Kenya’da Saldırılar ve Kimlik Sorunu

Kenya’da Saldırılar ve Kimlik Sorunu

10 Nisan 2015

Kenya’nın kuzeydoğusundaki Garissa Üniversitesi’ne düzenlenen ve çoğunluğu öğrenci olmak üzere 147 kişinin hayatını kaybettiği saldırı, ülkede büyük bir şok etkisi oluştururken, güvenlik sorunlarını bir kez daha gündeme getirdi. Komşu Somali’de halen devam eden iç savaşın en fazla hissedildiği yerlerden biri olan Kenya’da son yaşanan saldırı, aslında geçmişten bu yana meydana gelen asayiş olaylarının son halkası. Bu güvenlik sorunları kısmen Somali iç savaşı ile ilgili olmakla birlikte kısmen de ülkedeki yönetim tarzıyla alakalı. Burada Kenya’nın Müslümanlara ve özellikle de Somali kökenlilere karşı uyguladığı siyaset ve kimlik politikaları en ciddi risk alanlarından birini oluşturmakta.

Kenya’da yerleşik 41 kabileden biri olan ve ülke nüfusunun %5’ini oluşturan Somali halkı, yoğun olarak ülkenin kuzeydoğusunda (North Eastern Province-NEP) yaşıyor. 1925 yılına kadar Somali’nin bir parçası olan NEP, 1. Dünya Savaşı’nda İtilaf Devletleri arasına katıldığı için sömürgecisi olan İngiliz hükümeti tarafından ödül olarak İtalya’ya bırakılmıştır. 2. Dünya Savaşı sonrasında ise, ülke özerk bir yapı olarak İngiltere tarafından (Northern Frontier District-NFD) diğer bölgelerden ayrı yönetilmiştir.

İngiltere, Haziran 1960’ta Kuzey Somali’nin (İngiliz Somalisi) bağımsızlığı ile ilgili yürütülen müzakereler sırasında NFD de dâhil olmak üzere tüm Somali topraklarının birleştirileceğini ve bir bütün olarak ülkeye bağımsızlığının verileceğini açıklamıştır. Bu açıklama sonrası bir referandum yapılmış ve bölgede yaşayan halk Somali’ye tekrar bağlanma yönünde karar vermiştir. Ancak referandum sonucuna rağmen Kenya’nın ilk cumhurbaşkanı olan Jomo Kenyatta ve İngiltere, gizli bir anlaşma yaparak 1963 yılında NFD’yi Kenya’ya bağlamıştır.

1963-1967 yılları arasında bölge halkı ayaklanarak Kenya devletine bağlanılması kararına karşı çıkmış ve vur-kaç yöntemiyle güvenlik güçlerine saldırılar düzenlemeye başlamıştır. Kenya hükümeti, İngiliz askerleriyle birlikte bu ayaklanmayı bastırarak bölgede sıkıyönetim ilan etmiş ve ülkede İngilizlerin uyguladığına benzer zulümler gerçekleştirerek insanları belli sayılarda 14 köye göç etmeye zorlamıştır. Uygulanan sıkıyönetim gereği, şüpheliler 56 güne kadar gözaltında tutulmuş, ayrıca ayaklanmayla bağlantılı olduklarından şüphelenilenlerin mallarına da el konulmuştur. Bu dönemde güvenlik güçlerine öldürme yetkisi verilmesi ise çok sayıda keyfî muameleye yol açmıştır.

Kenya devleti söz konusu uygulamalarını Etiyopya devleti ile istişare içinde gerçekleştirmiştir. Çünkü Kenyalı Somaliler, Somali de dâhil olmak üzere bu üç devletin sınırlarının buluştuğu noktada yaşamaktadır. Ayrıca Etiyopya’nın Somali bölgesi 1903 yılında İngilizler tarafından Etiyopya’ya hibe olarak verildiğinde benzer bir ayaklanmanın Etiyopyalı Somaliler tarafından başlatılmasından da endişe edilmiştir.

Nitekim Somali yönetimi Kenya hükümetinin uygulamalarından dolayı bu ülkeye savaş açmıştır. 1963 yılında Somali, Sovyetler Birliği’nden 32 milyon dolarlık silah alımı anlaşması yapmış olsa da İngilizlerin gözdağı vermesi sonucunda bundan vazgeçmiştir. Ancak bölge halkının ayaklanmasına yardım etmekten de geri durmamıştır. 1967 yılında Zambiya cumhurbaşkanın araya girmesi ve yapılan Arusha Antlaşması’yla iki ülke arasındaki husumet dinmiş, Kenya yönetimi de bölgedeki sıkıyönetim uygulamasını söz konusu dönem için sona erdirmiştir.

