Küreselleşme ile Değişen Güvenlik Algısı Bağlamında Bush Doktrini

18 Nisan 2016

Giriş

11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi’ne ve Pentagon’a yapılan saldırılar tüm dünyada aynı etkiyi yaratmış ve birçok kişi için bu olay tarihî bir dönüm noktası olma niteliği taşımıştır. Soğuk Savaş sonrası dönem “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılmış ve uluslararası sistemde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) hegemon güç olma iddiasıyla ortaya çıkmıştır. 11 Eylül öncesinde ABD “çevreleme ve caydırıcılık” dış politikası izlerken, 11 Eylül sonrası dönemde ve gelişen yeni güvenlik algısıyla bu politika tamamen değişmiştir. Bu dönemde ABD’nin takındığı dış politika tavrı Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezini destekler niteliktedir. Fukuyama, Hegel’den hareketle bir iddiada bulunup siyasi kurumsallaştırmada insanoğlunun arayışının bittiğini ilan etmiştir. Bu, tarihin sonu fakat aynı zamanda modernitenin de sonudur. Bu teze göre, artık ideolojik arayışlar bitmiş ve liberal demokrasi bütün insanlık için tek model olarak ortaya çıkmıştır.

11 Eylül saldırısı sonrasında George W. Bush da bu tezi destekler nitelikte, artık dünyanın eskisi gibi olamayacağını, küreselleşen dünyayla birlikte değişen güvenlik algısına karşı yeni tedbirler alınması gerektiğini vurgulamıştır. Clinton döneminde benimsenen “çevreleme ve caydırıcılık politikası”nın değişen konjonktürle birlikte artık pek bir anlam ifade etmediği vurgulanarak Yeni Dünya Düzeni’nde ortaya çıkan yeni güvenlik tehditleri olan terör saldırılarına karşı farklı önlemler alınması gerektiği deklare edilmiştir.

Soğuk Savaş döneminde uluslararası sistemde en büyük tehdidi rakip bloklardaki devletler oluştururken, 11 Eylül ile birlikte ABD, sistemde en büyük tehdidin küreselleşme ile sınırları aşan ve birçok yerde etkin olarak varlık gösteren terör örgütleri olduğunu ilan etmiştir. Bu süreçte ABD, dış politika önceliklerini, tehdit tanımlarını ve savunma politikalarını yeniden yapılandırmıştır. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD, yeni ulusal güvenlik stratejisini “Bush Doktrini” olarak tanımlanan pre-emption (önalma) ve prevention (önleme) stratejileri üzerine bina etmiştir. 1 Haziran 2002’de West Point Askerî Akademisi’nin mezuniyet töreninde konuşan George Bush, 11 Eylül saldırılarının ardından o güne kadar kullandığı “terörizme karşı savaş” retoriğinin ötesine geçerek “iyicil hegemon” yerine açıkça mutlak kontrole (supremacy) dayanan neo-emperyal bir güvenlik anlayışına işaret etmiştir (Aydın, 2003: 3). ABD, yeni güvenlik stratejisinde sistemdeki güvenliği garanti altına almak için artık diğer devletlerin desteğini ve ittifakını aramayacak, hatta  bunun da ötesinde tehdit daha doğmadan ona engel olacaktı. Bush bunu yaparken ABD’nin geleneksel realist politikalarına (çevreleme ve caydırıcılık) veya Clinton döneminde moda olan neo-liberal politikalara dayanmayacak, bunun yerine önalma stratejisini vurgulayan yeni-muhafazakâr (neo-conservative) politikalar izleyecekti (Aydın, 2003:4).

Bu çalışmada küreselleşmenin güvenlik üzerindeki etkisi incelenip 11 Eylül saldırısından sonra değişen tehdit algısı ele alınacaktır. Oluşan veya yaratılan bu tehdit algısıyla ABD’nin yeni ulusal güvenlik stratejisi irdelenerek Bush Doktrini çerçevesinde uygulamaya konulan önleyici meşru müdafaa hakkı (pre-emptive self-defence) üzerinde durulacaktır. George W. Bush’un Yeni Dünya Düzeni’nde yer alan ve sistemdeki tehdidi başlamadan önce gidermeye yönelik bu önalma ve önleyici saldırı stratejisi, uluslararası hukuk bakımından değerlendirilecek ve küreselleşen terör bahanesiyle sisteme yön verme çabaları üzerinde durulacaktır.

Raporun tamamına ulaşmak için lütfen tıklayınız.