Yükleniyor...
Ortadoğu Su Krizi ve Türkiye

Ortadoğu Su Krizi ve Türkiye

12 Mayıs 2017

Giriş

İnsanoğlunun yaşamını sürdürebilmesi için “su” vazgeçilmez en temel ihtiyaçtır. Geçmiş yüzyıllarda sadece tarım ve günlük ihtiyaçlar için kullanılan suyun kullanım alanları ve miktarı günümüzde oldukça farklılaşmıştır. Bugün hem değişen ihtiyaç durumuna hem de dünya nüfusunun artışına paralel olarak su kullanımı da bir hayli artmıştır. Öte yandan dünya genelinde eşit dağılmayan su kaynakları sebebiyle de su ile ilgili krizlerin oranında ciddi artış yaşanmaya başlamıştır. Hâlihazırda enerji ve tarımsal üretimdeki ihtiyaçlar, devletleri su üzerine yeni politikalar üretmek mecburiyetinde bırakmaktadır. Bu politikalar bazı bölgelerde barışçıl ve uzlaşmacı bir şekilde sürdürülürken bazı bölgelerde çatışmacı bir zeminde devam etmektedir.

Ortadoğu yüksek su potansiyeline sahip olmasına rağmen, su kaynaklarının belirli bölgelerde yoğunlaşmış olması ve temel su kaynağı olan nehirlerin birçok ülkeyi içine alan havzaları, devletler arasındaki ilişkileri etkilemektedir. Bu şekilde sınıraşan çok sayıda nehrin bulunduğu bölgemizde Fırat, Dicle, Asi, Şeria (Ürdün) ve Nil nehirleri en önemli su kaynaklarını oluşturmaktadır.

Bütün bu su havzalarının inceleneceği raporlar serimize ülkemizi doğrudan ilgilendiren nehirlerle başlıyoruz. Elinizdeki bu çalışmada Türkiye’nin kıyıdaş olduğu Fırat-Dicle nehirleri ve Asi Nehri havzası hidrolojik özellikleri, havzada geçmişten bu yana yaşanan anlaşmazlıklar ve özellikle Suriye’nin çelişen çatışmacı politikaları bağlamında değerlendirilecektir.

Fırat-Dicle Havzası

Havzanın Hidrolojik Özellikleri

Fırat Nehri, Ağrı Diyadin’den doğan Murat Suyu ve Erzurum Dumludağ’dan doğan Karasu nehirlerinin birleşmesiyle Türkiye’den neşet etmekte ve Karasu kaynağından 971, Murat Suyu’ndan 1.263 kilometrelik bir akıştan sonra Suriye’ye geçmektedir. Nehrin Türkiye sınırındaki havzası 101.000 kilometrekaredir. Türkiye’den sonra, önce Suriye’ye geçen ardından da Irak’ta Dicle Nehri ile birleşen Fırat Nehri’nin toplam uzunluğu 2.780 kilometredir.[1]

Türkiye’nin Fırat Nehri’ne katkısı 31,58 milyar metreküp iken, Suriye’nin katkısı 4 milyar metreküptür; Irak’ın ise nehre hiç katkısı yoktur. Buna karşın Türkiye’nin tüketim hedefi 18,42, Suriye’nin 11,50 ve Irak’ın 23 milyar metreküptür.[2] Türkiye’nin nehre katkısı yaklaşık %88-90 oranında olmasına rağmen tüketim hedefi %35 dolaylarındadır. Suriye ve Irak’ın katkı paylarıyla paralellik göstermeyen tüketim hedefleri, özellikle Irak’ın hiç katkısı yokken en yüksek oranda hak talep etmesi, hem bu iki ülke arasında hem de iki ülkeyle Türkiye arasında “su” temelli çıkan sorunların başlıca sebeplerinden biridir.

Dicle Nehri ise, Elazığ ilindeki Hazar Gölü’nden doğmaktadır. Ambar, Kuru, Pamuk, Batman ve Garzan çaylarından beslenerek 30 kilometre kadar Türkiye-Irak sınırını oluşturduktan sonra Irak topraklarına girmektedir. Türkiye’den doğan Hezil Çayı ve Büyük Zap Suyu, Irak’ta Dicle Nehri’ne katılmaktadır. Ayrıca Adhaim, Diyale, Küçük Zap sularıyla da Irak’ta birleşen Dicle’nin toplam uzunluğu 1.900 kilometredir. Nehrin 523 kilometresi Türkiye toprakları içerisindedir.

Dicle Nehri havzasının %12’si Türkiye, %54’ü Irak, %0,2’si Suriye ve %34’ü İran sınırları içerisindedir.[3] Türkiye’nin nehre katkı payı 25,24 milyar metreküp, Irak’ın 23,43 milyar metreküp iken Suriye’nin nehre katkısı yoktur. Buna karşın Türkiye’nin tüketim hedefi 6,87 milyar metreküp, Irak’ın 45 milyar metreküp ve Suriye’nin 2,60 milyar metreküptür. Sınırları içerisindeki nehir havzasının büyüklüğü 253.000 kilometrekareyi[4] bulan ve katkı payı %48 dolaylarında olan Irak’ın tüketim hedefi, katkı payı daha yüksek olan Türkiye’den fazladır. Suriye ise herhangi bir katkı payı olmamasına rağmen Dicle Nehri suyundan küçük de olsa bir hak talebinde bulunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi bu kabilden uyumsuz ve dengesiz talepler bölgedeki sorunlara temel teşkil etmektedir.

Dicle, Irak’ın güneyindeki Kurna şehri yakınlarında Fırat Nehri ile birleşerek “Şattü’l-Arap” adı verilen su yolunu oluşturmaktadır. 179 kilometre uzunluğunda olan Şattü’l-Arap Nehri, Basra Körfezi’ne dökülmektedir.[5]

Fırat ve Dicle nehirlerinin bir yıllık toplam debisi neredeyse Nil Nehri’nin bir yıllık debisi ile aynıdır.

