Katar Krizinin Arka Planı

Katar Krizinin Arka Planı

07 Ağustos 2017

Dünyanın gündemine düşen ve belki de uzun bir zaman daha üzerinde konuşulacak olan Katar krizinin arka planını İHH Yönetim Kurulu Üyesi ve İnsani Diplomasi Koordinatörü İzzet Şahin ile konuştuk.

Körfez’de İran ile en çok Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ilişki içinde olduğu halde, nitekim suçlamalar arasında İran ile iş birliği de var, neden Katar hedef seçildi?

Kriz her ne kadar Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Mısır’ın başını çektiği koalisyonun Katar ablukasıyla patlamış gibi görünse de bu krizin çok daha derin boyutları var. İşin merkezinde elbette ki siyasi bir taraf ve siyasi faktörler bulunuyor. Kriz hem bu ülkelerin kendi iç siyasetleri ile hem de bölgesel siyasetle ilgili. Ancak burada özellikle küresel manada uluslararası büyük güçlerin Ortadoğu’daki nüfuzunun tezahürü olarak gördüğümüz faktörlerden de söz etmek gerekir. Yukarıda saydığımız ülkeler tarihsel olarak birbirleriyle akraba, aynı etnik yapının devamı, aynı mezheplerin mensupları olmalarının yanı sıra ideolojik olarak da birbirlerine çok yakınlar. Öte yandan Katar bu ülkelerden biraz daha farklı bir yapıya sahip.

Osmanlı Devleti’nin yönetimi altında olduğu dönemden beri Katar her zaman daha mütedeyyin ve daha millî bir duruş sergilemiştir. Millî derken özellikle halkıyla uyum içerisinde olan, halkıyla dokusu uyuşan bir karakterde olduğunu belirtmek isterim.

Krizi körükleyen etkenlerden biri, zalim dikta rejimlerine karşı halkaların özgürleşme talebi olarak ortaya çıkan ve Arap Baharı olarak adlandırılan halk hareketlerine, Katar’ın kendi televizyon kanalı Aljazeera üzerinden vermiş olduğu destektir. Katar yönetimi, halkların özgürlük taleplerini açık bir şekilde destekledi. Ayrıca Suriye savaşında ne rejim güçlerine ne DAEŞ’e ne de PYD’ye iltifat etti. Sadece halkın yanında yer aldı. Bu yaklaşım diğer ülkeleri kızdırdı. Zira onlar her ne kadar Esed’in gitmesini isteseler de halkın temsilcisi olan devrimcilerin güçlenmesini de istemiyorlar. Çünkü Suriye’dekine benzer şekilde kendi rejimlerinin de ileride kendi halkları tarafından hedef alınmasından korkuyorlar.

Öte yandan Katar, diplomatik olarak bölgedeki en etkili ülkelerden biri. Nüfus ve coğrafi alan bakımından küçük olmasına rağmen Katar’ın maddi gücünü diplomatik güçle birleştirip medya gücüyle pekiştirerek dünyada kendinden çokça söz ettiren bir ülke olması, kendilerini en merkezdeki siyasi otorite ve ekonomik güç olarak gören Suudi Arabistan, BAE ve Mısır’ı rahatsız etti. Aslında bir anlamda Katar’ın bu ülkeler tarafından kıskanıldığını söylemek yanlış olmaz.

Ayrıca diğer ülkeler elde ettikleri gelirleri Katar kadar etkin kullanamadılar. Katar petrolden elde ettiği geliri yabancı banklara yatırıp başkalarının refahını yükseltmek yerine, gelirlerini ülkesinin kalkınmasına harcayarak bölgenin kişi başına düşen millî geliri en yüksek ülkesi oldu. Mesela 2022 Olimpiyatları Katar’da yapılacak. Bunda hızlı kalkınmasının büyük etkisi var ve bu ciddi bir başarı. Ekonomik gücünü kendi halkına yatırım yaparak kullanması, diğer ülke halklarının bunu kendi ülkelerinin yöneticileriyle kıyaslamalarına ve itiraz etmelerine sebep oluyor. Bu da Katar’ın hedef alınmasındaki en önemli sebeplerden biri.

Katar’ın diplomatik ilişkilerini ağırlıklı olarak nerelerde görebiliyoruz?

Katar zaman zaman müstakil olarak zaman zaman da ABD, Avrupa ülkeleri ve Türkiye ile birlikte birçok kriz bölgesinde arabuluculuk yapıyor. Örneğin Filistin sorununda hem insani yardım sağlıyor hem de taraflar arasında arabuluculuk çalışmaları yürütüyor. Ayrıca Hamas’ın siyasi ofisine de ev sahipliği yapıyor. İhvan-ı Müslimin konusunda diğer ülkelerden farklı bir çizgide olup İhvan’ın diğer ülkelerdeki liderleriyle görüşüyor ve bu hareketin siyasi ve sosyal bir vakıa olduğunu, bunlara karşı düşmanlık yapmanın insani ve İslami olmadığını savunuyor. Ayrıca terör tasnifinde de Katar, Ortadoğu’daki söz konusu ülkelerle ve uluslararası güçlerle aynı düşüncede değil. Zira onlar hem İhvan’ı hem de Hamas’ı terörist olarak görüyor. Yine terörist olarak kabul edilen Taliban’ın Katar’da ofisi olması, Afganistan’da akan kanın durdurulması için gösterilen çabanın bir tezahürü. Katar bütün bunları gizli saklı değil, Batı’nın bilgisi dâhilinde, tarafların aralarını bulmak için yapıyor. Bu da ciddi bir başarıdır.