1980 yılında dört devlet memurunun Garisa şehrinde kimliği belirsiz kişiler tarafından öldürülmesi üzerine Kenya hükümeti toplu cezalandırmaya gitmiş ve şehrin tamamı Kenya silahlı kuvvetleri tarafından kontrol altına alınarak şehir halkı okullarda toplanmıştır. İnsanlara beş gün boyunca su ve yiyecek verilmemiş, beşinci gün sonunda ölü sayısı 3.000’i geçerken binlerce kadına da tecavüz edilmiştir. Ölenlerin cesetleri Tana Nehri’ne atılmış, fakat hükümet bu yaşananları inkâr ederek yalanlamıştır.

Benzer bir katliam 1984 yılında Wajir şehrinde gerçekleştirilmiştir. Kenya’da sık sık otlatma alanlarının paylaşımından kaynaklanan anlaşmazlıklar yaşanmaktadır. 1984 yılında da bu sebepten çıkan çatışmaların artması üzerine devlet tek taraflı bir çözüme giderek tamamı Müslüman olan Degodia (Somali kökenli kabile) kabilesini şehre 10 km mesafede olan bir alanda toplamıştır. Kenya yönetimi tarafından yine bir toplu cezalandırmaya gidilmiş ve bu dönemde de 5.000’den fazla insan öldürülmüş, kadınlara aileleri ve kocaları önünde tecavüz edilmiştir (neredeyse tecavüze uğramamış tek bir kadın kalmamıştır). Ancak bu olayların ardından yapılan resmî açıklamalarda, Wajir’de çıkan karışıklıkta sadece 57 kişinin öldüğü bildirilmiştir.

Sonraki süreçte hem 1980 hem de 1984 yılında yaşanan katliamlardan kurtulanlar 2008’de kurulan “Gerçeği Araştırma ve Adalet Komisyonu”nda tanık sıfatıyla ifade vermiştir. Komisyon, bu saldırıları “katliam” olarak nitelendirmiş, devlete de özür ve mağdurlar için bir anıt yapılması önerilmiştir.

Bugün bakıldığında bölge halkı için değişen pek bir şey olmadığı görülmektedir. Halkın %60’ı halen bir kimlik belgesine bile sahip değildir. Özellikle Somali iç savaşı ve dolayısıyla oluşan göçün buna engel olduğu ifade edilmektedir. Sonuç olarak bölge halkı halen daha Kenya vatandaşı olamamıştır.

Buradaki halk ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz kalmaktadır. Bu da durumu fırsat bilen güvenlik güçleri için ayrı bir gelir kapısı olmuştur. Sadece söz konusu bölge değil, başkent Nairobi’de yaşayan Kenyalı Somaliler de ikinci sınıf vatandaş muamelesine maruz kalmaktadır. Ülkede yolsuzluğun yaygın olması ve güvenlikle ilgili diğer sorunlar bu durumu daha da kötüleştirmiştir. Kenya devleti ne kimlik ne eğitim ne de iş imkânı tanıdığı Somalili gençlere dışlayıcı ve baskıcı bir politika uygularken; ülkede faaliyet gösteren Şebab ise Kenya hükümetinin değişmeyen politikaları sebebiyle insanların kendisine katıldığını ileri sürmektedir. Tahminlere göre örgütte 4.000’e yakın Kenyalı bulunmaktadır. Etiyopya ile 1.600, Kenya ile 600 km.lik sınırı olan Somali’de faaliyet gösteren örgüt, Kenya’da son derece aktiftir.

Ekim 2011’de, Kenya’da birkaç içkili mekâna düzenlenen saldırı sonrasında, hükümet “Ulusu Kurtarma” adlı bir operasyon başlatarak Somali topraklarını işgal etmiştir. Bu operasyonun amacı Şebab’ı Somali’den temizlemektir. Ancak özellikle Kenya-Somali sınırında yaşayan halk, hem Kenya güvenlik birimlerinin hem de Şebab’ın saldırılarına maruz kalmaktadır.

Artan saldırılara çözüm bulabilmek için Kenya hükümeti yeni bir toplu cezalandırmaya gitmiş ve Nisan 2014’te başkent Nairobi’de âdeta cadı avı başlatarak hiçbir ayrım yapmaksızın hem Kenya asıllı Somalilileri hem de iç savaştan dolayı göç eden Somalilileri sokaklardan ve evlerinden alarak Kasarini Stadyumu’nda toplamıştır. Toplama esnasında güvenlik güçleri evlerdeki eşyaları gasp etmiş, tutuklanan şahısların eşyalarına el koymuştur. Bu hukuksuz uygulamalar ülkedeki Müslümanlar arasında büyük bir endişeye sebep olmuştur. Özellikle Somali kökenli Kenyalılar bu duruma tepki göstermiştir.

Eylül 2013’te Nairobi şehrinde bir alışveriş merkezine saldırı düzenlenmiş, saldırıda 67 kişi ölürken 175 kişi de yararlanmıştır. 22 Kasım ve 2 Aralık 2014 tarihlerinde düzenlenen saldırılarda ise toplam 92 kişi hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla Kenya’nın Somali’yi işgali ülkeyi daha da güvensiz bir hale getirmiştir.

