Yükleniyor...
Nükleer Terör Çağı

Nükleer Terör Çağı

18 Haziran 2014

Herhalde Makyavelist politikacıların ve onların hizmetindeki bilim insanlarının dünyayı karşı karşıya bıraktığı nükleer tehdide Makyavelli’nin kendisi bile rıza göstermezdi. İtalyan düşünür, halkın itaatini sağlamayı ve iktidarda kalmak isteyen yöneticinin tüm ahlaki kayıt ve ilkelerden bağımsız hareket edebilmesini salık verirken bu kadarını öngörmemiştir. İnsanlığa tahakküm etmek adına insanlığı yok etme gücüne sahip olmayı, Makyavelli’nin ne pahasına olursa olsun İtalyan birliğini sağlamak biçimindeki çok masum kalan idealiyle karşılaştırmak yanlış olur.

Bugün nükleer silahlar, modern ölüm teknolojisini dizginlemek uğruna, geçen yüzyılda ulaşılan anlaşma ve mutabakatların çöküşünü ifade ediyor. Savaşın ölümcül etkilerini savaşçılarla sınırlı tutmak, sivilleri ve doğal çevreyi korumak gayesiyle formüle edilen, bağlayıcı belgeler haline getirilen Cenevre Sözleşmeleri’nin, insan hakları bildirge ve sözleşmelerinin hükümsüzlüğüne işaret ediyor.

Hiroşima ve Nagazaki’de yaşananlar, bu yeni ölüm teknolojisine son verilmesi yönünde sağlam bir iradenin oluşmasına hizmet etmekten ziyade, aynı akıbete uğramamak için bu silahlara sahip olmak gerektiği düşüncesini kışkırttı. ABD önderliğindeki Batı NATO Bloku ile Sovyetler Birliği önderliğindeki Doğu Varşova Bloku arasındaki açmaz, nükleer silahlar dolayısıyla “terör dengesi” (balance of terror) diye adlandırıldı.

1960’ların sonunda ulaşılan uzlaşma, büyük bir başarı diye takdim edilse de, adından da anlaşılacağı gibi, güçlünün ve zayıfın ayrıcalık ve mahrumiyetini kayıt altına almaktan başka bir şey yapmamıştı. 5 Mart 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması, Ocak 1967’den önce nükleer silah yapmayı (ve patlatmayı) başarmış devletlerin, diğer tüm devletlere karşıhâkim konumunu pekiştiriyordu. Ne ilginçtir ki, bunlar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto yetkisine sahip beş daimi ülkesiydi; yani ABD, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği (Rusya) ve Çin.

Antlaşma, nükleer silaha sahip olmayan devletlere bir dizi vaatte bulunuyordu: Nükleer silahlanma yarışına son verilecek, hatta stoklar imha edilerek tam bir silahsızlanma başarılacaktı. Gerçi bunun ne zaman ve nasıl mümkün olacağı, daha önemlisi bu beş devletin, bu müthiş ayrıcalıklarını niçin terk edecekleri soruları cevapsız kalmıştı. Nükleer silahı olmayan devletler ise, tabiri caizse sofranın artıklarıyla yetineceklerdi. Nükleer silahları geliştirirken elde edilen teknolojinin barışçıl tatbikinden yararlanacaklar ve hatta “barışçıl amaçlarla nükleer teknolojiyi geliştirme, üretme ve kullanma konusunda devredilemez bir hak” sahibi olacaklardı.

Fakat geçen süre zarfında hiçbir vaat yerine getirilmedi. Hatta bilakis barışçıl, enerji amaçlı nükleer projeleri için yeterli kaynak bulabilen İran gibi ülkeleri engellemek üzere anlaşma metni fiilen değiştirildi.

