Küresel Adaletsizlik, Dünya Yoksulluk ve Eşitsizlik Raporu

28 Ekim 2016

Giriş

En zengin 62 kişinin dünyanın %50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanla eşit mal varlığına sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz. En zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülke gelirinin tam 46 katı daha fazla. Küresel adaletsizliğin bu kadar rahatsız edici boyutlarda olması ve servetin bu kadar adaletsiz paylaşımı, yoksulluk gibi ciddi sosyal problemlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durumun daha iyi anlaşılabilmesi adına bu çalışmada, eşitsizliğin hangi sebeplerden kaynaklandığı, sonuçlarının ne olduğu ve önümüzdeki yıllarda daha vahim bir tablonun ortaya çıkmaması için neler yapılması gerektiği ele alınacaktır.

Bu bağlamda, raporun ilk kısmında yoksulluk ve eşitsizlik kavramlarına değinilecektir. İkinci kısmında Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler (BM) gibi uluslararası resmî kurumların yayınladıkları veriler incelenecektir. Sonrasında yoksulluk ve eşitsizliğin ortaya çıkmasının nedenleri ele alınacak olup, son kısımda uluslararası literatürde bu sorunların aşılması için önerilen uygulamalar dikkatlere sunulacaktır.

Yoksulluk ve Eşitsizlik Kavramları

Ülkelerin farklı gelişmişlik seviyelerinde bulunmaları ve farklı tüketim kültürlerine sahip olmaları gibi sebeplerden dolayı yoksulluk kavramı hakkında literatürde çeşitli tanımlar bulunmaktadır.

Yapılan tanımlamalar arasında “mutlak yoksulluk”, “göreli yoksulluk”, “insani yoksulluk” gibi türler mevcuttur. Mutlak yoksulluk; hane halkının veya bireyin asgari yaşam düzeyini sürdürebilmesi adına gerekli, yalnızca en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi durumudur. Bu denli yoksul kişilere dışarıdan yardım edilmediği takdirde bu kişiler ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bundan dolayı bu kişiler birinci dereceden yardıma muhtaç insanlar olarak algılanmalıdır. Mutlak yoksulluk sınırı; ülkeler, bölgeler, toplumlar arasında farklı seviyelerde olabilir. Ancak bu farklılıklara rağmen uluslararası anlamda kabul edilmiş yoksulluk sınırları da yok değildir. Örneğin, Dünya Bankası’na göre günlük 1,9 ABD doları (yaklaşık 5 TL) altında gelir elde eden insanlar açlık sınırı altında yaşarken, günlük 3,1 ABD doları (yaklaşık 9 TL) altında gelire sahip olanlar da yoksulluk sınırı altında bir yaşam sürmektedir.

Göreli yoksullar; temel ihtiyaçlarını karşılayabilmelerine rağmen kişisel kaynaklarının yetersizliğinden dolayı bulundukları toplumun genel refah düzeyinin altında yaşayan ve topluma sosyal açıdan katılmaları engellenmiş kimselerdir. İnsani yoksulluk kavramı ise ilk olarak BM Kalkınma Programı’nın (UNDP) 1997 yılında yayımladığı İnsani Gelişme Raporu’nda ortaya atılmıştır. UNDP’ye göre insani yoksulluk, gelir yoksulluğu ile ilişkili olmasına rağmen ondan farklıdır. Gelir yoksulluğu için yapılan ölçümler sadece mutlak gelir üzerine odaklanırken, “insani yoksulluk” kavramı, okur-yazarlık, yetersiz beslenme, ana-çocuk sağlığının yetersizliği gibi temel insani yeteneklerden yoksun olmak olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda aynı raporda insani yoksulluğu ölçmek amaçlı “İnsani Yoksulluk Endeksi” geliştirilmiştir (Taş ve Özcan, 2012: 424-425).

Son 50 yıldır refah seviyesi sürekli artan dünyamızda yoksulluğun halen ciddi bir sorun teşkil etmesi, büyümeden elde edilen kârların toplumlar arasında adaletsiz bir şekilde paylaşılması sebebiyledir. Kısacası yoksulluk bu gelir eşitsizliğinden kaynaklanmaktadır. Gelir eşitsizliği, -hane halkı veya bireysel olarak- gelirin ekonomiye katılanlar arasında adil olmayan bir şekilde paylaştırılmasıdır. Söz konusu eşitsizlik, genellikle bir ülke yurttaşları arasındaki farklılıklara işaret etmekle birlikte küresel veya bölgesel boyutlarda da ifade edilebilmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, eşitsizlik ve yoksulluk arasında fark olduğudur. Eşitsizlik insanların yaşam standartları arasındaki farkları ortaya koyarken, yoksulluk, hayatlarını insanca koşulların altında yaşamak zorunda kalanları göstermektedir (Ar, 2015: 189).

"En zengin 62 kişinin dünyanın %50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanla eşit mal varlığına sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz. En zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülke gelirinin tam 46 katı daha fazla."

Eşitsizlik sadece gelirin adaletsiz paylaştırılmasından ibaret değildir. Servetin adaletsiz paylaştırılması, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişim imkânlarındaki farklılıklar; bölgelere, dinlere ve ırklara göre yapılan ayrımcılıklar da eşitsizlik kavramının bileşenlerini oluşturmaktadır.

Bireyler veya gruplar arasında meydana gelen eşitsizlik tek başına bir sorun olmayıp, ekonomik ve sosyal hayatta da zincirleme etkilere yol açabilmektedir. Örneğin, gelir eşitsizliğinin yüksek olduğu bir ekonomide büyümeden elde edilen kârlar genellikle toplumun üst tabakaları arasında paylaşıldığı için toplumdaki yoksulluk azalmamaktadır. Aynı zamanda eşitsizlik, suç oranlarının artmasına, sosyal çalkantıların ve şiddetin tırmanmasına da neden olabilmektedir. Bu tür olaylardaki artış ve yoksulluğun azalmaması, ekonomik büyüme oranlarını da negatif yönde etkilemektedir. Şöyle ki, sosyal çalkantılar yatırımcılar gözünde bir risk olarak değerlendirildiğinden yatırımlarda azalmaya sebep olmaktadır. Bu da beraberinde ekonomik daralmayı getirmektedir.

