Mazlumun Kalbine Dokunmak

Mazlumun Kalbine Dokunmak

Dünyanın dört bir yanında aç ve açıkta kalmış insanların dertleriyle dertlenmek, onlara ulaşmaya çalışmak, iç huzurunuzu arttırırken bir de mazlumla yüzleştiğinizde aldığınız dualar bir daha diriltiyor uyuyan yüreklerinizi.

Güzel ahlakın, yardımlaşmanın, kardeşliğin emredildiği bir dinin tarikinde yürürken hem şanslıyız hem de yükümlü. Zenginin malıyla, yoksulun yoklukla sınandığı bu fani dünyada her insan kendi sınavını veriyor. Mülkün tek sahibi olan Allah bizleri sahip olduklarımızı paylaşmakla sorumlu tutuyor. Bu sorumluluğu öyle de güzel kolaylaştırıyor ki, O’nun rızasını kazanmak için yapılan maddi ve manevi her iyilik sadaka olarak kıymet buluyor. Hem yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayet hem de Peygamber Efendimizin (sav) sünnetinde sayısız uygulamalarla fakire, mazluma, yetime yardım etmenin önemi defalarca Müslümanlara telkin ediliyor. Kardeşlik duygularını pekiştiren, toplum içinde huzuru ve barış ortamını tesis eden, dua kapılarının aralanmasına vesile olan ve en önemlisi de karşılığında cennetin vadedildiği paylaşmak olgusu, belki de modern dünyada sıkışmış olan bizlere açılan ferah bir pencere. Yardımlaşarak ruhumuzu rehabilite ediyor, insan olarak doğamızda var olan kötülüğü törpülüyoruz. Bir mazlumun elinden tutmak, muhtaç bir insanın ihtiyacını karşılamak, yetime kol kanat germek, kurumuş dudaklara su olmak, karanlıkta kalan gözlere ışık olmak ve bizlere Âlemlerin Rabbi tarafından lütfedilenleri paylaşmakla içimizdeki iyiliği besliyor, en önemlisi de Allah’ın rızasını ve merhametini kazanıyoruz.

“Onların mallarında dilencinin ve (iffetinden dolayı durumunu açıklamayan) yoksulun bir hakkı vardır.” (Zariyât, 51/19) ayetinde de işaret edildiği üzere, dünyada adaletin tesisinde rol üstlenen insan için, işte tam da bu noktada yardımlaşmak farz-ı ayn oluyor. Öyle ki, sadakanın azının çoğunun olmadığı, maddi veya manevi yapılan küçücük bir iyiliğin bile sadaka değeri taşıdığı haber veriliyor. Rabbin huzurunda gönülden yapılan her yardım insanın hayatına bereket katıyor ve ahiretin yanı sıra bu dünyada da karşılık buluyor. Allah-u Teala bir diğer ayetinde şöyle buyuruyor; “Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükâfat da vardır.” (Hadid,18). Yanı başımızdaki akraba ve arkadaşlarımızdan başlayarak dünyanın en ücra köşesindeki kardeşlerimize kadar din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın yaptığımız yardımlar kimi zaman bizleri tüm şerlerden koruyan dua kalkanları olurken kimi zamansa kendi eksiklerimize karşı bizi Allah’ın lütfuyla müjdeliyor.

Bu ahir dünyada en güzel ameldir iyilikte yarışmak. Yardımlaşma bilinci ile ülkemizde son 10 yılda sayıları hızla artan yardım kuruluşları hem sosyolojik olarak toplumumuzun geleceğini aydınlatmakta hem de barış içinde ve adilane yaşayan bir toplum olma yolunda ilerlememize katkı sağlamakta. Yardım alan ile veren arasında bir vesile olmanın, dualardan pay kapmanın, iyiliğe giden yolda kılavuz olmanın motivasyonu ile başlayan böylesi bir süreçte biz de İHH İnsani Yardım Vakfı ile yoldaş olduk, vaktimizi ve emeğimizi bu uğurda sarf etmeye niyet ettik. Hedef dünyadaki tüm mazlumların yüreklerine dokunmak olunca, var gücüyle iyiliğe sarılıyor insan. Dünyanın dört bir yanında aç ve açıkta kalmış insanların dertleriyle dertlenmek, onlara ulaşmaya çalışmak, iç huzurunuzu arttırırken bir de mazlumla yüzleştiğinizde aldığınız dualar bir daha diriltiyor uyuyan yüreklerinizi.

