Şeria ve Gazze tarafındaki Filistinlilerle savaş halinde bulunan İsrail, tüm uluslararası hukuk kurallarını kendi lehine yorumlayıp hemen hemen her konuda hukuk ihlali yapmaktadır. Bu ihlallerden belki de en önemlisi uluslararası insancıl hukuk alanında yaptıklarıdır. İsrail ve HAMAS arasındaki çatışmanın niteliği ve uluslararası hukuktaki yeri tartışmalı olsa da bölgenin İsrail saldırısı altında olduğu su götürmez bir gerçektir.

İsrail, Gazze’den çekildiği 2005 yılından itibaren bölgeye düzenlediği saldırıları arttırarak devam ettirmektedir. Bu saldırıların amacının HAMAS’ın askerî kanadının altyapısını çökertmek olduğunu söylese de İsrail’in Gazze’ye ve Gazze halkına yönelik topyekûn bir saldırı düzenlediği, uluslararası toplum ve birçok devlet tarafından da kabul görmektedir. İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarına gerekçe olarak HAMAS yönetiminin gerçekleştirdiğini iddia ettiği füze saldırılarını göstermektedir. Her yaptığı saldırıyı meşru müdafaa olarak tanımlayan işgal devleti İsrail, meşru müdafaa hakkının uygulanma şartlarından olan orantılılık ilkesini yok sayarak sivil halkı toplu cezalandırmaya gitmektedir.

Uluslararası insancıl hukuka göre silahlı çatışmada sivillerin hedef alınması yasaklanmış olup bu çerçevede ortaya çıkan sorumlulukların ihlalinin de bireysel cezai sorumluluğu beraberinde getireceği belirtilmektedir. Uluslararası insancıl hukukun sivil halka yönelik bu koruma kararlarına rağmen, İsrail’in her saldırısında bu kararları ihlal ettiği gözlenmektedir. Hatta bunun da ötesinde, yaptığı saldırıların amacının direk Gazze halkını cezalandırmaya yönelik olduğu görülmektedir. 2007 Gazze ablukasını ele alacak olursak, 2007 yılı Eylül ayında yaşanan bir füze saldırısının arkasından İsrail, Gazze’yi “düşman toprağı” ilan ederek Gazze’ye verilen elektrik, yakıt, gıda ve tıbbi malzemeyi ambargo kapsamına almıştır. HAMAS’ın yaptığını iddia ettiği füze saldırıları bahanesi ile Gazze’de yaşayan tüm sivilleri toplu bir cezalandırmaya tabi tutmuştur.

Sistemli şekilde belirli aralıklarla devam eden İsrail saldırıları, 2009’da Dökme Kurşun Operasyonu ile zirve noktasına ulaşmıştır. İsrail tek taraflı başlattığı bu operasyonun amacını -her zamanki bahanesi olan- “İsrail’e yönelik füze saldırılarının sona erdirilmesi” olarak açıklamıştır. Füze saldırılarına karşılık kendini F-16 ve AH-64 Apache helikopterleri ile müdafaa eden İsrail, bu operasyonda 140 HAMAS üyesinin yanı sıra 1.400’den fazla Filistinliyi katletmiştir. Filistin İnsan Hakları Derneği’ne göre ölenlerin 926’sı silahsız vatandaş iken bunların önemli kısmı kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. BM tarafından hazırlanan birçok rapora göre İsrail saldırısı tüm Gazze halkını cezalandırmaya yönelik orantısız bir güç kullanımını içermektedir. Raporlarda belirtilen ve uluslararası toplumun da hemfikir olduğu üzere, İsrail saldırısı, insancıl hukukun sivillerin korunmasına yönelik düzenlemelerini ihlal eder niteliktedir. Bunun da ötesinde İsrail’in Gazze Şeridi’ne yaptığı sürekli saldırılarının niteliği, “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamına girmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluş belgesi olan Roma Statüsü’nde yer alan tanımda da ifade edildiği üzere, insanlığa karşı işlenen suçların başlıca özelliği; sivillere karşı geniş ve sistematik bir saldırının parçası olarak gerçekleştirilmesi ve bu eylemlerin kitleleri tecrit etmek ya da zorla yerinden etmek üzere uygulanmasıdır.[4] Buradaki en önemli sorun ise, İsrail’in göz göre göre yaptığı insancıl hukuk ve insan hakları ihlallerinin yaptırımsız kalması ve sorumlu kişilerin cezalandırılmamasıdır. 29 Mart 2009 tarihli ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporuna göre, saldırılar sırasında beyaz fosfor bombaları kullanılmıştır. Oysa ki, kimyasal ve biyolojik silahların muharip taraflarca kullanılması uluslararası hukuka göre kesin olarak yasaktır. 1980 Konvansiyonel Silahlar Konvansiyonu beyaz fosforun sivil halk üzerinde veya hava saldırılarında sivillerin yoğun olarak bulunduğu yerlerde kullanılmasını yasaklamıştır. Ayrıca Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü zehir ve zehirli silahların ve bazı zehirli gazların kullanımını savaş suçu olarak belirtmiştir.[5] Buradan hareketle 2009 Gazze saldırısında beyaz fosfor bombası kullanan İsrail’in savaş suçu işlediği aşikârdır ve bu durum birçok rapor tarafından doğrulanmaktadır. Hatta Uluslararası Mülteci Hakları Örgütü’nün İsrail ve Filistin sorumlusu Donatella Rovera, “Fosfor bombalarının siviller üzerindeki etkisi bilinmesine rağmen tekrar tekrar kullanılması bir savaş suçudur.” tespitinde bulunmuştur.