Katar’ın Türkiye ve İran ile ilişkileri nasıl?

Bugün halkın iradesinin yönetime yansıdığı siyasi-İslami bir hareket olarak Türkiye’deki AK Parti iktidarının hem bölgedeki diktatör rejimler ve yöneticileri tarafından tasvip edilmediğini hem de Avrupa, ABD gibi uluslararası güçlerin Türkiye’ye karşı olduklarını ve Türkiye’de rejimi hedef aldıklarını biliyoruz. Türkiye, gerek 15 Temmuz darbe girişimi sırasında ve sonrasında gerekse Suriye krizinde karşılaştığı problemlerde, ekonomik ve siyasi olarak Katar’ın desteğini gördü. Buna karşın uluslararası güçler, Katar’ın Türkiye’ye olan maddi ve manevi desteğini kurutmaya ve Türkiye’nin elini zayıflatmaya çalışıyor.

Katar’ın İran’la olan ilişkisine gelince, Katar İran konusunda Suudi Arabistan ve Bahreyn gibi sadece siyah-beyaz bir politika gütmüyor. İran’a karşı daha aklıselim bir tutum sergiliyor. Zaten İran’a karşı koyabilecek güçte bir ülke de değil. Hatta Körfez’in tamamını toplasanız İran’a karşı bir güç oluşturamazlar. Katar’a İran’la ilişkileri yüzünden bu kadar baskı yapılırken, BAE’nin ekonomik ilişki içinde olduğu ülkeler sıralamasında İran listenin üçüncü sırasında yer alıyor. Bundan dolayı Katar’ın İran’la ilişkileri sebebiyle eleştirilmesi kabul edilebilecek bir şey değil. Kaldı ki Katar artık buradaki varlığını sürdüremeyeceğini görmüş ve geri adım atmayarak onurlu bir duruş sergilemiştir.

Mübarek ramazan ayında hava, kara ve deniz sahası kapatılarak hiçbir gıda maddesinin ülkeye girişine izin verilmeyerek tıpkı Gazze’deki gibi bir ambargo ve ablukayla karşı karşıya bırakılan Katar, adeta Filistin’e verdiği destek sebebiyle cezalandırılmaya çalışılmıştır.

Katar ayrıca dünyanın çeşitli bölge ve ülkelerinde insani diplomasi ve insani yardım çalışmaları da yapıyor. Ancak bu süreçte Katar’daki bazı kuruluşlar, terör listesine alındıkları için güçleri bir hayli kırıldı. Bunu yapanların İsrail ve ABD ile iş birliği içinde hareket etmeleri ise dünya kamuoyunun dikkatinden kaçmamıştır.

Katar krizinde dış etkenler nelerdir?

ABD ekonomisi, özellikle 11 Eylül’den sonra birçok ülkeyi işgal etmesi ve maddi olarak kendisine birçok külfet getiren dış politika uygulamaları sebebiyle her gelen başkanın en çetin sınavlarından biri oluyor. Trump da göreve geldiğinde ilk iş olarak ülkenin yaşadığı maddi kayıpları bu duruma sebep olduğunu iddia ettiği Körfez ülkelerinden geri alacağını ilan etti. Bu konuda Suudi Arabistan’a karşı oynadıkları kart da işe yaradı. 11 Eylül saldırılarının arkasında Suudi Arabistan’ın olabileceğini söyleyip bankalardaki paralarının dondurulabileceğini ve/veya el konulabileceğini açıkladı. Bu gelişme üzerine Suudi Arabistan da -adeta Trump’ın beklentisine cevap vererek- bir çeşit rüşvet kabilinde ABD ile yüz milyonlarca dolarlık anlaşmalar yaparak gelebilecek baskıları önleme yoluna gitti. Zira Trump’ın ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a yapmasının gerçek sebebi ne Suudi Arabistan’ın politikalarını ne de rejimini sevmesi idi, sebep tamamıyla ekonomikti. Araplardan çatlak bir ses çıkmasını önlemek, eskiden beri devam edegelen bağlılığın sürmesini sağlamak ABD’nin bölgedeki politikalarının esasını oluşturuyor. Bunun için de Ortadoğu’da Müslümanları birbirine kırdırarak daha fazla taviz ve ayrıcalık kazanmayı düşünüyor. Çünkü ABD eğer Suudi Arabistan’ın yanında olursa Katar daha fazla taviz vermeye zorlanacak, Katar’ın yanında olursa bu defa da Suudi Arabistan daha fazla taviz vermek zorunda kalacak. Tabii ABD her iki ülkeyi de kendisine itaate zorlamak için, İran kartını kullanmaya da devam edecek görünüyor. Şu anda İran ile Beyrut arasında kara köprüsünün birkaç kilometrelik engelin dışında tamamen kurulduğunu görüyoruz. Dolayısıyla ABD bunu göstererek bölgedeki tüm ülkeleri kendine bağımlı hale getiriyor.

