Küresel Ölçekte Çocuk İstismarı ve Hukuki Yetersizlik

Küresel Ölçekte Çocuk İstismarı ve Hukuki Yetersizlik

04 Mart 2014

Çocuk istismarı konusunda çok fazla tanım yapılabilse de en kapsamlı tanım 1985 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından konunun uzmanları tarafından yapılan tanımdır:
“Toplumun en çok koruma ve desteğine muhtaç kesimi olarak çocuğa (18 yaşın altındaki her insana) karşı başka bir yetişkin, kendi ailesi, toplumu ve ülkesi tarafından çocuğun sağlığını, fiziksel ve psikososyal gelişimini olumsuz yönde etkileyecek her türlü davranışın gerçekleştirilmesi, genel anlamda ‘çocuk istismarı’ olarak adlandırılır.”
İstismarın her toplumda algılanışı farklı olabilir ancak genel anlamda çocuğun zarar gördüğü sistemli ve bilinçli -bazen de bilinçsiz- tutum ve hadiselerin hepsi istismarın alt başlıklarını oluşturur.
Çocuğu koruma altına almaya çalışan ve birçok ülkenin de altına imza attığı çocuk hakları ile ilgili uluslararası çocuk hakları sözleşmelerinin temeli, 1924 yılında Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi ile atılmıştır. Cenevre Bildirgesi denilen bu bildirgede çocukların “yaşama, gelişme, beslenme, yardım görme, istismardan korunma” hakları güvence altına alınmıştır. Ardından 1959 yılında bir BM Çocuk Hakları Bildirgesi kabul edilmiştir. 10 ilkeden oluşan bu bildirge aşağıdaki gibidir:
1. İlke: Tüm dünya çocukları bu bildirgedeki haklardan din, dil, ırk, renk, cinsiyet, milliyet, mülkiyet veya siyasi ve sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın yararlanmalıdır.
2. İlke: Çocuklar özel olarak korunmalı; yasa ve gerekli kurumların yardımı ile çocukların fiziksel, zihinsel, ahlaki, ruhsal ve toplumsal olarak sağlıklı ve normal koşullar altında özgür olarak ve onurları zedelenmeyecek şekilde yetişmeleri sağlanmalıdır. Bu amaçla çıkarılacak yasalarda çocuğun en yüksek çıkarları gözetilmelidir.
3. İlke: Her çocuğun doğduğu anda bir adı ve bir devletin vatandaşı olma hakkı vardır.
4. İlke: Çocuklar sosyal güvenlikten yararlanmalı, sağlıklı bir biçimde büyümeleri için kendilerine ve annelerine doğum öncesi ve sonrası özel bakım ve korunma sağlanmalıdır. Çocuklara yeterli beslenme, barınma, dinlenme, oyun olanakları ile gerekli tıbbi bakım sağlanmalıdır.
5. İlke: Fiziksel, zihinsel ya da sosyal bakımdan özürlü çocuğa gerekli tedavi, eğitim ve bakım sağlanmalıdır.
6. İlke: Çocuğun kişiliğini geliştirmesi için anlayış ve sevgiye gereksinimi vardır. Çocuk, anne ve babasının bakımı ve sorumluluğu altında her durumda bir sevgi ve güvenlik ortamında yetişmelidir. Küçük yaşlarda çocuğu annesinden ayırmamak için bütün olanaklar kullanılmalıdır. Ailesi ve yeterli maddi desteği olmayan çocuklara özel bakım sağlamak toplumun ve kurumların görevidir. Çocuk sayısı fazla olan ailelere devlet yardımı yapılmalıdır.
7. İlke: Çocuğa genel kültür ve yeteneklerini, bireysel karar verme gücünü, ahlaki ve toplumsal sorumluluğunu geliştirecek ve topluma yararlı bir üye olmasını sağlayacak eğitim hakkı verilmelidir. Bu eğitimde sorumluluk önce ailenin olmalıdır. Eğitimin ilk aşamaları parasız ve zorunlu olmalıdır.
8. İlke: Çocuk, her koşulda koruma ve kurtarma olanaklarından ilk yararlananlar arasında olmalıdır.
9. İlke: Çocuklar her türlü istismar, ihmal ve sömürüye karşı korunmalı ve hiçbir şekilde ticaret konusu olmamalıdır. Çocuk uygun bir asgari yaştan önce çalıştırılmayacak, sağlığını ve eğitimini tehlikeye sokacak fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişmesini engelleyecek bir işe girmeye zorlanmayacak ve buna izin verilmeyecektir.
10. İlke: Çocuk ırk, din ya da başka bir ayrımcılığı teşvik eden uygulamalardan korunacaktır. Anlayış, hoşgörü, insanlar arası dostluk, barış ve evrensel kardeşlik ortamında enerji ve yeteneklerinin diğer insanların hizmetine sunulması gerektiği bilinciyle yetiştirilmelidir.