Sosyal ve ekonomik sorunlar dışında, zengin ve fakirler arasındaki gelir farkının son yıllarda katlanarak artması, ahlaki açıdan da kabul edilemez boyutlarda olduğu için, eşitsizlik konusu dünyanın geleceği açısından büyük önem arz etmektedir. Zira, eşitsizliğin daha az olduğu bir ortamda, politika uygulayıcılar daha rahat kararlar alabilmekte ve uygulanan politikalar daha etkili olabilmektedir.

Yoksulluğun Seyri

İnsanların bir kısmının yaşam standartları gün geçtikçe iyileşirken, bir kısmı ise içecek su bulmakta bile zorlanmaktadır. İvedilikle çözülmesi gereken bu adaletsiz duruma dair tarihsel sürece bakıldığında bazı değerlerde iyileşme yaşandığı gözlemlense bile gerçekler oldukça farklıdır. Örneğin Dünya Bankası tarafından yayımlanan yoksulluk göstergelerinde verilen bir iyileşme değerine göre, günlük 1,9 ABD dolarının altında gelir elde eden insanlar açlık sınırı altında yaşamaktadır. Tablo 1’de görüldüğü üzere açlık sınırında yaşayan insanların sayısı bölgelerin çoğunda sürekli azalmıştır. En fazla azalma da Çin’in dâhil olduğu Doğu Asya & Pasifik ve Hindistan’ın içinde bulunduğu Güney Asya bölgelerinde meydana gelmiştir.

Yukarıdaki tablodan anlaşıldığı üzere, 1990’lı yılların başında dünya genelinde açlık sınırı altında yaşayan 1,9 milyar insanın %80’i Doğu Asya & Pasifik ve Güney Asya’da bulunmaktadır. Bu iki bölgede yer alan Çin ve Hindistan ekonomilerinin 90’lı yıllardan itibaren yüksek oranda büyümelerine paralel bir şekilde buralardaki yoksul oranları da azalmıştır. Yoksulluk denince akla gelen ilk bölge olan Afrika’da ise 1990 yılında 287,6 milyon insan açlık sınırı altında yaşarken, 2015 yılında açlık sınırı altındaki insan sayısının 347,1 milyona yükseldiği görülmektedir. Bu rakam 2015 yılında dünyada açlık sınırı altında yaşayan insanların %50’sinin Sahra Altı Afrika’da olduğu anlamına gelmektedir.

Tabloda dikkat çeken bir başka veri de açlık sınırı altında yaşayanların sayısındaki azalmanın 2000’li yıllarda daha yüksek seviyede meydana gelmiş olduğudur. Bunun ardındaki en büyük nedenlerden biri, 2000 yılında BM’nin organize etmiş olduğu Binyıl Zirvesi’nde bir araya gelen dünya liderlerinin “Binyılın Kalkınma Deklarasyonu” (Millenium Development Declaration) metnini imzalamış olmalarıdır. Söz konusu deklarasyonun en önemli bölümü, dünya genelinde 2015 yılına kadar yoksulluk ve açlığın dikkate değer bir oranda azaltılması hedefini içinde bulunduran “Binyılın Kalkınma Hedefleri” (Millenium Development Goals) bölümüdür.

Açlık sınırı altında yaşayan insanların hangi bölgelerde yaşadığını daha iyi resmeden Grafik 1’de görüldüğü üzere, 1,9 dolar altında gelir elde eden insanların %95’i Doğu Asya & Pasifik, Güney Asya ve Sahra Altı Afrika’da yaşamaktadır. 1990’lı yıllarda bu üç bölge arasında açlık sınırı altında yaşayan insan sayısının en fazla olduğu yer Doğu Asya & Pasifik iken, takip eden süre zarfında bu bölgedeki oranlarda sürekli bir azalma meydana geldiği gözlenmektedir. 2015 yılında, burada diğer iki bölgeye kıyasla çok daha düşük sayıda aç insan olduğu görülmektedir. Tam tersi durum ise Sahra Altı Afrika için söz konusudur. Şöyle ki, 1990 yılında dünya genelinde açlık sınırı altında yaşayanların %15’i bu bölgede bulunurken, 2015 yılında her iki aç insandan birinin Sahra Altı Afrika’da yaşadığı anlaşılmaktadır.

Yoksulluk oranlarını ülkelerin gelişmişlik seviyelerine göre veren başka bir çalışmada da gelişmekte olan ülkelerin yoksulluk oranlarında 2000 yılından itibaren azalma meydana geldiği, ancak gelişmiş ülkelerde bu oranın arttığı sonucuna varılmıştır (IMF, 2015: 15). Ülkeler açısından değerlendirildiğinde en yüksek yoksulluk oranları sırasıyla Madagaskar, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Malavi, Mozambik gibi Sahra Altı Afrika ülkelerinde gözlemlenmektedir. Yoksulluğun toplam nüfusa oranlarının verildiği haritada da görülebileceği üzere, yoksulluk oranlarının en yüksek olduğu ülkeler genellikle denize kıyısı olmayan Afrika ülkeleridir. Bu ülkelerin bir diğer ortak özelliği de bulundukları Sahra Altı Afrika bölgesinin küresel iklim değişikliğinden en fazla etkilenen bölgelerin başında gelmesidir. Oysaki bu bölge küresel iklim değişikliğine sadece %10 civarında etki etmektedir (OXFAM, 2016: 4).