Kıyıdaş Ülkelerin Havza İle İlgili Yorum Farklılıkları

Memba ülke konumdaki Türkiye’nin bir taraf, mansap ülkeler Suriye ve Irak’ın ise genellikle diğer taraf olduğu karşılıklı ilişkilerde temel sorun noktası, tarafların havzayı tanımlama biçimidir. Türkiye bu suları “sınıraşan su” (cross-boundary), Suriye ve Irak ise “uluslararası nehir” (transboundary rivers) şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımlama farklılığı salt kavramsal bir yaklaşım olmanın ötesinde, doğurduğu hukuki sonuçlar itibarıyla da söz konusu ülkeler arasında önemli bir problem alanı oluşturmaktadır.

Sınıraşan sular bir devletten doğarak iki veya daha fazla ülkenin sınırlarına geçen ve üzerinde kesinlikle tek bir ülke veya ortak ülkelerin egemenlik iddiasında bulunamayacakları nehirlerdir. Bu sular üzerinde “ortak paylaşım” değil ancak “tahsis” söz konusu olabilmektedir. Günümüz literatüründe sınıraşan su kavramı sık kullanılmadığından, ikiden fazla ülke sınırlarında yer alan nehirlerin tamamı için çoğunlukla uluslararası nehir kavramı kullanılmaktadır. Esasında “uluslararası” kelimesi su yolunun birden fazla ülkeyi ilgilendirdiğine atıf yapmaktadır. Ancak kavram, kıyıdaş devletler tarafından “uluslararasılaştırma” şeklinde algılanarak ortak egemenliğe yakın bir sistemin meşruluğuna dayanak olarak kullanılmaktadır.[6]

Uluslararası nehirler iki veya daha fazla devletin egemenliğinde bulunur ve bazen de sınır oluştururlar. Bu nehirler, en derin nokta olan ve “Thalveg” adı verilen hatla ayrılarak devletlerin egemenlik alanlarını belirler.[7] Uluslararası nehir kavramı ilk defa Uluslararası Sürekli Adalet Divanı tarafından 1929 yılında “Oder Nehri olayı”nda kullanılmıştır. Buradaki tanımlama “coğrafya” ve “ulaşım” unsurları gözetilerek yapılmış ve bu dönemde ikinci bir tanıma ihtiyaç duyulmamıştır. Fakat 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren farklı modern ihtiyaçların (enerji vb.) kullanımlarının yaygınlaşmasıyla nehirlerden ulaşım dışında da faydalanılmaya başlanmış ve bu sebeple de bu tanım konuyu ele alırken yeterli gelmemeye başlamıştır.

Mevcut uluslararası hukuk kurallarının beklentiyi karşılayamaması sebebiyle birçok uluslararası toplantı gerçekleştirilerek çözüm yolları aranmıştır. Uluslararası Hukuk Enstitüsü’nün “Uluslararası Suların Ulaşım Dışı Kullanımı Üzerine 1961 Salzburg Kararları” ile “Göl ve Nehir Kirliliği Üzerine 1979 Atina Kararları”; Uluslararası Hukuk Derneği’nin “Uluslararası Nehir Sularının Kullanılması Üzerine 1966 Helsinki Kuralları” ve “Uluslararası Drenaj Havzalarında Su Kirliliği Üzerine 1982 Montreal Kuralları”, bağımsız hukuk kuruluşlarının bu konudaki çalışmalarından bazılarıdır. 1966 Helsinki Anlaşması’nda suların kıyıdaş ülkeler arasında kullanılmasında bazı ölçütlerin öngörülmesi koşuluyla “hakça” ve “makul” kullanım ilkesi konulmuştur.[8]

"Günümüz literatüründe “sınıraşan su” kavramı sık kullanılmadığından, ikiden fazla ülke sınırlarında yer alan nehirlerin tamamı için çoğunlukla “uluslararası nehir” kavramı kullanılmaktadır."

Ayrıca halen geçerli olan 1992 tarihli “Uluslararası Göller ve Sınıraşan Su Yollarının Korunması ve Kullanılması Hakkında Sözleşme” ve 1997 tarihli Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nda oylanan “Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanılması Hukukuna İlişkin Sözleşme” konuyla ilgili çalışılmış diğer metinlerdir. Söz konusu ilk sözleşme, sınıraşan su kaynaklarının havzadaki kıyıdaş ülkelerden oluşan bir komisyon tarafından yönetilmesini ve memba ülkenin su üzerinde hayata geçireceği projelerle ilgili olarak aşağı çığır ülkelerinin onayını alması gerektiğini belirtmektedir. İkinci sözleşme ise BM Genel Kurulu’nda oylanmıştır ve 103 ülke kabul, 27 ülke çekimser, Türkiye’nin aralarında bulunduğu 3 ülke ise red oyu kullanmıştır. Yürürlüğe girebilmesi için 35 ülkenin onayına ihtiyaç duyan sözleşme, hâlihazırda sadece 15 ülke tarafından onaylanmıştır. Sözleşme, Helsinki Kuralları gibi “hakça” ve “makul” kullanım ilkesini öngörmüş ve aynı zamanda soruna taraf ülkelere “zarar vermeme” yükümlülüğü getirmiştir.[9]

Bütün bu sözleşmelere rağmen kıyıdaş ülkelerin kulanım haklarını, egemenlik sınırlarını belirleyen genelgeçer kurallar belirlenememiş ve uyuşmazlıkların çözümü, soruna taraf ülkelerin aralarında yapacakları anlaşmalara bırakılmıştır.

BM Şartı’nın 33. Maddesi’nin 1. Paragrafı’nda: “Süregitmesi uluslararası barış ve güvenliğin korunmasını tehlikeye düşürebilecek nitelikte bir uyuşmazlığa taraf olanlar, her şeyi görüşme, soruşturma, arabuluculuk, uzlaştırma, hakemlik ve yargısal çözüm yolları ile bölgesel kuruluş ya da antlaşmalara başvurarak veya kendi seçecekleri başka yollarla buna çözüm aramalıdırlar.” denilmektedir.[10] Uyuşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü uluslararası hukukta “buyruk kural” (jus cogens) niteliği kazanmıştır fakat ilgili ülke açıkça belirtmediği yahut yürürlükte olan bir anlaşmadan kaynaklanan zorunluluk olmadığı takdirde sorunu yargısal veya siyasal bir yolla çözümlemeye mecbur edilememektedir.[11]

Suların paylaşımıyla ilgili yapılan çalışmalar neticesinde dört temel doktrin ortaya çıkmıştır:

1. Mutlak Egemenlik Doktrini (Harmon Doktrini): İlk olarak 1895 yılında ABD ile Meksika arasında yaşanan Grande Nehri sularının paylaşımı sorununda ABD’nin görüşü olarak ortaya çıkmıştır. Bu doktrine göre su üzerindeki mutlak egemenlik hakkı yukarı kıyıdaş ülkeye aittir. Bu sebeple de daha çok yukarı kıyıdaş ülkeler tarafından benimsenmiştir. Bu doktrin sonraki yıllarda geçerliliğini yitirmiştir.