Bildirinin ardından 20 Kasım 1989 yılında kabul edilen Çocuk Haklarına Dair BM Sözleşmesi, uluslararası hukukta çocuk haklarının tanınması ve korunmasına ilişkin en kapsamlı düzenlemeyi içeren metindir. BM Genel Kurulu’nun oy birliği ile kabul ettiği sözleşme metni 26 Ocak 1990’da imzaya açılmış ve 2 Eylül 1990’da ise sözleşmeyi onaylayan 21 devlet arasında yürürlüğe girmiştir. Türkiye ise 20-30 Eylül 1990’da BM Genel Merkezi’nde toplanan “Çocuklar için Dünya Zirvesi”nde sözleşmeyi imzalamıştır.
Sözleşme, çocuk hakları ile alakalı uluslararası yasa gücü niteliğindeki ilk belgedir. Sözleşmenin diğer bir özelliği de insan hakları ile ilgili uluslararası anlaşmalar arasında en kısa zamanda yürürlüğe giren bir belge oluşudur. 54 maddeden oluşan Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun her anlamda yüksek menfaatini esas alırken sözleşmeye taraf olan 191 devletin kendi iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapmalarını da zorunlu hale getirmiştir. Çocuğun sağlıklı bir ortamda yetişmesi ve kişilikli bir birey olarak toplumda yer alması için sözleşmeye imza atan taraf devletlerin beş yılda bir yayınlayacakları durum raporlarının takibini de yapan BM Çocuk Hakları Komitesi, ülkelerin sorumluluklarını yerine getirmelerini de dikkatle izlemektedir.

Çocuk işçiler ve iş hayatında çocuk istihdamı
18 yaşına kadar herkesin çocuk sayılacağını belirten Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun hiçbir ayrımcılığa maruz kalmadan büyümesini ve anlayış, barış, hoşgörü ve kardeşlik ilkeleri ve ortamında yetiştirilmesini öngörmektedir.
Fakat bu sözleşmeye imza atan ülkelerin birçoğunda yaşanan çocuk haklarına yönelik ihlaller incelendiğinde çocukların, yetişkinlerin dahi katlanmakta zorlandığı yaşam standartlarına mahkum edildiğine ve bazı coğrafyalarda ise en temel haklardan mahrum edildiğine şahit olmaktayız. Tüm dünyada yaşanan insan hakları ihlalleri mercek altına alındığı zaman çocukların daha fiziksel ve ruhsal gelişimlerini tamamlayamadan birileri tarafından sömürülmesi “çocuk işçi” kavramını ortaya çıkarmıştır. Gelişimini tamamlayamamış ülkelerdeki çocuk işçilerin durumunun bir benzerinin artık Batı ülkelerinde de görülebiliyor olması, küresel düzlemde insan emeğinin sömürüsünün en masum varlıklar olarak çocuklar üzerinden gerçekleştiğinin başka yönden bir ispatıdır.
Henüz yetişkinliğe adım atmadan sosyal ve ekonomik yükümlülüklere boğulmuş çocukların ağır çalışma koşullarında ve riskli meslek gruplarında çalıştırılarak ekonomi düzenine verilmiş en kolay kurbanlar olması, geleceğini sağlam zeminlere oturtma kaygısı güden ülkelerin en büyük problemlerinden biridir. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre gelişmekte olan ülkelerde çalışan 5-14 yaş grubundaki çocuk sayısı 250 milyondur. Bu 250 milyon çocuğun %61’i (153 milyonu) Asya’da; %32’si (80 milyonu) Afrika’da ve %7’si (17,5 milyonu) Latin Amerika’dadır.
1973 tarihli 138 sayılı En Az Çalışma Yaşı Sözleşmesi, bütün ekonomik sektörlerde çalışan çocukların işe başlamasında en küçük yaşa ilişkin, en kapsamlı ve yetkili uluslararası tanımı yapmaktadır. Bu sözleşmeye göre, en az çalışma yaşı 15’tir; ancak hafif işlerde 13 yaşını doldurmuş çocuklar çalıştırılabilir. Ayrıca ekonominin ve eğitim faaliyetlerinin yetersiz olduğu ülkelerde en az çalışma yaşı 14 olarak kabul edilir ve hafif işlerde 12 yaşını bitirmiş çocuklar çalışabilir. Türk hukuk mevzuatında çocuk işçilerin durumu İş Kanunu’nun muhtelif hükümleri ile (71-73-85-86-87. maddeler ile) düzenlenmiş olsa da denetimden yoksun alanlardaki “ucuz işgücü” olarak nitelendirilen çocuk işçiler ağır şartlarda çalışmaktadırlar.
Çocuk işçiliği ile ilgili yapılan düzenlemeye rağmen Türkiye de dahil birçok ülkede eğitimi yarıda kesilerek ya da eğitime hiç başlayamadan uygunsuz şartlarda çalıştırılan milyonlarca çocuk vardır ve uzun vadede bu sorunun çözülmesi mümkün görünmemektedir.