Günde 1,90 $ Altında Gelir Elde Eden Nüfusun Toplam Nüfusa Oranı (%) * Kaynak: Dünya Bankası

Yoksulluk oranlarının gelecek yıllarda nasıl bir seyir izleyeceğine dair Dünya Bankası’nın yaptığı araştırmanın sonuçları Grafik 2’de yansıtılmıştır. Araştırmada yoksulluk oranlarının gelirin farklı büyüme oranları dikkate alındığında hangi seviyelerde gerçekleşeceği incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre, insanların geliri son 20 yılda büyüdüğü oranda büyümeye devam ederse 2030 yılında dünya genelinde yoksulluk oranı %5,7’ye; son 10 yılda büyüdüğü oranda büyümeye devam ederse de %4,2’ye, hatta %3’e gerileyecektir.

2030 yılında Sahra Altı Afrika hariç diğer tüm bölgelerde yoksulluk oranlarının farklı büyüme senaryolarına göre %10’un altında gerçekleşmesi beklenmektedir. Afrika’da ise en iyimser senaryo meydana geldiği takdirde bile yoksulluk oranının %14,4 seviyelerinde olacağı tahmin edilmektedir. Günümüzde yoksulluk oranları açısından en önemli üç bölgeden ikisi olan Doğu Asya & Pasifik ile Güney Asya yoksulluk oranlarının ise, dünya ortalaması altında meydana geleceği tahmin edilmektedir.

Dünya Bankası yoksulluğu maddi gelir açısından tanımlarken UNDP, çalışma konuları arasında yer alan yoksulluk için net bir tanım ortaya koymamıştır. Yoksulluk UNDP tarafından insani gelişme için zorunlu olan hayat boyu sağlık, ortalama bir hayat standardı, özgürlük, kendine güven, saygınlık gibi fırsatlardan mahrum olma şeklinde tanımlanarak kavramın sadece maddi bir içeriğe sahip olması engellenmiştir (Arpacıoğlu ve Yıldırım, 2011: 67). UNDP’nin hesaplamakta olduğu insani gelişmişlik endeksi; yaşam beklentisi, eğitim ve gelir endekslerinin aritmetik ortalamasıdır. Bu endeks 0 ile 1 arasında seyretmektedir. Endeksin 1’e yaklaşması insani gelişmişliğin daha yüksek seviyede olduğu anlamına gelmektedir.

Yıllar ve bölgeler açısından insani gelişmişlik endeksine ait değerlerin verildiği Tablo 2’de de görüldüğü üzere, söz konusu endeks 1990 yılından itibaren istisnasız her bölgede artmıştır. Bu artışlara bağlı olarak Doğu Asya & Pasifik ve Güney Asya bölgelerinin diğer bölgelerle aralarındaki fark kapanmıştır. Sahra Altı Afrika bölgesine ait değerlerde de artış meydana gelmesine rağmen diğer bölgelerle arasındaki fark halen önemli seviyelerdedir.

Ülkeler açısından değerlendirildiğinde ise daha vahim bir durum söz konusudur. UNDP’nin aynı raporundaki verilere göre Norveç, Avustralya, İsviçre gibi ülkelerin insani gelişmişlik endeksleri Orta Afrika Cumhuriyeti, Eritre, Çad gibi Afrika ülkelerinden üç kat daha yüksektir.

Gelir ve Servette Adaletsizlik

Dünyanın bir kısmında büyük ekonomik gelişmeler ve refah düzeyinde artışlar yaşanırken, yukarıdaki verilerden de anlaşılacağı üzere dünya nüfusunun önemli bir bölümü halen ciddi bir yoksulluk ve sefalet içinde bulunmaktadır. Yoksulluğun bu denli yüksek seviyelerde kalmasına neden olan en önemli faktörler arasında gelir ve servet dağılımı başta olmak üzere sağlık, eğitim, finansal hizmetlere erişim gibi alanlarda karşılaşılan eşitsizlikler gelmektedir. Bu tür eşitsizlikler yoksulluğa neden olmakla birlikte, hayatın farklı alanlarında da başlı başına bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

İnsanlar, ülkeler ve bölgeler arasındaki gelir eşitsizliklerini ortaya koyan farklı ölçümler bulunmaktadır. Bölgeler arası ekonomik eşitsizliği ortaya koymak amaçlı yapılan bir çalışmada kişi başı gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) verileri 1870 yılından itibaren hesaplanmıştır (Bolt and Zanden, 2014). Çalışmadan elde edilen bilgilere göre 1870 yılında dünya genelinde kişi başı GSYİH 873 dolardır. Aynı yıl, ABD’nin içinde bulunduğu ülke grubunun kişi başı GSYİH’si Afrika bölgesindeki kişi başı GSYİH’den beş kat daha fazladır. Aradaki bu eşitsizlik 1950 yılında 13 kata, 2003 yılında ise 18 kata çıkmıştır.

Bu fark günümüzde daha da vahim bir boyuttadır. Şöyle ki, Dünya Bankası’nın yayımladığı verilere göre 2015 yılında dünyanın en fakir 20 ülkesinde ortalama kişi başı millî gelir 1.300 dolar civarındayken, en zengin 20 ülkedeki ortalama kişi başı millî gelir öncekilerin 46 katına eş değer olan 61.000 dolar civarındadır.[1] Ülkeler arası eşitsizliğin yanı sıra aynı ülkede yaşayan insanlar arasında da gelir dağılımı açısından eşitsizlik bulunmaktadır. Bu tarz eşitsizlik GİNİ katsayısı ile ölçülmektedir. GİNİ katsayısı 0 ile 1 sayıları arasındaki değerleri alır. Bir ekonomide elde edilen gelirin tam adaletli (herkesin eşit pay alması) olması durumunda GİNİ katsayısı 0’a eşittir. Bu durumun tam tersi, yani gelirin tek kişide toplanması durumda da söz konusu katsayı 1’e eşittir. Bu iki uç durum hiçbir zaman gerçekleşmeyip GİNİ katsayısı 0,23 ile 0,67 arasında seyretmektedir.