2. Doğal Durumun Bütünlüğü Doktrini: Harmon Doktrini’ne karşı olarak aşağı kıyıdaş ülkelerin desteklediği görüştür. Bu görüşe göre, havzadaki bir ülke diğer ülkelere akan suyun doğal akış miktarını veya niteliğini etkileyecek bir faaliyette bulunamaz.

3. Ön Kullanım Üstünlüğü Doktrini: Tarihsel olarak suyu daha erken kullanmaya başlayan ülkenin önceliği olmakla birlikte, aşağı kıyıdaş ülkelerin de haklarını gözetmek mecburiyetinde olması gerektiğini savunan görüştür.

4. Hakça, Akılcı ve Optimum Kullanım Doktrini: ABD’li hukukçu Lipper’e göre adil kullanım görüşü, “Sınıraşan suların adil kullanımı, akarsuya mecra ülkeler arasında her birinin farklı ekonomik ve sosyal ihtiyaçları bulunmakta olduğundan her ülkeye azami fayda ve her ülkeye asgari zarar verecek şekilde bölüştürülmesi” şeklinde tanımlanmaktadır.[12] Burada suların her ülkeye bölüştürülmesinden kasıt, suların kıyıdaş ülkeler arasında eşit bir şekilde bölünmesi değil nehir sularının makul ve yararlı kullanımında tüm kıyıdaş ülkelerin eşit haklara sahip olmasıdır.

“Doğal durumun bütünlüğü doktrini” veya “ön kullanım önceliği doktrini”ne yakın söylemler geliştirmiştir. Bu iki kıyıdaş ülke, nehirler üzerine doğal akışı etkileyecek herhangi bir projenin yapılmaması gerektiğini savunarak yukarı çığır ülkesi Türkiye’nin egemenlik haklarını tamamıyla görmezden gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası hukukta suların yönetimiyle ilgili yükümlülük doğuracak nitelikte taraf olduğu bir anlaşma bulunmamaktadır. Keza Türkiye, su meselesini her yönüyle ele alan bir anlaşmanın henüz var olmadığı ve uluslararası su hukukunun henüz oluşum aşamasında olduğu görüşündedir. Günümüze değin Türkiye, suların paylaşımıyla ilgili kıyıdaş ülkelerle “iş birliği” çerçevesinde yer alan çözüm seçeneklerini gündemde tutmuştur. Suların paylaşımı konusunda “Hakça, Akılcı ve Optimum Kullanım Doktrini”ni benimsemekte ve kıyıdaş ülkelere “ciddi zarar” (significant harm) verilmemesi görüşünü savunmaktadır.[13]

Irak ve Suriye ise “doğal durumun bütünlüğü doktrini” veya “ön kullanım önceliği doktrini”ne yakın söylemler geliştirmiştir. Bu iki kıyıdaş ülke, nehirler üzerine doğal akışı etkileyecek herhangi bir projenin yapılmaması gerektiğini savunarak yukarı çığır ülkesi Türkiye’nin egemenlik haklarını tamamıyla görmezden gelmektedir. Ayrıca Fırat ve Dicle’nin binlerce yıldır Mezopotamya topraklarını canlandırarak çok geniş tarım arazilerini sulaması ve bunun için oluşturulan sulama tesisleri, Irak ve Suriye’nin “kadim sulamalar” gerekçesiyle “kazanılmış haklar”a sahip olduklarını iddia etmeleri sonucunu da doğurmuştur. Tarihsel olarak bir öncelik hakkına sahip olduklarını savundukları bu görüş, “ön kullanım önceliği doktrini” ile benzerlik göstermektedir.

Diğer bir temel uyuşmazlık konusu ise, Türkiye’nin Fırat-Dicle sularını “iki nehir, tek havza” şeklinde; Suriye ve Irak’ın ise “iki nehir, iki havza” şeklinde yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Dicle ve Fırat nehirleri havza boyunca akış esnasında birçok defa birbirine yaklaşmakta ve yer yer suladıkları tarım alanları da birbirinden ayrıt edilememektedir. Keza Irak’ta iki nehir doğal olarak birleşerek Şattü’l-Arap su yolunu oluşturmaktadır. Bununla birlikte Irak’ın Tharthar (Tartar) Kanalı vasıtasıyla iki nehir yapay olarak da birleşmiştir. Yine Fırat Nehri tarafından sulanan bazı alanlarda Dicle suları kullanılabilmektedir. Suriye, Asi Nehri’ni Türkiye ile arasında bir müzakere konusu haline getirmemek ve ayrıca Dicle sularından da hak talep edebilmek için, Irak ise hiç katkısı olmadığı halde Fırat’tan faydalanabilmek için Türkiye’nin “iki nehir, tek havza” politikasına karşı çıkmaktadır.

Türkiye, 1984 yılında Hakça, Akılcı ve Optimum Kullanım Doktrini doğrultusunda oluşturulan Ortak Teknik Komite çalışmaları esnasında, havzayla ilgili en gerçekçi çözüm yolunu “Fırat-Dicle havzası sularının kullanımına yönelik üç aşamalı plan”la kıyıdaş ülkelere sunmuştur. Planın aşamaları şu şekildedir:

1. Üç kıyıdaş ülkenin kullanılabilir su potansiyellerinin saptanması.

2. Üç kıyıdaş ülkenin sulanabilir arazi miktarının saptanması.

3. Bu veriler ışığında suyun akılcı biçimde tahsis edilmesi.

Bu noktada gerçekçi ve adil bir dağılımın sağlanabilmesi için ülkelerin paylaştığı verilerin doğruluğu birincil öneme sahiptir. Fakat Suriye ve Irak’ın özellikle üç aşamalı planın teklif edildiği 1980’li yıllarda paylaştığı verilerde çelişkiler bulunmaktadır.