İHH olarak on binlerce iyiliksever, hayır sahibi insanın bizleri vekil kıldığı yolda mazlum coğrafyalara gerçekleştirdiğimiz ziyaretler bizlere pek çok şeyi kanıtladı. Kilometrelerce öteden bir yetimin başını okşamak mümkün müydü? İşte bu sorunun cevabı bir yetimimizin annesinden, Sri Lanka’dan geldi buldu bizi. Küçük Abdullah ve annesi evsiz barksız, her hafta başka bir akrabanın evinde göçebe misali yaşamlarını sürdürürken bir sabah aldıkları haberle ev sahibi olacaklarını öğrenmişlerdi. Evin teslimini yapmak bizzat bize düşünce, anne ve oğlun gözlerindeki ışıltıya da şahitlik etmek yine bizim nasibimiz oldu. Küçük Abdullah ve annesi bundan sonra kendilerine ait sıcacık bir yuvaya sahip olmuştu. Ama Abdullah’ı en çok heyecanlandıran kendine ait bir odası olmasıydı. Abdullah dünyanın yetimlerinden sadece birisiydi ve Türkiye’den bu hayra ortak olanlar onun saçının her bir teli kadar sevabı heybelerine yüklenmişlerdi.

Bir diğer yetim annesi yaklaştı yanıma; “Siz neler yaptığınızı bir bilseniz! Yetimlerim Türkiye’deki kardeşlerimizin desteğiyle rahat yüzü gördü. Yardımlarınız her ay düzenli olarak bizlere iletiliyor. Yavrularım bu sayede okula gidiyor. Sizler ta oralardan bizleri düşündünüz, unutmadınız ya, Rabbim de sizleri unutmasın! Dara düştüğümüzde bize siz ulaştınız ya, O da sizi yalnız bırakmasın!” dedi. Evet, yetimlerin Rabbi olan Allah, bizleri unutmayacaktı. Bu dua içimde öyle bir yere oturdu ki... Bu, hayrını bize emanet edenlere ve vesile olanlara en büyük müjdeydi aslında: Dara düştüğümüzde Allah bizimle olacaktı… Afrika’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Asya’da veya Balkanlar’da tanımadığımız insanların hayatlarında özne olmak ne kadar kıymetli bir duygu. Kardeşlik kan bağı mıydı, dualarda buluşmak mı? Hayrı yapan kişinin içindeki o sonsuz huzur ve evini saran bereket işte bu yetimlerin duasıydı besbelli.

Diğer taraftan Afrika’daki Ganalı Hüdanur’dan da bahsetmek gerek belki de. Doğuştan kataraktlı gözleriyle yokluğun pençesinde dünyayı puslu seyreden Hüdanur, ne annesini ne de babasını görebiliyordu. Afrika’daki yaygın katarakt rahatsızlığına çare olmak için düzenlenen sağlık taramalarında Hüdanur’un rahatsızlığı da fark edilmişti. İyilik kuşananların desteğiyle o da katarakt ameliyatı olacaktı. Henüz yedi yaşındaki Hüdanur ve şimdiye kadar yüzlerini göremediği anne babası heyecan içindeydi. Ameliyatın ardından gözlerindeki bandaj çıkartıldığında Hüdanur bir başka bakmaya başlamıştı artık dünyaya. Belki de aslında o gün doğmuştu. “Görmek” hediye edilmişti ona, o da en güzel gülümsemesiyle minik dudaklarından uçarak semalara yükselen dualarını gönderiyordu hayrın sahiplerine.