GİNİ katsayısının ülkelere göre seviyelerinin yansıtıldığı Harita 2’de Sahra Altı Afrika, Latin Amerika ve Asya’daki gelir eşitsizliğinin Avrupa’ya kıyasla daha yüksek olduğu görülmektedir. Gelir eşitsizliğinin en yüksek seviyede olduğu ülkelerse genellikle Güney Afrika ve Latin Amerika’dadır.

"2015 yılında dünyanın en fakir 20 ülkesinde ortalama kişi başı millî gelir 1.300 dolar civarındayken, en zengin 20 ülkedeki ortalama kişi başı millî gelir öncekilerin 46 katına eş değer olan 61.000 dolar civarındadır."

GİNİ katsayısı yanı sıra gelir eşitsizliğini gözler önüne seren bir diğer önemli istatistik de nüfusun en zengin %10 ya da %1’lik kısmının elde ettiği gelirin en fakir kısmının elde ettiği gelirden kaç kat fazla olduğunu gösteren istatistiklerdir. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) hesaplamış olduğu verilere göre en zengin %10’luk kesimin geliri en fakir %10’luk kesimden (OECD ülkeleri genelinde) 10 kat daha fazladır. AB ülkeleri, Kanada, Japonya, Güney Kore ve Avustralya’da bu fark daha düşük seviyelerde meydana gelirken, dünyanın en büyük ekonomisi olan ABD’de hayli yüksektir. Bunun yanı sıra, yoksulluğun daha yoğun hissedildiği bölgelerde de en zengin ile en fakir arasındaki gelir farkı diğer bölgelere kıyasla daha yüksek seviyelerde meydana gelmektedir.

Küresel gelir dağılımında gözlemlenen adaletsizlik, servet dağılımına bakıldığında daha da vahimdir. 250 trilyon dolar olan küresel servetin %67’si Kuzey Amerika ve Avrupa’da bulunmaktadır. En fazla yoksulun yaşandığı Afrika ise küresel servetin sadece %1’ine sahiptir. Daha sağlıklı bir kıyaslama yapmayı sağlayan kişi başı servet göstergesi incelendiğinde, bölgeler arası servet adaletsizliği daha net bir şekilde görülmektedir. Şöyle ki, küresel servetin %37’sinin bulunduğu Kuzey Amerika’da kişi başına yıllık 342.302 dolar servet düşerken bu miktar Avrupa’da 128.506 dolardır. Küresel servetten en küçük pay alan Afrika ve Hindistan’da ise kişi başına yıllık 4.000 dolar civarı servet düşmektedir.

Bölgelere göre verilmiş olan kişi başı servet rakamları her ne kadar servet dağılımının adaletsizliğini yansıtıyor olsa da dünya genelinde tüm yetişkin insanlar arasındaki servet dağılımı daha adaletsizdir. Grafik 5’teki piramitte görüleceği üzere yetişkin nüfusun %71’inin serveti küresel servetin %3’üne tekabül eden 7,4 trilyon dolardır. En zengin %0,7’lik nüfus veya başka bir ifadeyle dolar milyoneri olanlar ise dünya servetinin %45,2’sine sahiptir. Dolar milyoneri olan bu nüfusa, serveti 100 bin dolar ile 1 milyon dolar arasında bulunan zenginler de eklendiğinde bu iki grubun dünya yetişkin nüfusunun %8,3’ünü oluşturduğu ve küresel servetin %84,6’sına sahip olduğu görülmektedir.

Bu verilere ilaveten, güncel bir araştırmaya göre 2015 yılında dünyanın en zengin 62 kişisinin dünya nüfusunun %50’si ile eşit mal varlığına sahip olduğu anlaşılmaktadır. 2010 yılında ise dünya nüfusunun yarısının mal varlığına sahip kişi sayısı 388 idi. Aradaki beş yılda en zengin 62 kişinin mal varlığı %45 oranında artış gösterirken, fakir olan dünya nüfusunun mal varlığı %38 oranında azalmıştır. Ayrıca, 21. yüzyılın başından itibaren dünya servetinin artışından nüfusun yarısı %1 oranında faydalanırken, servet artışının yaklaşık yarısı en zengin %1’in servetine eklenmiştir (OXFAM, 2016: 2).

Sağlık ve Eğitimde Adaletsizlik

Eşitsizlik sadece ekonomik alanlarda kalmayıp sağlık ve eğitim gibi hayati önem arz eden alanlarda da karşımıza çıkmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) yayımladığı raporda, doğum sırasında ölen annelerin sayıları bölgelere göre verilmiştir. Buna göre 2015 yılında dünya genelinde 300.000 kadın, başka bir ifade ile günde 830 kadın, doğum sırasında ölmüştür. Ölümlerin yaklaşık %65’i Afrika’da meydana gelmiştir. Bu bölgeden sonra en çok ölüm sırasıyla Güney Asya ve Ortadoğu bölgelerinde meydana gelmiştir (WHO, 2016: 44-45).

Doğum esnasında meydana gelen ölümlerin en önemli nedenlerinden biri, doğuma eğitimli bir sağlık personelinin yardım etmemesidir. Dünya genelindeki doğumların %73’ü eğitimli bir sağlık personelinin gözetiminde yapılmaktadır. Ancak daha önceki birçok göstergede olduğu gibi bu göstergede de bölgeler arasında gelir ve eğitim düzeyine göre farklılıklar bulunmaktadır. Doğumdan kaynaklanan ölümlerin diğer bölgelere kıyasla daha yüksek seviyelerde meydana geldiği Afrika, Güney Asya ve Ortadoğu bölgelerinde doğumların %50 ile %60’ı eğitimli bir personel gözetiminde yapılırken bu oran diğer bölgelerde %95’in üzerindedir. Bu oran az gelişmiş ülkelerde farklı gelir düzeyine sahip insanlar arasında da farklılık göstermektedir. Söz konusu ülkelerin en fakir %20’lik kısmının %34’ü, en zengin %20’lik kısmının %89’u, kırsal bölgelerde yaşayan insanların %45’i, şehirlerde yaşayanların ise %84’ü eğitimli sağlık personeli gözetiminde doğum yapmaktadır. Doğum yapacak kadının sahip olduğu eğitim seviyesine göre de bu oranda farklılıklar görülmektedir. Şöyle ki, eğitim görmemiş kadınlarda bu oran %39 iken, ikincil ve daha yüksek eğitim seviyesine sahip olan kadınlarda %84’tür (WHO, 2016: 46-47).