Sulama alanlarına ilişkin yukarıdaki verilere bakıldığında görüşmelerin devam ettiği 1980’li yıllarda Suriye ve Irak’ın paylaştığı verilerle başka kişi veya kurumların yaptığı ölçümler arasındaki farkın görmezden gelinemeyecek kadar büyük olduğu anlaşılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı üç aşamalı planın şu iki önemli yönü üzerinde durmaktadır:

1. Fırat ve Dicle’nin tek bir sınıraşan akarsu sistemi olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu iki nehir, Şattü’l Arap’ta doğal akımlarının sonucunda birleşmekle kalmayıp Irak’taki Tartar Kanalı tarafından yapay olarak da irtibatlandırılmaktadır. Dolayısıyla, hâlihazırda Fırat Nehri tarafından sulanan bazı alanların su ihtiyacının Dicle’den alınacak sularla da giderilebileceği; Fırat Nehri’nden yapılan mevcut ve ileride doğabilecek tarımsal kullanımların mutlaka Fırat’tan yapılmaya devam etmesine gerek kalmayacağı anlaşılmaktadır.

2. Halen ülkelerin veri toplanması ve değerlendirilmesi ile ilgili yaptıkları çalışmalar, birbirleri arasında büyük farklılıklar göstermekte olup, sağlıklı bir mukayeseye temel teşkil edebilecek mahiyette değildir. Arada eşgüdümün sağlanabilmesi amacıyla su ve toprak kaynakları envanter çalışmasının ortaklaşa gerçekleştirilmesi gerekmektedir.[14]

Suriye ve Irak, Türkiye’nin çözüm önerisi olan “üç aşamalı plan”ı kabul etmeyerek “matematiksel paylaşım” şeklinde bir çözüm önerisi sunmuştur. Bu öneriye göre yapılması gerekenler şu şekildedir:

1. Her ülke iki nehirden ihtiyaç duyduğu su miktarını ayrı ayrı bildirecek.

2. Her ülke iki nehrin kapasitesini ayrı ayrı belirleyecek.

3. Üç kıyıdaş ülkenin bir nehirden almak istedikleri toplam su miktarı nehrin debisinden fazla olursa geri kalan miktar orantılı olarak her ülkenin talep ettiği miktardan düşülecek.

Suyun akışının sürekli değişmesi ve debisinin ölçüldüğü yere göre farklılık göstermesi, hesaplanacak verilerin doğruluğuyla ilgili soru işaretleri oluşturmaktadır. Ayrıca yukarıda da belirtildiği gibi Suriye ve Irak taraflarının veri paylaşımı noktasında “iyi niyetli” hareket ettikleri de tartışmaya açık bir konudur. Mansap ülkeler Suriye ve Irak’ın savunduğu “matematiksel çözüm”, adil kullanım ve hakkaniyet ilkelerinden tamamen uzaktır ve bu yönüyle uluslararası metinlerde geçen ilkelere de ters düşmektedir.

Türkiye’nin temel yaklaşımları

  • Sınıraşan Sular

  • İki Nehir Tek Havza

  • Hakça, Akılcı ve Adil Kullanım

  • Üç Aşamalı Plan


Suriye-Irak’ın temel yaklaşımları

  • Uluslararası Sular

  • İki Nehir İki Havza

  • Doğal Durumun Bütünlüğü Doktrini, Ön Kullanım Önceliği Doktrini

  • Matematiksel Çözüm


Tarihî Süreç

1960-1980 Arası Dönem

Dicle-Fırat havzası ile ilgili hak sahibi durumundaki Türkiye, Suriye ve Irak, geçmişten bu yana jeopolitik olarak çıkar çatışmalarının dönemsel artışıyla karşı karşıya gelmiştir. Bu üç ülke arasındaki gerilimler, Soğuk Savaş döneminin getirdiği ideolojik çekişmelere ve güvenlik gerekçelerine dayansa da temel sorun olarak “su” hep öne plana çıkmaktadır. Şu da var ki, “su” ile ilgili yaşanan anlaşmazlıklar çok boyutlu olmakla birlikte, dönem dönem farklı çatışma sebepleriyle de ilişkili olmuştur. Bu durum da çatışmanın kapsamını genişletmiş ve meseleyi daha girift ve çözümü zor bir hale getirmiştir.

Türkiye-Suriye arasındaki “su” ile ilgili ilk anlaşma, 1921 yılında, Suriye henüz Fransız mandasındaki iken, her iki ülkenin de kullandığı Kuveik Suyu ile ilgili olarak yapılmıştır. 1926, 1930, 1939 yıllarında yapılan çeşitli anlaşmalarla da bu suyun kullanımı konusuna geçici çözümler bulunmuştur. 1946 yılında Suriye’nin bağımsızlığını ilan etmesinden sonra, ülkenin idaresine gelen yeni yönetimle de su konusunda bazı müzakerelerde bulunulmuştur.[15]

Türkiye ile Irak arasında “su” meselesine değinilen ilk anlaşma ise 1946 yılında imzalanan “Türk-Irak Dostluk Anlaşması”dır. Anlaşmanın 1 No.lu Protokolü Fırat-Dicle sularının kontrolü meselesine ayrılmıştır. Burada dikkat çeken nokta, anlaşma metninde geçen “Düzgün su alma ve yıllık taşkınlar sırasında su basma tehlikesini önlemek amacıyla akımın düzene konması için, Dicle ve Fırat kolları üzerinde taşkın koruma tesislerinin yapılmasının Irak için önemli olduğu” ifadesidir.[16] Böylelikle nehirler üzerinde inşa edilecek barajların iki ülke açısından da olumlu sonuçlar doğuracağı belirtilmektedir, fakat bu ihtimal Türkiye tarafından hayata geçirildiğinde Irak’ın tutumu bu yönde olmamış ve anlaşmazlıklar başlamıştır.

1950’li yıllara kadar Fırat ve Dicle suları, kaynakların elverdiği ölçüde tarımda sulama için kullanılmış, bu dönemdeki su miktarı herkese yettiği için de siyasi anlamda üç ülkeyi herhangi bir şekilde karşı karşıya getirmemiştir. Fakat nüfusun yıldan yıla artmasıyla tarımsal sulama ihtiyacı da artmış, ilave olarak sanayi alanında da suya ihtiyaç duyulmaya başlanmış ve sudan enerji üretimi üzerinde çalışmalar hız kazanmıştır.