Antlaşma’nın yürürlüğünü denetlemek üzere her beş yılda bir düzenlenen konferansların 2000 yılındaki ayağı dramatik bir “başarı” ile sonuçlandı: Nükleer silahı olmayan devletler, nükleer silahı olan devletlerden, bu silahları ortadan kaldırma vaadini 30 yıl sonra tekrar almayı, neredeyse unutulmuş bir vaadi teyit ettirmeyi başarmışlardı.

Lakin bu sevinç bile fazla uzun sürmedi. ABD hükümetinin 2001 yılı içinde, nükleer silahları hiç görülmemiş bir biçimde kullanma planları yaptığı, 2002 Mart’ında Amerikan basınına sızdırılan belgelerle ortaya çıktı. Planlara göre ABD, nükleer silah sahibi olmayan ülkelere önceden (preemptive) saldırılar gerçekleştirme hazırlıkları yapmaktaydı.

Üstelik Bush yönetimi, “mini nükleer” veya “sığınak delici” diye adlandırılan yeni nesil nükleer silahların geliştirilmesi projesine yönelmişti. Bu yeni silahlar, konvansiyonel ve nükleer silahlar arasındaki sınırı belirsizleştiriyor ve dolayısıyla mesela Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın olası denetimini (Tabii UAEA, ABD topraklarında böyle bir şeye cesaret edebilirse!) neredeyse imkânsızlaştırıyordu. Ve bunlar kullanılması daha kolay ve daha donanımlı silahlar olacaktı.

O yüzden 2005’in Mayıs ayındaki Gözden Geçirme Konferansı’nın tam bir fiyaskoyla sonuçlanması sürpriz olmadı. Bir ay devam eden Konferans, bir sonuç bildirisi bile imzalanamadan dağıldı. Nükleer silahı olmayan ülkeler, “Nükleer Kulüp”ün eski taahhütlerine atıf yapılmasını sağlayamadı. Belki de en kötüsü; kendilerine karşı bu silahların kullanılmayacağına dair bir taahhüt koparma girişimleri dahi sonuçsuz kaldı.

Fakat aynı yıl içinde UAEA ve onun 10 yılı aşkın bir süredir başkanlığını yürüten Muhammed el-Baradey, “nükleer enerjinin askerî amaçlarla kullanımını önleme ve mümkün olan en güvenli yollarla barışçıl amaçlarla kullanımını sağlama yönündeki çabalarından dolayı” Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.

Şimdi ABD, Anti-Balistik Füze Antlaşması’ndan da çekilmiş bulunuyor. Rusya ise Anti-Star Wars (Yıldız Savaşları Karşıtı) diye takdim edilen ve her türlü füze kalkanı sistemini delip geçeceği iddia edilen hipersonik silahını başarıyla denemekle övünüyor. İnsanlık, tarihteki bütün terör örgütlerinin toplam terör üretme kapasitesini nanometre ölçeğinde bırakacak bir nükleer devlet terörü yüzünden eski “terör dengesi” günlerini mumla arayacağı bir döneme doğru hızla ilerliyor. Nükleer silahlar bu şekilde birer egemenlik sembolü olarak görülmeye devam ettiği ve silahlanma, ekonomi için canlılık ve elitler için yüksek kâr anlamına geldiği sürece, nükleer silahsızlanma başarılamaz.

İnsanlık, Makyavelli’yi bile dehşete düşürecek bir yaklaşımla kendi halklarını dahi insan tanımı içine dahil etmeyen elitlerin tahakkümü altındadır. Nükleer silahlar, bu elitlerin yeryüzündeki tüm canlı varlıkları kutsaldan ve dolayısıyla dokunulmazlıktan mahrum bırakan seküler, materyalist anlayışının ürünüdür.

Dolayısıyla, nükleer silahlardan arınmış bir dünyayı hedefleyen her projenin, insanoğlunun hemcinsleriyle, diğer canlı varlıklarla ve hepsinden önemlisi Yaratıcı’sıyla olan ilişkisini gözden geçirerek işe başlamak mecburiyeti vardır.

 

Diğerleri