Küreselleşen Açlık

Küreselleşen Açlık

01 Nisan 2014

“Küresel açlık” konusu da hazin bir son olarak tartışma gündemimize girdi nihayet. Sistemik meşruiyet kazanımı noktasında gösterilen tüm çabalara ve yapay söylem/politika inşalarına rağmen, kapitalizmin yapısal sorunları ve hiç de insani olmayan sınırsız kâr eksenli irrasyonalitesi, insanlığı 21. yüzyılın başında küresel açlık tehlikesini konuşur bir noktaya sürüklemiş bulunuyor.

Son dönemdeki küresel gıda krizi veya “açlığın küreselleşmesi” üzerinden, küresel ekonomik sistemin yönetişim sorunlarına dair çok sarih bir okuma yapmak da mümkün. Örneğin Braudel’e kadar giderek konvansiyonel piyasa ilişkilerinin ötesine geçen kapitalist örgütlenme biçimlerinin tekelci, tahakkümcü ve rekabete karşı tabiatını hatırlayarak yola koyulabiliriz. Bu meyanda, sosyo-tarihî gerekçelerle tam kapitalistleşmenin sadece Anglosakson dünya, Avrupa ve Japonya’da gerçekleştiğini düşündüğümüzde, gerek uluslararası gerekse ülke içi sosyoekonomik statü grupları arasındaki derin eşitsizlikleri ve bu eşitsizlikleri yapısal olarak tahkim eden güç ilişkilerini normal karşılamamız gerekecektir. Ancak bütün bunlara rağmen, “beyaz adamın yükü”nden “küreselleşerek birlikte zenginleşmek” dönemine uzanan bir çizgide, küresel ekonominin, kapitalizmin merkezi ile çevresindeki ülke ve toplumların kabaca “kapitalist bir sosyoekonomik çerçeve içinde refah ve huzura kavuşacakları” tezinin farklı biçimlerde işlenegeldiği de unutulmamalıdır.

20. yüzyılda, Bretton Woods sistemi ve BM’nin ekonomik kolları üzerinden, kapitalizmin tarihsel olarak ispatlanan yıkıcı etkilerini sınırlayacak etkin bir yönetişim mekanizmasının kurulacağı yönünde umutlar yeşermişti. Küresel hegemon rolüne soyunan ABD ve mihmandarı İngiltere’nin ekonomi-politik çıkarları doğrultusunda, 1950’li ve 60’lı yılların gelişmekte olan ülkelerin umutlarını besleyen görece bir istikrar dönemi olması da bu erken iyimserliği destekledi. Ancak küresel sistemin kurumsallaşan yönetişim mimarisinin yerleşmesi için, dekolonizasyon sürecinde bağımsızlıklarını kazanan az gelişmiş ülkelerin “aşağıdan” meşruiyet sağlayıcı katkılarına ihtiyaç vardı.

kosova refugeesBüyük plan, sistemin “taşra”sından bakıldığında kabaca şöyleydi: Egemen dünya güçlerinin sömürgeci sistemlerine yüzyıllardır cebren eklemlenen ve dekolonizasyon sürecinde bağımsızlıkları kerhen tanınan “üçüncü dünya” ülkeleri, liberal ticaret öğretisinin buyruklarını takip ederek küresel ekonomik oyuna katılacaklardı. Aktif ticaretteki “mukayeseli avantaj”larını takip ettiklerinde, kazan-kazan prensibinin gereği olarak, kendilerine göre bir kalkınma ve öndekilere yetişme (catch-up) yolu tutturacaklar ve kolonyal efendilerinin lütfettikleri borç ve yardımlara ihtiyaç duymadan varlıklarını sürdürebileceklerdi. Dönemin popüler öğretisi olan “modernleşme teorisi” tarafından siyasi ve sosyal dönüşüm boyutlarıyla desteklenen bu değişim projeleri manzumesi, Afrika ülkeleri başta olmak üzere ardı ardına pek çok ülkede “liberal demokrasi-piyasa ekonomisi” formülüyle hayata geçirilecek ve “bağımsızlar hareketi”nden ilhamla, daha adilane yeni bir “uluslararası ekonomik düzen” dahi talep edilecekti.

Fakat küresel kapitalizmin uzun süreli tarihsel devinimi içinde, iki savaş arası dönemin sıkıntıları, büyük buhranın yol açtığı sistemik çalkantılar ve 2. Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerine karşı bir restorasyon dönemi olarak görülen Keynezyen aralığının, kapitalist genişleme dinamiğinin yapısını değiştirmediği kısa zamanda anlaşıldı. 1970’lerin başından itibaren patlayan uluslararası petrol ve borç krizleri, gelişmekte olan dünyanın erken gelişme umutlarını süpürüp, sistemin tepesindekilerle dibindekiler arasındaki farkı daha da keskinleştiren neoliberal çerçeveli finansal (gazino) kapitalizmin de önünü açtı.

Sanal ortamda sürgit ticari işlemlerin yapıldığı; yerkürenin finansal sermayeye ev sahipliği yapan birkaç şehri arasındaki hisse senedi, tahvil, bono, türev ticaretinin üretime dayalı ekonomi ile ilişkisinin koptuğu ve tıpkı petrol ile değerli taşlarda olduğu gibi tahıl ve yiyecek maddelerinin de uluslararası spekülasyon konusu olduğu bir dünyada, açlığın yayılması değil, küreselleşmemesi sürpriz olurdu. Geldiğimiz noktada, Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda küresel ısınmaya paralel olarak artan kuraklık, spekülatif etkiler, bioyakıt üretimi gibi sebeplerle tahıl ve temel gıda fiyatları, özellikle düşük gelir gruplarındaki milyonlarca insanın geçimini tehdit eder bir noktaya doğru hızla ilerlemekte. Buna bağlı olarak küresel yönetişim sisteminin başarısız aktö

rleri; Mısır, Senegal, Hindistan, Yemen ve Meksika dahil 33 ülkede açlıktan kaynaklanan siyasi-sosyal kaos, toplu ayaklanma ve yağmalama tehlikesinin had safhada olduğunu belirtmekteler. Tony Blair gibi mesiyanik liderlerin gayretleriyle çalışmalarını 2015 yılında dünyada fakirliği yarıya indirmek dahil, pek çok abartılı hedef içeren “Milenyum Kalkınma Hedefleri”ne endeksleyen BM ile, yaklaşık 20 yıldır “fakirliği azaltma” şarkıları söyleyen Bretton Woods kuruluşlarının tüm inandırıcılık ve güvenilirliklerini yitirdikleri de ortada.

Açlığın küreselleşmesi riski altında iflas eden asıl unsurun küresel kapitalist paradigmanın kendisi olduğu daha derin bir analizle görülebilir. Kâr ve verimlilik söylemleri ile gerçek rekabeti yok eden; yaşam hakkı dahil cari tüm insani ihtiyaçları imtiyazlı bir “yatırımcılar” grubunun çıkarlarının türevi olarak gören; spekülasyon ve şişirilmiş kazanç alanları üretme noktasında sınır tanımayan ve hiçbir ahlaki nosyon ile sınırlanamayan kapitalist bir paradigma bu. Dünya üzerinde epey bir zamandır açlığın kaderin bir cilvesi olmadığının ve sessiz sedasız kitlesel cinayetlere doğru yol alan bu  paradigmanın en büyük zaaflarının en büyük kuvvetlerinde yattığının da farkındayız.

Diğerleri