1954 yılında Türkiye’de su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve yönetilmesi amacıyla Devlet Su İşleri’nin (DSİ) kurulması ve sınırın karşı tarafında Suriye’nin Asi Nehri üzerinde proje yapmayı planlaması, konuyla alakalı olarak sonraki yılların hareketli geçeceğinin işaretlerini vermiştir.

1964 yılında Türkiye’nin Batı’nın kredi desteği ile Keban Barajı,[17] Suriye’nin ise 1966’da Sovyetlerin yardımıyla Tabka (Esed) Barajı inşaatına başlaması, su konusundaki ilk önemli hareketlilikler olmuştur. Tamamıyla enerji sağlamak maksatlı kurulan Keban Barajı, bu işlevi yanında, yağış oranlarının çok az olduğu ve mevcut su miktarının ihtiyacı karşılayamaması sonucu tarım ürünlerinin etkilendiği kuraklık dönemleri için ve baharda karların erimesiyle veya yoğun yağışlar sebebiyle oluşan “taşkınlar”ın önlenmesi için de önemli bir projedir.

Örneğin, 1946 yılında Irak’ta yaşanan taşkında 90.650 kilometrekare alan sular altında kalmış, can ve mal kayıpları yaşanmıştır. 1958-1962 ve 1970-1975 yıllarında Suriye ve Irak’ta yaşanan kuraklıklar sonucu tarımsal üretimde önemli düşüşler söz konusu olmuştur.[18] Bu noktada baraj, bir yandan büyük depolama tesisleri aracılığıyla yoğun yağış dönemlerinde fazla suyu tutarak taşkınları önlerken bir yandan da kuraklık dönemlerinde depolanan sular bırakılarak kuraklığın olumsuz etkilerinin azaltılması için önemli bir işlev görmektedir. Oldukça kurak bir yıl olan 1989’da Keban Barajı olmasaydı sınırdan 20,8 milyar metreküp su geçecekken barajın depolama sistemi sayesinde bu miktar 4,7 milyar metreküp artarak 25,7 milyar metreküp olmuştur.[19]

"Türkiye ile Irak arasında “su” meselesine değinilen ilk anlaşma 1946 yılında imzalanan “Türk-Irak Dostluk Anlaşması”dır."

1965’te Irak, akarsuların kullanımıyla ilgili bir düzenleme yapmak maksadıyla Türkiye ve Suriye’ye ortak toplantı yapmayı teklif etmiştir. Fakat Türkiye’nin üç ülkeyi ilgilendiren bütün akarsuların birlikte değerlendirilmesi gerektiği görüşünü Suriye’nin kabul etmemesi sebebiyle toplantı gerçekleştirilememiştir. Türkiye’nin bu talebi Asi Nehri sularının paylaşımının da görüşülmesi amacını taşıyordu. Ancak Suriye Hatay’ı kendi toprağı olarak gördüğü için Hatay’a dökülen Asi Nehri’nde Türkiye’nin herhangi bir hak talebini kabul etmiyordu.

Çözümlenemeyen bu sorun, Türkiye’nin 31 Ağustos 1966’da Keban Barajı için Uluslararası Kalkınma Ajansı’ndan (IDA) kredi istemesiyle tekrar gündeme gelmiştir. Çünkü IDA, vereceği 40 milyon dolarlık kredi için Türkiye’nin Irak ve Suriye hükümetleriyle barajın dolum aşamasında bırakacağı su miktarıyla alakalı olarak anlaşma sağlaması ön koşulunu getiriyordu. Kredi için Türkiye ve IDA arasında yapılan protokolde barajın dolumu sırasında bırakılacak su miktarı 350 m3/sn olarak belirlenmiştir. Ardından Irak ve Suriye hükümetleriyle görüşülerek bu miktar önce 400 m3/sn’ye, sonra da 450 m3/sn’ye çıkarılmıştır.

Keban Barajı 1974 yılında tamamlandıktan sonra Türkiye’nin su tutma işlemleri sırasında birkaç ay boyunca taahhüt ettiği miktardan daha az su bırakacağını açıklaması, Irak ve Suriye’nin itirazına sebep olmuştur. Sonrasında ise talep ettikleri oran olmasa da Türkiye’nin taahhüt ettiğinden daha fazla oranda su bırakılmış ve sorun büyümeden çözülmüştür.[20]

1966’da yapımına başlanan Tabka Barajı’nın inşası ise 1975 yılında tamamlanmış ve akabinde baraj dolumu için su tutulmaya başlanmıştır. Fakat baraj yapımının Sovyetler Birliği tarafından üstlenilmiş olması, Soğuk Savaş koşullarında ideolojik bir gerilim oluşturması yanı sıra, teknik birtakım sıkıntıları da beraberinde getirmiştir. Zira baraj, teknik olarak Sibirya’da yüksek su seviyeli nehirler üzerine kurulan barajlar gibi düşünülerek inşa edildiğinden elektrik üretmek için fazla suya gereksinim duyulmuştur. Suriye’nin barajda fazlaca su tutması ise Irak’ta ciddi bir su sorunu yaşanmasına sebep olmuştur. 1960’lı yılların ortalarında yapılan incelemelere göre Irak’ta sulanan tarımsal araziler Türkiye’dekinden yaklaşık olarak on kat, Suriye’dekinden ise beş kat daha fazladır.[21] Dolayısıyla suyun azalması Irak için hayati bir sorun olmuştur. Bu durumdan son derece rahatsız olan Irak, Suriye’ye savaş açmak için asker toplamaya dahi başlamış ve Suudi Arabistan ile Sovyetler Birliği’nin arabuluculuğuyla sorun çözüme kavuşturulana kadar gerilim sürmüştür. Tabka Barajı Suriye’nin en büyük barajı olmasına rağmen, teknik hatalar ve mevcut su kapasitesinin yeterli gelmemesi sebebiyle beklenen verimi sağlayamamıştır. Şu da var ki baraj, Irak’a gidecek suyu kontrol etmesi açısından stratejik bir noktadadır ve Türkiye açısından da önemli bir konuma sahiptir.