Sağlık imkânlarındaki eşitsizliği gözler önüne seren bir diğer önemli gösterge ise, 5 yaş altında ölen çocukların sayısıdır. Dünya genelinde 5 yaş altında ölen toplam çocuk sayısı 1990’da 12,8 milyon, 2000’de 9,8 milyon, 2015’te ise 5,9 milyondur. Dünya genelinde 5 yaş altı çocuk ölüm rakamları düşmekle birlikte, bu düşüş fakir ülkelerde daha yavaş seyretmektedir. Çocuk ölümlerinin en fazla yaşandığı yer olan Afrika’da 5 yaş altındaki her 12 çocuktan 1’i ölürken, Güney Asya’da 19 çocuktan 1’i ölmektedir. Az gelişmiş bölgelerde 5 yaş altı ölümler gelir düzeylerine göre farklılık göstermektedir. En yoksul %20’lik nüfusta 5 yaş altında olan 1.000 çocuktan 90’ı, en zengin %20’lik nüfusta ise 1.000 çocuktan 46’sı ölmektedir (WHO, 2016: 49).

Adaletsizliğin yaşandığı en temel alanlardan biri de eğitimdir. Sağlıkta olduğu gibi insanların doğdukları bölgelere ve gelir düzeylerine göre eğitim olanaklarında da farklılıklar bulunmaktadır. UNDP tarafından yapılan bir araştırmanın sonuçlarına göre, yüksek insani gelişim göstermiş ülkelerde ortalama eğitim süresi 11,7 yıl iken, az gelişmiş ülkelerde bu süre 4,2 yıldır. Ülkelere göre ortalama eğitim süreleri Norveç, Avustralya, İsviçre gibi en gelişmiş ülkelerde yaklaşık olarak 13 yıl; Çad, Nijer, Burkino Faso gibi Sahra Altı Afrika ülkelerinde ise 2 yıldan daha azdır.[2] Yapılan bir başka araştırma ise farklı gelir düzeylerine sahip olan nüfus tabakaları arasındaki eğitim düzeyi farklılıklarını gözler önüne sermektedir. Sahra Altı Afrika’da en yoksul nüfustaki gençlerin %60’tan biraz daha azı, Avrupa’nın gelişmekte olan ülkelerinde ise yaklaşık %5’i dört yıldan az eğitim imkânına sahiptir. En zengin nüfusta ise bu oran Sahra Altı Afrika’da %15 civarındayken çoğu bölgede %5 ve altındadır (IMF, 2015: 17).

Küresel çapta adaletsizlikler sadece yukarıda bahsedilenlerle sınırlı kalmamaktadır. Çalışmanın ana konusu, küresel çapta yoksulluk ve bu yoksulluğa yol açan adaletsizlikler olduğundan diğer alanlarda karşılaşılan adaletsizliklere değinilmemiştir.

Küresel Adaletsizliğin Nedenleri

Küresel adaletsizliğin bu boyutlara ulaşması, uygulanan ekonomi politikalarından, sosyal ve ekonomik kalkınma konusundaki yanlış siyasetten, Batılı ülkelerin sömürü düzenlerinden ve son olarak da dünya nüfusu içinde çok küçük paya sahip olan bir grubun aç gözlülüğünden kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra yukarıda incelenen farklı alanlardaki adaletsizlikler, birbirinin hem sebebi hem de sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Yaşanan teknolojik gelişmeler üretim verimliliğini ve otomasyonunu artırırken aynı zamanda üretim ve taşımacılık harcamalarını da azaltmaktadır. Bunun sonucunda üretimdeki verimliliğin artmasıyla yoksulluk göreceli olarak azalırken, yeni üretim tarzlarının gelişmesiyle elde edilen gelirlerin büyük kısmının sermaye sahiplerine gitmesi, gelir eşitsizliğini daha da arttırmıştır. Ayrıca teknolojik gelişmeler neticesinde önceden vasıfsız işçilerin yaptığı işleri robotların yapmaya başlaması, vasıfsız işçilere olan talebi azaltmış, bu da bu grubun gelirlerinde azalmaya yol açmıştır. Diğer taraftan yüksek eğitime ve kişisel becerilere sahip işçilerin maaşlarının artması da her iki grup arasındaki gelir aralığının artmasına neden olmuştur (Baş, 2009: 53). Yapılan bir analize göre ABD’de kurum ve şirketlerde eğitimli yöneticilerin maaşları 1978 yılından itibaren hesaplandığında ortalama %997,2 oranında artarken tipik işçinin maaşı %10,9 oranında artmıştır (OXFAM, 2016: 15).

İşçi gelirleri arasındaki eşitsizliğin artmasının nedenlerinden bir diğeri de üretimin artık uluslararası alanda yapılmasıdır. Yani eskiden üretim tek bir yerde yapılırken, teknolojik gelişmeler sayesinde azalan taşımacılık masrafları, üretimin farklı ülkelerde yapılabilmesinin yolunu açmıştır. Örneğin, küçük bir telefonun parçaları iş gücünün en ucuz olduğu ülkelerde üretilmektedir. Bunun sonucunda vasıfsız işçi gelirlerinin daha yüksek olduğu gelişmiş ekonomilerde bu işçilere olan talep azalmaktadır. Azalan talep neticesinde de bu işçilerin gelirlerinde azalma meydana gelmekte ve vasıflı işçilerle aralarındaki gelir farkı giderek artmaktadır.