Krizde gizli rolü olan İsrail’in ve diğer tarafların bu krizden beklentileri nelerdir?

İsrail cephesinden bakıldığında Hamas bu krizle zayıflatılacak ve dışlanacak; Mısır açısından bakıldığında İhvan-ı Müslimin’in barınabileceği yer kalmamış olacak; BAE ve Suudi Arabistan tarafından bakıldığında dünyadaki siyasi İslami hareketlerin durdurulması ve kendi ideolojilerinin daha fazla zarar görmesi engellenebilecek.

Türkiye bu krizde Katar’ın arkasında olduğunu gösterdi. Sizce şu an durduğu nokta doğru bir yer midir? Türkiye geri adım atar mı?

Türkiye’nin bu durumda geri adım atmaması gerekir diye düşünüyorum. Türkiye’nin bölgedeki mevcut güç merkezleriyle ilişkileri pamuk ipliğine bağlı. Nitekim bazılarıyla ilişkisi hiç yok. Örneğin, Suriye ile diplomatik ve siyasi ilişkiler tamamıyla kopuk. Mısır ile darbe sonrasında koptu ve hâlâ düzelmedi. Suudi Arabistan Türkiye’yi de Katar benzeri bir ekonomik ambargoyla karşı karşıya getirmek için fırsat kolluyor. Bu sadece Türkiye’nin dışlanması ve izole edilmesini değil, birbirlerine güç veren Körfez ile Batı’nın da daha güçlü hareket edebilecekleri, Türkiye’nin aleyhine olabilecek politikaları uygulayabilecekleri (Kürdistan meselesi, güvenlik meselesi, Filistin davası gibi) bir alan da açmış oluyor. Ancak bugün Türkiye’nin ne arabuluculuk imkânı kaldı ne de desteklediği kesimlere desteğini sürdürebildi. Örneğin, Mısır konusunda sert bir söylemle hareket etti; Suriye konusunda da daha temkinli hareket etmesi gerektiği bir zamanda yine benzer bir tutum sergiledi; gerek rejimle ilişkilerinde gerek PYD’ye karşı olan politikasında ve Suriye’nin bölünmesi riski karşısında gerekse de Rusya krizi sırasında alınan bazı kararlar istenmedik durumlara yol açtı. Bu sebeplerden ötürü de benzer bir durumun yaşanmaması için Suudi Arabistan konusunda daha temkinli bir politika izleniyor.

Sürecin uzaması ve Türkiye’nin bu konuda sonuç alamayacağı bir tavır içerisine girmesi, ülkemizi bölgede daha da zor bir duruma düşürebilir. Ama biz ülke olarak hep mazlumun yanında olduk. Suudi Arabistan aynı zulme uğrasa onun da yanında oluruz. Bu süreçte Türkiye, siyasi beklentilerle dışarıda tamiri mümkün olmayacak söylemlerde bulunmaktan ziyade, var olan gücünü ve nüfuzunu kullanıp tarafları kardeş olmaları sebebiyle barıştırmanın yolunu sonuna kadar denemelidir. Bu problemlerin kaynağının iç meseleler olmadığını, dış kaynaklı olduğunu gösterip içeride birliği sağlayacak bir yol seçmelidir. Şu ana kadar kullanılan hassas dilin sonucunun bugün için alınmamış olması, benimsenen ihtiyatlı politikanın yanlış olduğunu göstermez. Daha önceki benzer krizlerin de aylarca sürdüğünü hatırlarsak şimdi biraz sabırlı olmak gerektiğini görürüz. Türkiye’nin orada bir askerî üssünün olması, gerçekten himayeye muhtaç olan Katar ve diğer bölge ülkeleri için önemli bir destektir. Bu olay çok önceden planlanmış bir şeydir. Ama daha önce de Kuveyt’in işgalinde yaşandığı gibi, Suriye’de fiilî olarak bulunmamamız sebebiyle kaybettiklerimiz göz önüne alındığında, Fırat Kalkanı ile birlikte elde ettiklerimizi, bu zamana kadar Halep dâhil kaybettiğimizi görüyoruz. Dolayısıyla Katar’ı da kaybetmemek için Türkiye’nin garantör olarak burada dik durması gerekiyor. Anlaşma yolu ile bu krizin çözülebileceğini düşünüyoruz. Aksi takdirde Katar birkaç saat içinde bölge güçleri tarafından teslim alınabilecek durumda bir ülke. Türkiye’nin buradaki varlığı hem Katar halkına bir minnet borcudur hem de diğer ülkelerin güvenlikleri ile alakalı olarak bölgede olduğunu söylemesi, sürecin doğru yürütüldüğünü göstermektedir.