Keban Barajı inşasının tamamlanmasının hemen ardından 1974 yılında Karakaya Barajı inşasına başlanmış ve 1987’de barajın inşası tamamlanmıştır. Türkiye, finansman desteği için Dünya Bankası’ndan kredi istemiş, ancak banka, kredi için uluslararası geleneğe göre[22] aşağı kıyıdaş ülkeler olan Irak ve Suriye’nin rızasının alınması ön koşulunu getirmiştir. Havzayı sınıraşan su olarak tanımladığı için egemenlik haklarının kendisine ait olduğu yönündeki iddiası gereğince bu şartı kabul etmeyen Türkiye, kredi talebinden vaz geçerek projeyi kendi kaynaklarıyla tamamlamıştır.

Türkiye, 1977 yılı sonbaharından itibaren baraj için su tutmaya başlayınca Fırat’ın sularında azalma yaşanmıştır. Bunun üzerine Türkiye; Irak ve Suriye’nin itirazı ve birtakım yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Irak, Türkiye’nin 330 milyon dolarlık borcunu gerekçe göstererek 20 Kasım 1977’de Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattından petrol akışını durdurmuştur. Irak’ın, Türkiye’nin petrol borçlarıyla ilgili görüşmenin koşulu olarak Fırat sularının azaltılmamasını öne sürmesi, petrol akışının durdurulmasının sebebini açıkça ortaya koymuştur. Türkiye’nin güvence vermesinden sonra, Ağustos 1978’de iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmıştır. Anlaşmada “su” konusu geçmeyip Türkiye’nin borcunu buğday takası yoluyla ödeyeceği belirtilmiştir. Fakat dönemin Enerji Bakanı Deniz Baykal’ın anlaşmanın ardından “ortak bir komisyon kurularak Irak’ın su gereksiniminin tespit edileceği ve hiçbir tarafın mağdur edilmeyeceği” yönündeki açıklaması, temel sorunu bir kez daha gözler önüne sermiştir.[23]

Enerji üretmek maksadıyla kurulan Karakaya Barajı’nın da Keban Barajı gibi havza sularının düzenlenmesinde bölge ülkeleri açısından olumlu sonuçları söz konusudur. Bu bağlamda Iraklı ve Suriyeli teknisyenlerle yapılan görüşmeler neticesinde suların dağılımıyla ilgili kesin bir anlaşma yapılana kadar Türkiye’nin 500 m3/sn su bırakmasına karar verilmiştir.

"Türkiye’nin ardı ardına gelen projelerinden en fazla yankı uyandıran ve bölgedeki ülkelerin dikkatinin Türkiye üzerine yoğunlaşmasına sebep olan proje “Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) olmuştur."

Öte yandan, 1980 yılında yapımına başlanan Atatürk Barajı’ndan yapılacak tarımsal sulama, 1977 yılında inşasına başlanan Urfa Tünelleri ile sağlanacaktı.[24] Türkiye’nin Fırat-Dicle havzasıyla ilgili arka arkaya projeler geliştirmesi dikkatlerin, özellikle de hak iddiasında bulunan Suriye ve Irak’ın dikkatinin, bölgede yoğunlaşmasına sebep olmuş ve suların paylaşımıyla ilgili talepler daha yüksek sesle dillendirilmeye başlanmıştır.

Türkiye’nin ardı ardına gelen projelerinden en fazla yankı uyandıran ve bölgedeki ülkelerin dikkatinin Türkiye üzerine yoğunlaşmasına sebep olan proje ise “Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)[25]” olmuştur. 1970’li yıllarda bölgenin toprak ve su kaynaklarının geliştirilmesine yönelik olarak başlatılan programa, 1980’li yıllarda hız verilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kapsamlı ve maliyetli projesi olan GAP, Fırat-Dicle havzası ve yukarı Mezopotamya ovalarında yer alan Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak olmak üzere toplam dokuz ili kapsamaktadır. Bu iller alan ve nüfus büyüklüğü açısından Türkiye’nin yaklaşık %10,7’sine tekabül etmektedir. Proje ile sulama ve hidroelektrik enerji üretimine yönelik olarak 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1,8 milyon hektarlık alanda sulama yatırımlarının yapımı hedeflenmiştir. Enerji santrallerinin toplam kurulu gücü 7476 MW ve yıllık enerji üretimleri de toplam 27 milyar kilovatsaat olarak planlanmıştır.

1989 yılında hazırlanan Master Plan ile ulaştırma, eğitim, sağlık, tarım, sanayi ve altyapı alanlarında kapsamı genişletilen proje, bir bölgesel kalkınma projesine dönüşmüştür. Hem inşa edilecek kanallar, depolama tesisleri vb. hem de sosyal alandaki çalışmalarla uzun dönemli tasarlanan proje, “sürdürülebilir insani kalkınma” felsefesi temeli üzerine getirilmiştir.

Projenin asıl hedefi bölgeler arası eşitsizliği bölge lehine dönüştürmektir; bunu da bölgenin yerli kaynaklarıyla, kamusal ve özel kurumların bilhassa da bölge halkının katılımıyla gerçekleştirmektir. Böylelikle halkın gelir düzeyi ve yaşam kalitesi yükselecek ve kalkınmadaki adaletsizlikler azalacak, istihdam olanakları artarak bölgeden göç etmiş nitelikli iş gücünün geri dönme olasılığı söz konusu olacak ve bölge halkı iş sebebiyle mevsimsel olarak yer değiştirmek zorunda kalmayacaktır. Temelde ekonomik bir proje olan GAP’ın zamanla gelişen toplumsal politikaları ise şu üç temel üzerinden değerlendirilmektedir:

1. Katılımcılık; halkın sürece katılımının sağlanması.

2. Kalkınmada eşitlik ve adalet.

3. İnsan kaynaklarının geliştirilmesi; asgari yaşam standardını sağlayacak kaynaklara ve kurumlara erişimin sağlanması.[26]

GAP’ın başlangıcından 2015 yılına kadar toplam 13 hidroelektrik santrali (HES) inşa edilmiştir. HES’ler aracılığıyla bölgede yılda 20,6 milyar kilovatsaat elektrik üretimi kapasitesi oluşturulmuş ve 2015 yılı sonuna kadar toplam 416,2 milyar kilovatsaat elektrik enerjisi üretilmiştir. Bu enerjinin maddi değeri 25 milyar dolardır.

