Küba’da Din Rüzgârları…

Küba’da Din Rüzgârları…

07 Mart 2016

Küçük ve tropikal bir ada ülkesi olan Küba, her zaman dünya gündemine bir şekilde dâhil olmayı başaran ilgi çekici bir ülke. Özellikle popüler bir turizm destinasyonu olma özelliğini hiç yitirmedi. Bilakis son aylarda ülkenin ABD ile girdiği bahar atmosferi dolayısıyla ülkenin bir daha eski otantik halini bulamayacaklarından endişelenen gezginler ve zenginler, rotalarını radikal ve aceleci bir kararla Havana’ya çevirdi. Ülkede değişim gözle görünür ölçekte olmadığı için, yalnızca yıllardır orada yaşayanlar tarafından fark edilebiliyor. Yani hâlâ Küba’ya ikinci kez giden bir turist için, “eskiden buralar şöyleydi, böyleydi” diyebileceği maddi anlamda pek bir değişiklik yok.

Ama bizim ülkede bulunduğumuz 2015 yılı Eylül ayı sonlarında başkent Havana’da bir olağanüstülülük gözlerden kaçmıyordu. Zira başınızı ne yana çevirseniz Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis’in dev fotoğraflarından oluşan afişler görülmekteydi. Afişler gururla:“Bienvenido Papa Francisco” (Hoş geldin Papa Francis) demekteydi. Zira bizim ülkeye varışımızdan yalnızca bir gün önce Papa buradaydı ve Havana’nın ünlü Devrim Meydanı’nda yüz binlerce kişinin katıldığı bir açık hava ayinine liderlik etmişti. Devrim Meydanı’nda yaptığı konuşma ise ayinden çok daha ilginçti. Papa, “ideolojilerden ve egoizmden arınmış bir hizmet” talebinde bulunuyordu kalabalıklardan. Oysa hemen arkasındaki İçişleri Bakanlığı’nın duvarında demirden devasa bir silüeti ve başında kızıl yıldızlı kasketiyle Che Guevara: “Hasta la victoria siempre” demeye devam ediyordu: “Zafere kadar daima!” Papa’nın ertesi günü meydana geldiğimizde bir gün önceki mahşerî kalabalığa inat bomboş bir meydan karşıladı bizi. Papa’nın konuşma yaptığı platformu sökmekte olan görevliler ve kaldırılmayı bekleyen canlı yayın sistemleri ile ilgilenen birkaç kişi dışında kimse yoktu. Che Guevara ise hâlâ meydanı terk etmemiş, daimi bir zafer yolculuğundan bahsetmekten vazgeçmemişti. Ama Küba kaçınılmaz bir dönüşüm yolculuğuna çoktan yelken açmışa benziyordu.

Bu değişimi simgeleyen şeyse Papa’nın (ve hemen ardından bizim) ülkeyi ziyaretimizden yalnızca bir ay önce Havana’da açılan ABD Büyükelçiliği idi. 54 yıldır ABD bayrağının dalgalanmasının yasak olduğu ülkede bir aydan bu yana bu yasak kalkmış ve büyükelçilik, önündeki direğe çekilen ABD bayrağıyla birlikte faaliyete başlamış durumdaydı. Üstelik bayrağın göndere çekilme töreninde 70 yıl sonra ilk kez bu topraklara ayak basmış olan ABD Dışişleri Bakanı (John Kerry) da hazır bulunmuştu.

Küba’nın ABD ile ilişkileri düzeltmesi ve siyasi olarak dışa açılması aslında kaçınılmaz bir durumdu. Fidel’den sonra görevi devralan kardeş Raul Castro’nun daha cesur adımlar atması da beklenen bir gelişmeydi. Nitekim 2014 sonundan itibaren başlayan karşılıklı diplomatik temaslar bir yılı geride bırakmadan Washington ve Havana’daki büyükelçilikler tekrar açılmış durumdaydı. Fakat bu noktada basına abartılı bir şekilde yansıyan fevkalade iyimser tablonun çok da gerçekçi olmadığını ve bu diyalogun somut meyvelerinin hızla boy vermesinin pek mümkün olmadığını belirtmeliyiz. Zira Kübalılar devrim ilkelerinden kolay kolay taviz verecek gibi görünmüyorlar. Bunu Raul Castro her fırsatta dile getiriyor ve aslında temelde ağabeyinden çok da farklı olmadığını ispat ediyor. Ne de olsa ağabeyi Fidel’i Che Guevara ile tanıştıran da kendisi. Böylesi bir devrimcinin akşamdan sabaha tepeden tırnağa bir liberal demokrat kesilmesi pek olası değil.