Hiç kuşkusuz rızkı veren Allah-u Teala adaletlilerin en adaletlisidir. Bugün gözümüz Afrika’ya iliştiğinde sanki insanların doğanın bir getirisi olarak yokluk çektiğini düşünüyoruz. Aslında bu, modern zihniyetin algılarımızla oynamasından başka bir şey değil. Ancak yüceler yücesi Allah (cc) yer kubbeyi öyle muhteşem yaratmış ki, insan eliyle çalınıp çırpılmadığı müddetçe rızkı da yeryüzünde eşit dağıtmış. Aslında yemyeşil doğası ve bereketli topraklarıyla hayat bulan Afrika, bizlere hep çorak topraklarıyla resmedilmedi mi? Afrika’nın güzel insanları pis sulara mahkûm edilirken, ilk kadim medeniyetlerin üzerine kurulduğu Afrika kıtasının billur gibi akan yer altı su kaynakları yeryüzünde fesat çıkaran, düzeni bozan, sömüren insanlar tarafından tüketilmedi mi? Bize yakışan susuzluktan dudakları kurumuş kardeşlerimize bir bardak su uzatmak değil midir? Nitekim Resulullah’ın (sav) şu sözlerini biliyorduk: “Hangi Müslüman çıplak bir Müslüman’ı giydirirse Allah da ona cennet elbiselerinden giydirir. Hangi Müslüman aç bir Müslüman’ı doyurursa Allah da (cc) ona cennet meyvelerinden yedirir. Hangi Müslüman susuz birini içirirse Allah da (cc) ona misk kokulu cennet içeceklerinden içirir.”1 Güzeller güzeli Peygamber, müjde üzerine müjde veriyordu. Yani her gün 15 kilometre yolu 5-6 saat su bulmak için yürüyen insanlara uzatacağımız bir bardak suya karşılık cenneti vadediyordu. Tam bu noktada Gendo giriyor hayatımıza. Orta yaşlarındaki bu kadın hem iki yetimine hem de kendi hayatına yetişmeye çalışıyor. Her gün 5-6 saatte aştığı 15 kilometrelik yolu sadece birkaç bidon su almak için yürüyordu. Hayatı boyunca suya erişmek için başka bir imkânı olmamış, suya yolculuğu adeta yaşamının bir parçası haline gelmişti. Bu yüzden tek dileği temiz su almak için kilometrelerce yürümek zorunda kalmamaktı. Aslında kilometrelerce uzaktan aldığı su da pek temiz değildi. Böyle bir ihtiyaç ortamında Necaşi’nin memleketine uğrayan cömert adamlar, Gendo’nun ve onun gibi pek çok çoğunun hayalini gerçeğe çevirmişti. Mahzun gözlerinden akan yaşlar yerine artık açılan su kuyularından oluk oluk akacaktı sular. Su gibi bir hayat kaynağı, kuruyan dudaklara Rabbin vesile kıldığı hayır sahipleri tarafından bardak bardak uzatılmıştı. Bu iyiliğin karşılığı ise “Su gibi aziz olmaktı.” Efendimizin (sav) “Farz ibadetlerinden sonra Allah yanında amellerin en sevgilisi (rızasına muvafık olanı), Müslüman’ın kalbine sevinç koymaktır.”2 hadisi şerifinde ifade ettiği gibi, amaçlarımızı bu doğrultuda yönlendirmek Allah’ın sevgisini kazanmamıza vesile olacaktır. Allah’ın sevdiği ve hoşnut olduğu kişileri, kulları da sever ve hoşnut olur. Toplum içinde sevilen insanlar hem örnek alınır hem de her daim güzelliklerle anılırlar.