Proje kapsamında 19 barajın yapımı tamamlanmıştır. Büyük oranda bölgenin sulama ihtiyacını karşılamak için hayata geçirilen proje dâhilinde ilk etapta suları depolamak için barajlar inşa edilmiş, sonrasında suyu tarım alanlarına ulaştıracak ana kanallar yapılmış ve akabinde de suyun tarlalara dağıtımının sağlanması için sulama şebekeleri tesis edilmiştir. 2015 yılı sonunda 474.528 hektarlık alan sulamaya açılmış, böylelikle sulama hedefi %45 oranında gerçekleştirilmiştir.

Projeyle ilgili bazı veriler şu şekildedir:

  • Bölge özelinde iş gücüne katılma oranı 2007 yılında %34 iken 2015 yılında %42,2’ye ulaşmıştır. Bu duruma paralel olarak bölgedeki istihdam oranında da artış yaşanmış ve 2007 yılında %28,3 olan istihdam oranı 2015’te %35,2’ye yükselmiştir.
  • Bölgeden yapılan ihracat önemli ölçüde artmıştır. 2007 yılında 3,3 milyar dolar olan bölge ihracatı, 2015’te 8,8 milyar doları bulmuştur. Bölgeden yapılan ihracatın ülke geneli ihracatındaki payı da %3,1’den %6,1’e yükselmiştir. Bu dönemde ülke genelindeki ihracat %34 oranında artarken bölge ihracatında %168 oranında bir artış yaşanmıştır.
  • Bölgede yeni üniversiteler kurulmuş ve okullaşma oranı artmıştır.
  •  Bölgedeki hastanelerin sayısı artmış, mevcut hastanelerin de kapasiteleri arttırılmıştır.
  •  Ulaşım hizmetlerinde de artış kaydedilmiş; otoyollar geliştirilmiş, yeni hava limanları ve terminaller yapılmıştır.[27]

1980-1990 Arası Dönem

Bölgedeki diğer bir kıyıdaş devlet olan Irak’ın 1980-1988 yılları arasında İran ile olan savaşı, Irak’ı suların paylaşımıyla ilgili konulardan uzaklaştırmış ve gelişmeler büyük oranda Türkiye ve Suriye arasında yaşanmıştır. Fakat 80’li yıllardan itibaren Türkiye-Suriye arasındaki su sorunu, terörle birlikte anılır olmuş ve bu süreç 1990’lı yıllarda daha da gergin bir hal alarak günümüze değin sürmüştür. Suriye’nin terör örgütü PKK’yı Türkiye’ye karşı koz olarak kullandığı bu dönemde, her türlü soruna rağmen teknik ve diplomatik çözüm çabaları sürdürülmüştür.

İlk olarak 1980 yılında “her ülkenin sınıraşan sulardan ihtiyacı olan makul ve uygun su miktarının tanımlanmasını sağlayacak metodu kararlaştırmak” göreviyle Türkiye ve Irak arasında “Karma Ekonomik Komisyon Protokolü” imzalanmış ve bu kapsamda Ortak Teknik Komite kurulmuştur. İlk toplantısını 1982 yılında yapan komite, 1983’te Irak’ın da katılımıyla çalışmalarını 1992’deki on altıncı ve son toplantısına kadar sürdürmüştür. İlk yıllardaki görüşmelerde tesislerin inşaat durumları, hidrolojik ve meteorolojik bilgi alışverişi gibi kısa dönemli yan konular ele alınmıştır.

Komiteye uzun vadeli temel meselelerin çözümüne yönelik ilk teklif 1984 yılında Türkiye tarafından sunulmuştur. “Fırat-Dicle Havzası Sularının Kullanımına Yönelik Üç Aşamalı Plan” olarak isimlendirilen teklif, Fırat ve Dicle nehirlerinin tek bir havza olarak değerlendirilmesiyle su kaynakları, sulanabilir toprak miktarı ve Dicle’den fazla suların Fırat’a aktarılması gibi siyasetten uzak teknik mühendislik çalışmalarını içermekteydi. Fakat yukarıda belirtildiği gibi, temel noktalardaki görüş farklılıkları sebebiyle görüşmelerden -1990 yılına kadar devam etse de- olumlu sonuç alınamamıştır. Görüşmelerden netice alınamamasının önemli sebeplerinden biri de kıyıdaş ülkelerin paylaştığı verilerin gerçeği yansıtmamasıdır. Zira Suriye ve Irak, sulama alanlarını olduğundan geniş göstererek nehirlere katkı paylarına oranla daha fazla miktarda suyun sınırlarına geçmesi için uğraşmıştır.

1980’li yıllarda kıyıdaş ülkeler Suriye ve Irak ile Türkiye arasında iki temel kriz yaşanmıştır. Bu krizlerin ana konuları ise, Türkiye’nin projeleri olan GAP ve yine GAP kapsamındaki Atatürk Barajı’dır. Türkiye; GAP ile ilgili olarak suyu kirleterek tuzluluk oranını arttırdığı, kıyıdaş ülkelere az su bıraktığı ve ülkelerin tarım alanlarının zarar görmesi sebebiyle kıyıdaş ülkeleri mağdur ettiği gibi suçlamalara maruz kalmıştır. Bu suçlamalar karşısında Türkiye, kuraklık dönemlerinde barajlardan su temin ederek, yoğun yağış olan dönemlerde de taşkınlara engel olarak aslında kıyıdaş ülkelere de yarar sağladığını vurgulamış ve kendisine yönelik suçlamaları kabul etmediğini belirtmiştir.

Aslında Irak ve Suriye’ye bırakılan suyun yeterli gelmemesinde Türkiye’nin projelerinden ziyade bu iki ülke toprağının verimli olmaması, sulama tekniklerinin gelişmemiş ve yetersiz olması gibi sebepler etkili olmuştur. Özellikle Irak’taki toprağın aşırı tuzlu yapısı su ihtiyacını arttıran önemli unsurlardan biridir. Elbette aşağı kıyıdaş olması itibarıyla Türkiye’den gelen suyun tuz oranı alüvyonlarla birlikte artmakta, arazi yapısı sebebiyle de sular revize edilememektedir ama bütün bunların ötesinde yapısal olarak Irak toprakları zaten aşırı tuzludur. Öyle ki Erik Eckholm bir yazısında Güney Irak toprakları için “…tıpkı arazi üzerine yeni kar düşmüş gibi parlamaktaydı.” ifadesini kullanmıştır.[28]

"İlk olarak 1980 yılında “her ülkenin sınıraşan sulardan ihtiyacı olan makul ve uygun su miktarının tanımlanmasını sağlayacak metodu kararlaştırmak” göreviyle Türkiye ve Irak arasında “Karma Ekonomik Komisyon Protokolü” imzalanmış ve bu kapsamda Ortak Teknik Komite kurulmuştur."