Silahlı çatışmalarda sivillerin korunmasına yönelik oluşturulan uluslararası insancıl hukuk düzenlemeleri, kişilerin yanı sıra yerleşim yerleri de dâhil olmak üzere bazı mülklerle ilgili olarak da koruma sağlamaktadır. Bunlar arasında yerleşim alanları ve özel olarak korunan mekânlar ilk sıralarda yer almaktadır.[6] Buna rağmen İsrail, düzenlediği her saldırıda özellikle sivil yerleşim bölgelerini ve sivil hizmet binalarını hedef almaktadır. 2009’da Gazze’ye gerçekleştirdiği katliam niteliğindeki saldırıda 50.000’den fazla insan evsiz kalmıştır. BM Dünya Gıda Programı’na (WFP) göre Gazze’nin gıda endüstrisinin %60’ya yakın bir bölümü yok olmuş ve 219 fabrika işlev göremez hale getirilmiştir. Sivillerin hayatına kastetmenin yanı sıra, yaralanan sivillerin tedavi görmesini de engelleyen İsrail, Gazze’de bulunan 27 hastanenin 15’ine saldırı düzenleyerek tahrip etmiştir.

Koruyucu Hat Operasyonu olarak adlandırdığı 2014 saldırısında ise Gazze’ye kara, hava ve denizden askerî harekât başlatmıştır. İsrail Savunma Kuvvetleri tarafından 17 Aralık’ta sivillere yönelik başlatılan operasyonda on binlerce Filistinli BM kontrolündeki okullara sığınmıştır. İsrail, 3.000 sivilin sığındığı BM okulunu vurarak 10 kişiyi katletmiştir. İsrail’in sivillere yönelik kasıtlı olarak yaptığı bu saldırılar “insanlığa karşı işlenen suç” olarak kabul edilmektedir.

Bir fiilin insanlığa karşı işlenen suç sayılabilmesi için en önemli unsuru, fiilin “sivil bir nüfusa” yöneltilmiş olmasıdır.[7] Diğer bir ifade ile suçun mağdurunun “sivil nüfus” olması gerekmektedir. Bir diğer unsur ise saldırıların sistematik ve yaygın bir şekilde devam etmesidir. Son olarak da, bu fiillerin “bir devlet ya da organizasyonun izlediği politika” olarak gerçekleştirilmesidir. Tüm bu unsurlar göz önüne alındığında, İsrail, her Gazze harekâtı ve saldırısında, bir “devlet politikası” olarak “yaygın ve sistematik” bir şekilde sivil halkın öldürülmesine, yok edilmesine ve yurtlarından sürülmesine neden olmaktadır.[8] Sivil yerleşim bölgelerine saldırarak Gazze’nin altyapısını onarılamayacak şekilde tahrip eden İsrail, bölgedeki yaşam standartlarını da en aza indirgeyerek sivil halkın açlıktan kırılmasına neden olmak istemektedir.

Silahlı çatışmalarda sivil halkı korumaya yönelik olarak ortaya çıkan uluslararası insancıl hukukun ihlali, bireysel cezai sorumluluğu beraberinde getirmektedir. Ortaya çıkan bu suçları yargılamak ve cezalandırmak Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görevidir. İsrail’in Gazze’ye düzenlediği her eylem insanlığa karşı suç olmasına ve uluslararası insancıl hukuku ihlal etmesine rağmen İsrail’in cezasızlık hali devam etmektedir. Bu cezasızlık hali de halihazırda süren ve ileride de sürecek olan saldırganlığı ifade etmektedir. Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne üye olmayan İsrail’in bu saldırgan eylemlerine dair uluslararası toplumun bir an önce adil bir çözüm üretmesi gerekmektedir. Aksi takdirde İsrail’in hukuk tanımaz tavırlarıyla bölgede yol açtığı felaketler artarak devam edecektir.


[1] M. Yasin Aslan, ‟Savaş Hukukunun Temel Prensipleri”, TBB Dergisi, Sayı 79, 2008, s. 256.

[2] Zeki Mesud Akan, ‟1949 Cenevre Sözleşmeleri”, s. 40, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/248/2251.pdf

[3] Cenap Çakmak, Uluslararası Hukuk: Giriş, Teori ve Uygulama Bir Uluslararası İlişkiler Yaklaşımı, İstanbul: 2014, Ekin Yay., s. 222.

[4] http://sde.org.tr/tr/newsdetail/gazzedeki-insanlik-suclari-ve-israilin-cezasizligi-sorunu/3802

[5] Çakmak, s. 233.

[6] Çakmak, s. 229.

[7] Ezeli Azarkan, Uluslararası Hukukta İnsanlığa Karşı Suçlar, 2003, s. 288, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/281/2556.pdf

[8] Turgut Turhan, Uluslararası İnsancıl Hukuk ve İsrail’in Gazze Harekâtı,  İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi No:41, Ekim 2009, s: 161