Bununla birlikte örneğin Haziran 2014’te Lamu kentinde 60 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırının sorumlusu olarak Şebab’ı gösteren güvenlik güçlerine karşın cumhurbaşkanı Kenyatta saldırının ardında bazı politikacıların olduğunu açıklamıştır. Bu da ülkedeki her saldırının arkasında Şebab’ın olmadığını göstermektedir.

Doğu Afrika toplumları İslam’la 6. yüzyılda tanışmıştır. Kıyı bölgeleri ve 1850’li yıllara kadar Müslümanlar tarafından yönetilen Kenya, İngiliz sömürge idaresi altına girdikten sonra büyük ölçüde Hristiyanlaştırılmıştır. Oysaki sömürge dönemine kadar Müslümanlık Kenya’daki en yaygın dinlerden biri olmuştur. Bugün ise ülke nüfusunun %25’i Müslüman’dır. Yaklaşık 15 asır sonra Kenyalı Müslümanlar ülkede bir kimlik sorunu yaşamaya başlamıştır.

Afrika’daki “terörizmle mücadele savaşları” 1998 yılında ABD’nin Nairobi ve Darüsselam şehirlerindeki büyükelçiliklerine üç dakika ara ile yapılan saldırılardan sonra başlamıştır. Saldırılarda 100’den fazla kişi ölürken en az 1.500 kişi de yaralanmıştır. Bu saldırılarla birlikte terörle tanışan Kenya’da Müslümanlar hedef haline gelmiştir. ABD, İngiltere ve İsrail istihbaratları ülkedeki faaliyetlerini daha da arttırmıştır.

2003 yılından sonra Kenya’da siyasi anlamda belirsiz bir ortam oluşmuştur. Bu belirsizlik 2007-2008 yılındaki seçimlerde daha da belirgin bir şekilde kendini göstermiştir. Seçimlerin ardından hem iktidar hem de muhalefet partileri zaferlerini ilan etmiş, oluşan kaos ortamı çatışmalara neden olmuştur. Olaylarda en az 1.200 kişi ölürken 600.000 kişi de yerinden edilmiştir. Bu süreçte özellikle ülkenin en büyük iki kabilesi olan Kalenjin ve Kikuyu arasında ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Zira söz konusu iki kabile, ülkedeki siyaseti ve siyasi partileri şekillendiren kabilelerdir. Bu kabileler arasındaki husumet ve rekabet, sömürgecilik dönemine dayanmaktadır. Kikuyu sömürgeciliğe karşı savaşırken, Kalenjin daha ılımlı ve İngiliz hükümetine yakın bir politika izlemiştir.

Bu durum Müslümanları devletin gündemi dışında tutmuştur. Çünkü devlet zaten ülkede oluşan iç karışıklığı çözmede yetersiz kalmaktadır. 2008 yılında barış anlaşması imzalanmış ve bir koalisyon hükümeti kurulmuştur. Ülkedeki kriz bu yolla çözülmüş olsa da o dönemde yaşanan şiddet olaylarının arkasında olmakla suçlanan ülkenin şu anki cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta ve yardımcısı William Ruto, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Kenyatta beraat ederken yardımcısının davası halen sürmektedir.

İnsan hakları karnesi çok zayıf olan Kenya ile ilgili olarak IMLU adlı insan hakları örgütü, 2009-2013 yılları arasında ülkede güvenlik güçleri ile istihbarat birimleri tarafından 1.873 kişinin öldürüldüğünü açıklamıştır. İnfazların %60’ı herhangi bir soruşturma yapılmaksızın örtbas edilmiştir. Bu da yetmezmiş gibi bir de mağdurları suçlamak için sahte deliller üretilmektedir.

Kenya’daki Müslümanlar 2011 yılında ülkenin Somali tarafından işgali ile birlikte baskı görmeye başlamış ve son üç yılda 30 Kenyalı âlim infaz edilmiştir. Söz konusu infazlar istihbarat birimleri, terörle mücadele polis birimi, İngiltere ve İsrail’in eğittiği ve donattığı ölüm timleri tarafından yapılmıştır. Al-Jazeera’nın Aralık 2014’te yayınladığı bir belgeselde bu durum kanıtlarıyla ortaya konmuştur. Kenya yönetimi ise, gerçekleri araştırmak yerine basına sansür niteliğinde bir kanun çıkartarak gazeteciliği cezalandırmıştır. Bu kanunla özellikle araştırmacı gazeteciliğin önü tamamen kapatılmıştır.

Bu âlimlerin infaz edilmesindeki amacın, Müslüman gençleri provoke etmek olduğu anlaşılmaktadır. Böylece ülkedeki Müslümanları ve Kenyalı Somalileri kolay bir şekilde Somali’ye sınır dışı etmek mümkün olacaktır. Ayrıca bu sayede ülkedeki yolsuzluk olayları da gündem dışı kalabilecektir. Yine ülkedeki politikacılar bu durumu bahane ederek Batılı devletlerden kaynak bulmayı amaçlamaktadır. Zira Kenya, Nijerya ile birlikte Afrika’da yolsuzlukların en fazla olduğu ülkedir.