Konuyla ilgili başka bir bilimsel çalışmada, gelir eşitsizliğinin artma nedenlerinden bir tanesinin iş piyasasındaki deregülasyonlar veya yumuşatmalar olduğu iddia edilmiştir. Yapılan yumuşatmalar, vasıfsız işçilerin sözcüsü olarak bilinen sendikaların pazarlık gücünün azalmasına ve işverenlerin daha düşük maaşlar belirleyebilmelerine yol açmıştır (IMF, 2015: 26).

Aynı çalışmada eğitimin de gelir eşitsizliğinin azaltılması için önemli bir etken olduğu belirtilmiştir. Şöyle ki, teknolojinin hayatımızın her alanına nüfuz etmiş olduğu günümüz dünyasında, eğitim görmüş olanlar için iş imkânlarının daha fazla olduğu inkâr edilemez bir gerçektir. Bu bağlamda eğitimde yaşanan eşitsizlikler, iş bulabilme ve bunun üzerinden elde edilecek gelir seviyesini de etkileyecek niteliktedir.

"Küresel adaletsizliğin bu boyutlara ulaşması, uygulanan ekonomi politikalarından, sosyal ve ekonomik kalkınma konusundaki yanlış siyasetten, Batılı ülkelerin sömürü düzenlerinden ve son olarak da dünya nüfusu içinde çok küçük paya sahip olan bir grubun aç gözlülüğünden kaynaklanmaktadır."

Gelir eşitsizliğinin artmasının en önemli nedenleri arasında küreselleşme bulunmaktadır. Ülkeler arası ticaret bariyerlerinin kalkıp ticaretin küreselleşmesiyle üreticilerin üretimlerini daha ucuz iş gücüne sahip ülkelere kaydırmaları sonucunda, bu ülkelerdeki vasıfsız iş gücüne olan talep artacağından bu işçilerin gelirlerinin de artacağı ve gelir eşitsizliğinin azalacağı öne sürülmektedir. Üretimin genellikle ucuz iş gücüne sahip gelişmekte olan ülkelere kayması sonucunda ise, gelişmiş ülkelerde artık vasıfsız işçilere ihtiyaç kalmayacağı için buralardaki işçilerin gelir kaybı yaşayacağı tahmin edilmektedir. Gelir kaybı yaşanmasına rağmen ticaretin küreselleşmesi, ithal edilecek ürünlerin daha ucuz olmasına yol açacağından dolayı da gelişmiş ülkelerdeki vasıfsız işçilerin reel gelirlerinde dolaylı bir artış olacağı savunulmaktadır (IMF, 2015: 19).

Finansal piyasaların küreselleşmesi de gelir eşitsizliğini artırıcı bir diğer etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Küresel piyasalar genellikle en verimli varlıklara veya kaynaklara sahip ülkelerin ve bireylerin kazançlarını artırdığından, bu durum ülkeler ve bireyler arasındaki eşitsizliği tırmandırmaktadır (Baş, 2009: 51). Bunun yanı sıra doğrudan yabancı yatırımların genellikle getirisi yüksek olan gelişmiş teknolojiye sahip alanlara kayması, yüksek eğitimli ve becerikli işçilerin talebinde ve söz konusu işçilerin gelirlerinde artışa yol açacaktır. Bu da daha önceki etkenlerde olduğu gibi, iki farklı işçi grubu arasındaki gelir farkını arttıracaktır (IMF, 2015: 20).

Küreselleşmenin bu denli yüksek olduğu dünya ekonomisinde hâlihazırda var olan kurallar daha çok ekonomik güce sahip ülkelerin ve bireylerin lehine çalışmaktadır (Baş, 2009: 51). Buna verilebilecek en iyi örnek “vergi cennetleri” denilen ülkelerin varlığıdır. Dünya genelinde vergi cennetlerinde 7,6 trilyon dolar para bulunmaktadır. Vergi cennetlerinde bulunan para miktarı 2000 yılından itibaren neredeyse dört kat artış göstermiştir. OXFAM’ın dünyadaki en büyük 100 şirketin de içinde bulunduğu 200 şirketle yapmış olduğu bir araştırmaya göre, her 10 şirketten 9’unun vergi cennetlerinde en az bir şubesi olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca, uluslararası şirketlerin vergi cennetlerine kaçırmış oldukları paraların gelişmekte olan ülkeleri yıllık 100 milyar dolar civarında bir zarara uğrattığı da belirtilmiştir (OXFAM, 2016: 20).

Kuralların güçlüler lehine çalıştığını gösteren başka bir durum da Bretton Woods kuruluşları olarak bilinen Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi kurumların sosyoekonomik konulardaki duyarlılıklarının pek fazla olmamasıdır. Bunun en açık kanıtı da IMF’nin istikrar programlarından yararlanan 39 ülkenin verilerinden faydalanılarak yapılan bir araştırmanın sonuçlarında gözlemlenmektedir. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, IMF’nin uygulamış olduğu istikrar programları, söz konusu ülkelerde gelir eşitsizliğinin daha da artmasına neden olmuştur (Baş, 2009: 62).

Adaletsizliğin Azalması Adına Yapılması Gerekenler

Adaletsizliğin bu denli küreselleştiği, yoksulluğun da halen önemli seviyelerde olduğu günümüz dünyasında bu iki meselenin yol açtığı olumsuzlukların azaltılması için neler yapılması gerektiği de önem arz eden bir sorudur. Bu soruya verilecek cevaplar kadar insanların bu sorunların çözümü için ne kadar istekli ve istikrarlı davranacakları da önemlidir. Ayrıca bu aşamada üzerinde durulması gereken başka bir konu da çözüm için geliştirilen bir uygulamanın her ülkede aynı sonucu vermeyebileceğidir. Bundan ötürü ülkelerin özelliklerine göre farklı yaklaşımlar benimsenmesi gerekmektedir.