İnsan ticareti ve çocuk mülteciler
Çocukların dünya ölçeğinde yaşadıkları başka bir sorun da artık mültecilik kavramı ile birlikte konuşulmaktadır. Doğu’dan Batı’ya doğru gittikçe artan göç dalgasının en önemli kısmını illegal bir sektör olarak bu alanda varlığını gösteren insan ticareti şebekesi teşkil etmektedir. Daha iyi yaşam vaadiyle kandırılan insanların Batı’da herhangi bir ülkeye götürülme hikayeleri çoğu zaman hazin bir son ile noktalanmakta, ancak bu hikayelere her geçen gün bir yenisi eklenmektedir. Küreselleşmenin ortaya çıkardığı, Batı’daki iş gücü açığını Doğu’dan devşirme arzusu, Doğu’da yaşayan ve gelir durumu açlık sınırındaki insanların kendi topraklarından başka yerlere gitme mecburiyetini de beraberinde getirmiştir. İnsan ticareti güzergâhının en önemli kısımlarından birini oluşturan Türkiye’de ele geçirilen ve hukuki statüsü ne mülteci ne de sığınmacı olan bu insanların içinde çocuklar hiç eksik olmamaktadır.
Dünya üzerindeki mülteci ve sığınmacıların %80’ini kadın ve çocuklar oluştururken resmi kaynaklar tüm dünyada kendi ülkelerinden ve yurtlarından edilmiş 25 milyondan fazla çocuk olduğunu ifade etmektedir. Özellikle Ortadoğu’daki kötü yaşam koşullarından kurtulmaya çalışanlar arasında bulunan çocuklar, kötü muamele ve işkencenin ilk sıradaki muhatapları olmaktadırlar.
Kaçak bir yolculuğun içinde sadece sayısal bir veriyi ifade etmeyen bu çocuklar büyükleri ile beraber yeni bir yaşam alanı bulmak için çıktıkları yolda onlardan çok daha fazla tehlikeler ile karşı karşıyadırlar. Kötü beslenme sonucu çeşitli hastalıklarla tanışan, şiddet ve fuhuş pazarında kullanılmak üzere kaçırılan mülteci çocuklar organize suç örgütlerinin en büyük ticari kazanç kaynaklarından birisi haline gelmiştir.
Geçtiğimiz yaz Küçükçekmece Kayabaşı Köyü’nde ele geçirilen ve yaklaşık 140 kaçak göçmeni taşıyan tırın içinde havasızlıktan boğularak ölen 14 yaşında bir çocuğun olması, çocuk mültecilerin durumunu bir nebze de olsa anlatmaya yetecektir.