Hayra niyet eden insanlar için açılmış bekleyen o kadar kapı var ki aslında. Verecek hiçbir şeyi kalmadığında müminin mümine bir tebessümü ve duası sadakadır zira. Öyle ki “En çabuk kabul edilen dua, müminin mümine duasıdır.”3 ve “Bir kimse kardeşine gıyabında dua ettiği zaman, başında görevli bir melek: ‘Allah o kardeşin için istediğin şeyin aynısını sana da versin!’ diye dua eder.”4 buyruluyor. Görüldüğü üzere yapılan hiçbir güzel amel Allah tarafından karşılıksız bırakılmamaktadır. Rotasını Kırgızistan’a çeviren bir iyilik ekibi böyle bir mükâfata şahitlik ediyor bu sefer. Henüz İslam’la şereflenmemiş olmasına rağmen yetime kol kanat geren Resha Amca cömertliğinin ve merhametinin karşılığını hayatının belki de son demlerinde göklerden gelen bir mükâfatla alıyor. Aslen Rus olan Resha Amca, küçük bir kasabada hayatını tek başına idame ettiriyormuş. Eşinin vefatından sonra kendisini yatağa mahkûm eden bir hastalığa yakalanmış. İçinde bulunduğu durumdan dolayı ihtiyaçlarını karşılayamayan amcamız, kendisinin bakımıyla ilgilenecek ve evi çekip çevirecek birini ararken eşi tarafından terk edilen Müslüman bir hanımla karşılaşmış. Kadın iki çocuğuyla birlikte sokakta kalmış, çocuklarına sıcak bir tas çorba içirmenin derdine düşmüşken Resha Amca hepsine kol kanat germiş. Tüm merhametiyle evinin kapılarını bu anne ve yetimlerine açmış. Hastalığı her geçen gün ilerlemesine rağmen ona dirayet veren, kendi torunları gibi sevdiği bu yetimler olmuş. Onlara gösterdiği şefkat ve merhamet, 78 yaşında ekibimizin şahitliğinde onu İslam’la şereflendiriyor.

Elbet bir sona varacağımız bu hayatta, amellerimiz ve yaşantımızla haşrolacağız. Tebessümle başladığımız sadaka yolculuğumuza Rabbin imkân verdikleriyle mazlumların yüreklerine dokunmaya, hayatlarında büyük veya küçücük bir yer tutmaya en çok bizlerin ihtiyacı var. İnfak ettikçe yuvalarımıza bereket ve yüreklerimize ferahlık dolacaktır. İyilik ise hem tüm benliğimizi hem de tüm dünyayı kuşatacaktır. Bir taraftan evlatlarımız yardım etmeyi, destek olmayı ve sadaka vermeyi öğrenirken, diğer taraftan yetimlerimiz kurtarılan hayatlarında daha nice yetimlerin ellerinden tutacaktır kim bilir. Gözleri hayatı pırıl pırıl görmeye başlayan Ganalı Hüdanur’un büyüdüğünde doktor olduğunu, Sri Lankalı Abdullah’ın mimar veya mühendis olduğunu, İslam’la şereflenen Resha Amca’nın ardından Fatihalar, Yasinler okuyan yetim evlatlarının sahip oldukları tüm dinî bütünlükleriyle ümmete layık kullar olduğunu göreceğimiz günler hiç de uzak olmasa gerek. İyilik hayırdır, hayır Allah’ın rahmetini ve ihsanını kazanmanın en güzel yoludur. İyilik yapmak insanı nefsinde taşıdığı kötülüklerden azad ettikçe adalete götürür. Nasıl ki insan fıtratı gereği ektiği tohumun yeşerdiğini gördüğünde ona daha bir ihtimam gösterirse, iyilik üzerine kurulan toplumlar da sahip oldukları huzur ve barış ortamını kaybetmemek adına birbirlerine kenetlenecektir. Maddi veya manevi yokluğun girdabında kaybolmaya yüz tutan insanların ellerinden tutanlar oldukça, her daim elinden tutulan, yolu aydınlatılan, zorlukları kolaylaştırılanlar olacağız. Cimrilik şeytandandır. Bizler tek bir hırkası olduğu halde onu hiç düşünmeden verebilen bir Peygamberin ümmeti olarak Allah’a ve Resulüne layık kullar olmaya gayret edeceğiz. Resulullah’ın bir hadisi şerifinde tüm ademoğluna seslendiği gibi, alan el olmaktansa veren el olma yolunda çaba göstereceğiz.5

*İyilik, “Mazlumun Kalbine Dokunmak”, Ankara: DİB Yayınları, 2015, s. 103-109.


1 Ebû Davud, Zekât, 41; Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 18.
2 Abdullah b. Abbas’tan Taberani.
3 Tirmizî Ebû Dâvud Buhârî, el-Edebül-Müfred.
4 Ebu Davud, Vitr, 29 (No: 1534).
5 Müslim,1036; Fethü’l-kebir, c.3, s. 440.