Bir önceki bölümde görüldüğü üzere, işçiler arasındaki gelir eşitsizliğinin en önemli nedenlerinden biri sahip oldukları vasıflarıdır. Vasıflı iş gücüne olan talep her geçen gün artarken vasıfsız iş gücü talebi gün geçtikçe azalmaktadır. Bu da işçiler arasındaki gelir eşitsizliğini arttırmaktadır. Bu noktada aradaki dengeyi sağlamak adına devletler birtakım uygulamalar getirebilirler. Bunlardan biri, artan oranlı vergi politikası uygulamak olabilir. Bu politikaya göre devlet daha yüksek gelire sahip kişilerin gelirini daha yüksek oranla vergilendirirken, düşük gelirli kişilerin gelirlerini ise daha düşük oranla vergilendirebilir. Ayrıca vergilerden elde ettiği gelirlerle düşük gelirli kesimlere sağlık, eğitim ve sosyal yardım olmak üzere belli başlı alanlarda kaynak transferi sağlayabilir. Ancak ne var ki, dünya genelinde devletlerin topladıkları vergilerin büyük bir kısmı dolaylı vergilerden oluştuğu için, bu uygulama gelir eşitsizliğini azaltmada pek etkili olamamaktadır. Zira bu tür vergilendirmede tüm bireyler gelir durumuna bakılmaksızın aldıkları her ürün ve hizmet karşılığında aynı vergiyi ödemektedir. Bundan ötürü yapılması gereken, vergilerin dolaylıdan ziyade dolaysız vergiler[3] olarak toplanmasıdır.

İşçiler arasındaki gelir eşitsizliğini azaltacak başka bir öneri ise, iş gücü piyasasının daha fazla gelir elde edecek şekilde yeniden düzenlenmesidir. Bu bağlamda asgari ücretin daha yüksek seviyede belirlenmesi, geçici ve kalıcı işçilerin hakları arasındaki farklılıkların azaltılması gibi politikalar uygulanmalıdır (IMF, 2015: 31). Bunun yanı sıra, eğitim eşitsizliğini azaltmak adına yapılacak yatırımlar da gelir eşitsizliğini azaltacaktır. Şöyle ki, daha fazla insanın mesleki eğitim alması sağlandığında “vasıfsız işçi” sayısı azalacak, dolayısıyla belli başlı beceriler edinen bu insanlar daha yüksek gelir elde edebilecekleri işlerde çalışabilecek, böylece gelir eşitsizliği de azalacaktır.

Gelir eşitsizliğini yeni istihdam yaratacak büyüme modelleri uygulayarak da azaltmak mümkündür. Ancak son yıllarda ekonomik büyümeden elde edilen kârdan genellikle zengin kesim daha fazla pay aldığından, gelir ve bunu takiben servet eşitsizliği de bir hayli artmıştır. Bu sorunun üstesinden gelebilmek adına hükümetlerin kapsayıcı ekonomik büyüme modelleri uygulamaları gerekmektedir.

Kapsayıcı ekonomik büyüme başlıca üç yoldan teşvik edilebilir (UNDP, 2013: 229):

  • Düşük gelire sahip hane halkının gelirlerinin artış hızının ortalama gelir artış hızından daha fazla olacağı ekonomik büyüme modelleri geliştirilerek.
  • Geliri, eşitsizliği azaltıp ekonomik büyümeyi destekleyecek şekilde yeniden dağıtarak.
  • Düşük gelire sahip hane halkının ve dezavantajlı grupların iş gücüne katılmalarının önünü açacak fırsatlar geliştirerek.


Kapsayıcı ekonomik büyüme modellerinin yanı sıra devletler farklı araçlarla da eşitsizliğin ve yoksulluğun üstesinden gelebilirler. Bunun için devletin daha sosyal adaletçi makro politikalar uygulaması ve aşırı zengin kişileri kontrol altına alması önemlidir. Örneğin, aşırı zenginlerin paralarını vergi cennetlerine kaçırmalarını önlemek, lüks tüketimdeki vergi oranlarını yüksek tutmak, paradan para kazanma olanaklarını kısıtlamak gibi tedbirler alınması gereklidir. Sadece vergi cennetlerine giden paralara ödenecek vergilerle çoğu ülkedeki yoksulluk, sağlık ve eğitim konularında karşılaşılan sorunlar büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Bunların yanı sıra sadece İslam’ın öngördüğü zekât ödemesi, faizin yasaklanması gibi uygulamalar da yoksulluğun ve eşitsizliğin ortadan kalkmasına katkıda bulunmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, dünya genelinde insanlar sahip oldukları mal veya servetlerinin 40’ta birini zekât olarak bağışladıkları takdirde bütün dünyada yoksulluğun ortadan kalkacağı kanıtlanmıştır (Bilen, 2016: 30).

Bu uygulamaların tümünün başarılı olabilmesi için ilk başta belirtildiği üzere hem insanların istekli ve istikrarlı olmaları hem de siyaset yapıcıların sağlam bir irade göstermeleri ve küresel adalet için uluslararası mekanizmaları oluşturmaları gerekmektedir.

Sonuç

Sanayi Devrimi ile, başka bir ifadeyle teknolojik gelişmelerle sağlanan ekonomik büyümeden genellikle sermaye sahipleri yararlanmaktadır. Bunun neticesinde ülkelerin gelirleri arasında gözlemlenen fark, bireyler arasında daha da yüksek seviyede meydana gelmektedir.