Çocuğun cinsel istismarı ve çocuk fuhşu
Çocuğa karşı gerçekleşen en çirkin muamele kuşkusuz cinsel istismara karşı çocuğun savunmasız bedeninin kullanılmasıdır. Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 34 ve 35. maddelerinde taraf devletlerin çocukların cinsel istismarına karşı da her türlü önlemi alma sorumluluğunda olduklarını belirtmiştir. Ancak gittikçe büyüyen ve bir sektör haline gelen fuhuş şebekelerinin başta kimsesiz veya evden kaçmış ya da ailesi tarafından sahiplenilmemiş çocukları seçmek suretiyle gerçekleştirdikleri bu istismar, insanlık dışı ve zalimce bir muamele olarak en korunmasız varlıklar olan çocukları hedef almaktadır. Ülkelerin hukuki mevzuatlarında her ne kadar çocuğun korunmasına yönelik düzenlemeler yapılmışsa da bunların yeterli olmadığı açıktır.
Geçtiğimiz günlerde İngiltere’de çocuk tecavüzcülerine karşı “kısırlaştırma” şeklinde bir cezayı öngören yasal düzenlemenin gündeme getirilmesi, çocuk istismarcılarına verilen cezaların caydırıcılığı konusunu tüm dünyada yeniden tartışmaya açmıştır. Özellikle Afrika’dan kaçırılan çocuklar, AIDS korkusu yaşayan insanlara fuhuş şebekesi tarafından alternatif bir sömürü aracı olarak sunulmaktadır. Yalnızca Güney Afrika’da 38 bin çocuk fuhuş pazarında kullanılmaktadır.
Ülkemizde de durum pek farklı değildir. Çocuk sapıkları olarak adlandırılan tecavüzcülerin ya da istismarcıların çocuğun ruh dünyasında gerçekleştirdikleri hasar dikkate alındığında Türk Ceza Kanunu’nun 103. ve 104. maddelerinde öngörülen yaptırımların suç ve ceza arasındaki dengeyi kuramadığı açıkça görülecektir.
Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, emniyet verilerine geçmiş cinsel istismar rakamlarının yanı sıra ne yazık ki hâlâ kayıtlara geçmemiş ensest (aile içi cinsel ilişki) vakalarından kaynaklanan ölümler ve cinayetler bulunmaktadır. Ayrıca çocuk pornografisi ile mücadele hâlâ yeterli seviyeye gelememiş ve bu da hala bir sektör olarak özellikle metropollerde varlığını sürdürmeye devam etmektedir. Vuku bulan olayların sayısal verisi ne olursa olsun çocuk pornografisi de sosyal bir felaket olarak ivedilikle ele alınmayı ve çözüme kavuşturulmayı bekleyen korkunç bir gerçektir.
Çocukların maruz kaldığı istismar şekilleri incelendiğinde özellikle ülkemiz açısından geçerli sebepler ve sorunun ana başlıkları şu şekilde özetlenebilir:
- Savaşlar ve çatışmaların ortasında kalan çocukların çıkar amaçlı örgütlerce kullanılması
- Psikolojik sorunların, aile baskısının ve yoksulluğun çocuk üzerindeki olumsuz etkileri
- Yetimhaneler ve yetiştirme yurtlarındaki fiziksel şiddet ve psikolojik baskı
- Sosyal hizmet uzmanlarının azlığı ve yetersiz şartlar nedeniyle devlet himayesindeki çocukların yaşadığı çeşitli problemler
- Denetimsiz ve kontrol edilemeyen bazı ekonomik sektörlerdeki çocuk istihdamı
- Eğitim sistemindeki aksaklıkların ve yetersizliklerin çocukların gelişimine olumsuz etkisi
- Ailesi tarafından kötü muamele gören çocuğun himaye ve korunmasında devletin pasifliği

- Sokak çocuklarının sayısının artması, uyuşturucu kullanımının yaygınlaşması:
a) Bu çocukların topluma kazandırılmasına yönelik proje geliştirilmemesi b) Rehabilitasyon ve eğitim merkezlerinin olmaması c) Devletin gençlik politikalarındaki eksiklik ve yetersizlik d) Çocuk suçlular için geliştirilen projelerin ağır işleyişi ve bu konuya ehemmiyet verilmemesi e) Çocukların alkol ve uyuşturucuya erişimi konusunda mevzuatta bulunan yasal boşluk

- Çocuk eğitimi konusunda medya eliyle yapılan ve olumsuz örnek teşkil eden davranış modelleri
- Doğu ve Güneydoğu’daki çocukların eğitim ve sağlığı için gerekli koşulların sağlanamamış olması
- Sağlık alanındaki büyük boşlukların doldurulamaması nedeniyle çocuk hasta sayısının artması
- Organ mafyasının çocuklar üzerinden gerçekleştirdiği ticaret

Çocuklar arasındaki cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılık
Her yıl 20 Kasım’da kutlanan Dünya Çocuk Hakları Günü, çocukların kendileri için gittikçe tehlikeler yumağına dönüşen bir dünyada yaşama mücadelesinin ortasında kalmış ve artık anlamını yitirmiştir. Çocuk Vakfı Başkanı Mustafa Ruhi Şirin’in 20 Kasım 2001 tarihinde Dünya Çocuk Hakları Günü nedeni ile hazırlanan rapor için yaptığı açıklama, tüm topluma ve dünyaya ciddi bir çağrı da olmuştur ve durumu özetler mahiyettedir:
“Tarihin hiçbir döneminde  çocuk  sorunu bugünkü kadar kuşatıcı boyutlara ulaşmamıştı. Bugün bütün dünyada çocuk merkezli bir kriz yaşanıyor. Buna karşılık çocuk dünyanın ilk gündem maddesi olamıyor. Yoksulluğun, eğitimsizliğin, açlığın, şiddetin, savaşların, her türlü ihmalin ve istismarın tükettiği çocuk gerçeği karşısında bütün insanlık çocuk ödevine yönelmedikçe çocuğu kolay hedef olmaktan kurtaramayız.”

Diğerleri