Bütün bu siyasi hesaplar bir yana bizi ve yazı konumuzu asıl ilgilendirense Küba’da bir fırtına halinde esen din rüzgârları. Komünizmin son kalesi Küba, baş döndürücü hızda bir “uhrevî” atmosfere girmiş bulunuyor. Arjantinli Papa Francis her fırsatta Latin Amerika’ya seyahatler düzenlemesiyle biliniyor. Ama Küba’ya özel bir önem verdiği aşikâr. Eylül 2015’teki ziyaretinden yaklaşık beş ay sonra (12 Şubat 2016) tekrar Küba’ya gelen Francis’in bu kez bir de “misafiri” bulunuyordu: Rus Ortodoks Kilisesi Patriği Kirill. Komünist devrimin başkenti Havana, 1054 yılından bu yana bir araya gelmeyen Papa ile Patrik’in buluşma mekânı olmuştu. Küba’nın ABD ile girdiği yumuşama sürecini, Hıristiyan dünyası için sembolik değeri yüksek olan böyle bir buluşmanın takip etmesi kuşkusuz gözlerden kaçmayacak derecede manidar.

Papa’nın Latin Amerika kökenli olması ve İspanyolca konuşması Latin Amerika’nın ABD öncülüğündeki Batı dünyası ile ilişkilerini geliştirmeye katkıda bulunur mu? Bunu zaman gösterecek. Ama en azından Küba özelinde Papa’nın elinden geleni sergileyeceği anlaşılıyor. Kuşkusuz buna yalnızca siyasi bir entegrasyonu kolaylaştırıcılık girişimi olarak da bakılmamalı. 1959’daki devrimden sonra ülkede dinî mabetler kapatılmış ve yüzden fazla Katolik din adamı da sürgüne gönderilmişti. Bunun yanı sıra Kilise’nin mülklerine ve okullarına el konulmuştu. 1998 yılında Papa II. Jean Paul’un Küba’yı ziyaret etmesiyle Vatikan ile Küba arasındaki ilişkiler tekrar başlamıştı.

Küba’nın geçtiğimiz yıl dinî mabetlerin yeniden inşa edilmesine izin vereceğini ve ilk mabedin bir kilise olacağını duyurmasının ardından ABD kilise inşaatını finanse edeceğini açıklamıştı. Cami ve sinagog inşasının da yolda olduğuna dair haberler duyulmaya başlamıştı. Cami inşası için Suudi Arabistan girişimde bulunmuş, izin verilmesi halinde projeyi finanse edeceğini bildirmişti. Aynı şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Şubat 2015’te Küba’yı ziyaretinde Türkiye olarak Küba’ya iki adet cami inşa etmeye hazır olduklarını ifade etmişti. Kübalı yetkililerinse Türkiye’den çok Suudi Arabistan’ın önerisine sıcak baktıkları biliniyor. Gerekçe olarak ise İslam’ın Arabistan topraklarından ortaya çıktığını ve cami yapılacaksa bunu Suudi Arabistan’ın yapmasının daha uygun olacağını ileri sürüyorlar.

Eylül 2015’teki ziyaretimizde ülkedeki Müslümanların lideri Yahya Pedro’dan cami meselesi ile ilgili bilgi aldık. Konunun Kübalı yetkililerce sürüncemeye bırakıldığı ve öngörülebilir bir takvimin söz konusu olmadığı anlaşılıyordu. Fakat Havana’nın turistik merkezi olan Eski Havana bölgesinde tarihî bir binanın mescide dönüştürüldüğünü görünce hayli sevindik. 2015’in Ramazan ayında açılan mescid, eskiden araba müzesi olarak kullanılan son derece estetik bir mimariye sahip bir mekâna sahip. Üstelik hayli geniş, orta büyüklükte bir cami kadar var esasında. 500 ila 700 kişinin namaz kılabileceği bir durumda. Erkekler için olduğu kadar kadınlar için de yer ayrılmış durumda. Anlaşılan Küba devleti cami yapılana kadar burayı tahsis etmiş Müslümanlara. Fakat açıkçası hiç cami yapılmasa bile şimdilik Havana’daki Müslümanların mabed ihtiyacını karşılar nitelikte. Doğrusu komünist Küba’nın bu âlicenaplığı ve mescidin son derece iyi durumda olması karşısında şaşkınlığımızı gizleyemedik. Ülkedeki Müslümanların ve İslam’ın geleceği açısından son derece umut verici bir gelişme.

Küba bir yandan ABD ile bahar havası yaşarken, bir yandan da din kurumuyla barışmanın yollarını arıyor. Arjantinli Papa’nın gayretkeşliği de eklenince, Hıristiyan dünyasının bu kendisinden bir müddet uzakta kalmış üyesini tekrar bağrına basması zor olmayacağa benziyor. Soğuk Savaş atmosferi Ortadoğu’da yeniden hortlarken Küba’da küllenmişe benziyor. Zira Katolik dünyasının liderinin Rus Patriği’ni ABD ile yakınlaşma içine giren Havana’da ağırlamasının başkaca izahı bulunmuyor. ABD ve Rusya, Suriye ve Ortadoğu üzerine anlaşmalar yaparken hiç kuşkusuz yalnızca tek bir bölgeye göre hesap yapmıyor. ABD’nin bir süredir önceliğini Ortadoğu’dan başka bölgelere kaydırmasına paralel bir siyaseti, Rusya’nın önceliğini başka bölgelerden Ortadoğu’ya yöneltmesi olarak da okuyabiliriz belki.

Her hâlükârda Küba’da esen din rüzgârları ülkedeki Müslümanlar için de olumlu gelişmelere yol açıyor.