İnsanlık tarihini ikiye bölen “Sanayi Devrimi”nin genellikle insanların hayatını kolaylaştırdığı, hayat standardını arttırdığı, kaynakların daha verimli kullanılmasına yol açtığı söylenmektedir. Bu söylemler her ne kadar doğru olsa bile bir başka gerçek de Sanayi Devrimi’nin yaşandığı 18 ve 19. yüzyıllardan sonraki dönemde, bölgeler arasındaki farklılıkların arttığıdır. Bunun en açık göstergelerinden biri, 19. yüzyılın sonlarında en zengin ülkelerin geliri ile en fakir ülkelerin geliri arasında üç kat olan oran farkının 20. yüzyılın ortalarında 15’e, günümüzde ise 46’ya ulaşmış olmasıdır. Sanayi Devrimi ile, başka bir ifadeyle teknolojik gelişmelerle sağlanan ekonomik büyümeden genellikle sermaye sahipleri yararlanmaktadır. Bunun neticesinde ülkelerin gelirleri arasında gözlemlenen fark, bireyler arasında daha da yüksek seviyede meydana gelmektedir. Gelir dağılımında yaşanan eşitsizlik, zincirleme bir şekilde, insanların hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan sağlık ve eğitim gibi alanlarda da eşitsizliklere yol açmaktadır. Daha düşük eğitim ve sağlık olanaklarına sahip insanların diğer insanlara göre iş bulmalarının daha düşük ihtimal olması da gelir adaletsizliğinin artmasına neden olmaktadır. Meydana gelen bu gelir → sağlık ve eğitim olanakları → gelir adaletsizliği kısır döngüsünün aşılması, insanoğlunun en büyük sorumluluklarından biridir.

"Sanayi Devrimi ile, başka bir ifadeyle teknolojik gelişmelerle sağlanan ekonomik büyümeden genellikle sermaye sahipleri yararlanmaktadır. Bunun neticesinde ülkelerin gelirleri arasında gözlemlenen fark, bireyler arasında daha da yüksek seviyede meydana gelmektedir."

Farklı alanlarda yaşanan adaletsizliklerin aşılması adına uygulanabilecek çeşitli politikalar mevcuttur. Unutulmaması gereken nokta, aynı olan bir uygulamanın farklı ülkelerde farklı sonuçlar doğurabileceğidir. Bundan ötürü ülkelerin özellikleri dikkate alınarak farklı politikalar uygulanması gerekmektedir.

Gelir eşitsizliğinin en büyük nedenlerinden biri, teknolojik gelişme neticesinde sermaye sahipleri ve işçiler arasında oluşan gelir farklılığıdır. Bu farkın aşılabilmesi adına devletler daha yüksek gelire sahip insanların gelirini daha yüksek oranlarla vergilendirebilir yahut iş gücü piyasasını işçilerin daha fazla gelir elde edebileceği şekilde düzenleyebilir. Bunun yanı sıra eğitim olanaklarının, özellikle mesleki eğitim olanaklarının arttırılması ve yeni istihdam yaratacak ekonomik modellerin geliştirilmesi de insanlar arasındaki gelir eşitsizliğini azaltacaktır. Uygulayacakları bu türden sosyal adaletçi makro politikalara ilaveten devletlerin aşırı zengin kişilerin buyruğuna girmektense bu kişileri kontrol altına alması da önem arz etmektedir. Hayatın her alanını düzenleyen dinimiz İslam’ın öngördüğü zekât ödemesi, faizin yasaklanması gibi uygulamalar da eşitsizliğin ve yoksulluğun ortadan kalkmasına katkı sağlayacaktır.

Küresel adaletsizlik ve yoksulluk sorunlarının aşılması için bahsi geçen makroekonomik politikaların başarılı olabilmesi, insanların bu konu hakkında ne kadar istekli ve istikrarlı olacağına bağlıdır.

Kaynakça

Ar, Kamil Necdet (2015). “Yirmi Birinci Yüzyılda Gelir Eşitsizliği-Türkiye Örneği”. Girişimcilik ve Kalkınma Dergisi, 10 (2), ss. 187-202.

Arpacıoğlu, Özge ve Metin Yıldırım (2011). “Dünyada ve Türkiye’de Yoksulluğun Analizi”. Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 4 (2), ss. 60-7.

Baş, Kemal (2009). “Küreselleşme ve Gelir Dağılımı Eşitsizliği”. Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 18 (1), ss. 49-70.

Bilen, Mahmut (2016). “Küresel Servet Eşitsizliği: Piyasa veya Devlet Eksenli Çözümde İslam Ekonomisinin Konumu”. Türkiye İslam İktisadı Dergisi, 3 (1), ss. 17-35.

Bolt, J. and J. L. van Zanden (2014). “The Maddison Project: Collaborative Research on Historical National Accounts”. The Economic History Review, 67 (3), pp. 627-651.

IMF (International Monetary Fund) (2015). Causes and Consequences of Income Inequality: A Global Perspective.

James Davies, Rodrigo Lluberas and Anthony Shorrocks (2015). Credit Suisse Global Wealth Databook 2015.

OECD (Organisation for Economic Co-operation and Development) https://www.oecd.org/

OXFAM (Oxford Committee for Famine Relief) (2016). “An Economy for the 1%”. OXFAM Briefing Paper No: 210.

PovcalNet (An Online Analysis Tool for Global Poverty Monitoring) (2015). http://iresearch.worldbank.org/PovcalNet/

Taş, H. Yunus ve Selami Özcan (2012). Türkiye’de ve Dünyada Yoksulluk Üzerine Bir Araştırma. International Conference on Eurasian Economies 2012. ss. 423-430.

UNDP (United Nations Development Programme) (1997). Human Development Report 1997. New York.

UNDP (2013). Humanity Divided: Confronting Inequality in Developing Countrie. New York.

UNDP (2015). Human Development Report 2015. New York.

WB (World Bank) http://www.worldbank.org/

WHO (World Health Organization) (2016). World Health Statistics 2016 Monitoring Health For the SDGs. France.

 


[1] Hesaplamalar 2011 satın alma gücü paritesine göre yapılmıştır.
[2] Daha detaylı bilgi için bk. http://hdr.undp.org/en/content/mean-years-schooling-adults-years
[3] Dolaysız vergiler, vergi mükellefi ile ödeyicisinin aynı olduğu, kişi ve kurumlardan elde ettikleri gelir düzeyine göre alınan vergilerdir.