Mart 1986’da Ankara’ya bir ziyaret gerçekleştiren Suriye Başbakanı Abdülrauf al Kasım, bu sırada yaptığı açıklamada, “Türkiye GAP sebebiyle suyu azaltırsa Suriye de elindeki imkânlarla buna karşılık verecektir.” demiştir. Kasım’ın bu açıklamasına rağmen ikili görüşmelerin olumlu geçtiğini söylemek mümkündür; zira görüşmelerden sonra iş birliği için uluslararası konular, sınır güvenliği, su ve elektrik, ticaret ve ekonomi olmak üzere dört ayrı komite kurulmuştur.[29]

Ortak Teknik Komite çalışmaları devam ederken 17 Temmuz 1987’de dönemin Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Turgut Özal tarafından Suriye’ye resmî bir ziyaret gerçekleştirilmiştir. Ziyaret kapsamında Güvenlik Protokolü ve Ekonomik İşbirliği Protokolü imzalanmıştır. Resmî adıyla “Türkiye Cumhuriyeti ile Suriye Arap Cumhuriyeti Arasında Ekonomik İşbirliği Protokolü”nün 6. Maddesi’nde “Atatürk Barajı rezervuarının doldurulması sırasında ve Fırat sularının üç ülke arasında nihai tahsisine kadar Türk tarafı, Türkiye-Suriye sınırından yıllık ortalama 500 m3/sn’den fazla su bırakmayı taahhüt eder. Aylık akışın 500 m3/sn altına düştüğü durumlarda farkın gelecek ay kapatılmasını kabul eder” denilmektedir. Ayrıca bu protokolle iki tarafın da Fırat-Dicle sularının paylaşımı konusunda Irak’la birlikte çalışacağı, her iki tarafın Ortak Teknik Komite’nin işlerini hızlandıracağı gibi başka kararlar da alınmıştır.

Türkiye 1990 yılında Atatürk Barajı için su tutmaya başlamadan önce Protokol’ün 6. Maddesi uyarınca aylık 500 m3/sn su bırakılması taahhüdü gereğince bir buçuk aydan fazla süre 768 m3/sn su bırakmıştır. Üstelik su tutulmasıyla alakalı olarak da çok önceden Irak ve Suriyeli teknisyenleri bilgilendirmiştir. Baraj için su tutulacak dönem olarak da 13 Ocak-12 Şubat arası belirlenmiştir. Zira bu dönem tarımda sulama için en az suya ihtiyaç duyulan dönemlerdendir. Buna rağmen Suriye ve Irak, dünya kamuoyunda Türkiye aleyhine “Türkiye kasıtlı olarak suyu kesiyor, Fırat Nehri’nin yatağını değiştirdi, artık Suriye ve Irak’a su bırakmayacak”[30] gibi asılsız iddialarda bulunarak bölgesel olan bir sorunu uluslararası platforma taşımanın yollarını aramışlardır.

Türkiye, suların paylaşımıyla ilgili son belge olarak 1987 Protokolü’nü kabul etmekte ve uygulamalarında bu belgeye atıfta bulunmaktadır. İklim değişiklikleri sebebiyle bırakılan su miktarı Türkiye’yi zaman zaman zorlasa da belirlenen rakama sadık kalınmıştır. Fakat Suriye ve Irak tarafları 1987 Protokolü’nün Atatürk Barajı özelinde geçerli olduğunu, dolayısıyla suların paylaşımıyla ilgili yeni bir anlaşma yapılması gerektiğini öne sürerek yeni anlaşmada belirlenecek miktarın en az 700 m3/sn olmasını savunmaktadır.

Günümüze kadar konuyla alakalı yeni bir anlaşma yapılamamıştır. Suriye’de hâlihazırda devam etmekte olan savaş, Irak’ta terör örgütlerinin varlığı gibi sebeplerle yakın bir gelecekte bir anlaşmanın yapılabilmesi de öngörülememektedir.

Güvenlik-Su Bağlantısı

Irak, 1980 yılında İran’la savaşa girmesi sebebiyle sekiz yıl süreyle Fırat-Dicle sularının paylaşımıyla ilgili proje üretememiş, anlaşmalarda aktif rol oynayamamış ve su sorununun çözümü konusunu birincil meselesi olmaktan çıkarmıştır. 1988 yılında İran’la olan savaş sonlansa da Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgalinin ardından patlak veren Birinci Körfez Savaşı’yla bölgedeki sıcak ortam varlığını sürdürmüştür. Bu dönemde Irak’ın savaşta olmasından faydalanan PKK da Kuzey Irak’ta hareket alanı genişleyen Kürt gruplarıyla, Mesut Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi’yle ve Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği ile iletişim kanallarını geliştirmeye çalışarak Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yeni bir saldırı cephesi oluşturmanın yollarını aramıştır.[31] Aynı dönemde Suriye, PKK’nın Türkiye’deki varlığını yitirmeye başladığı bir dönemde, örgüte kucak açarak kadrolaşma sürecini hızlandırmış ve PKK’yı paravan olarak kullanmak suretiyle sahada silahlı mücadele içine girmeden Türkiye karşısında güç devşirmiştir.

1980’li yıllarda Asi Nehri’ni müzakere konusu dahi etmeyen Suriye, Dicle ve özellikle Fırat’ı gündemde tutarak memba ülke Türkiye’nin projelerinin hemen hemen tamamına itiraz etmiş ve gerçekçi olmayan oranlarda su talebinde bulunmuştur; ilişkilerin gerginleştiği dönemlerde de Türkiye’ye karşı her zaman terör kartını kullanmıştır. Bu noktada Suriye’nin sadece PKK’ya değil Türkiye’de kanlı eylemlerde bulunan Ermeni ASALA örgütüne ve Türkiye’den kaçan diğer sol terör örgütlerine de destek verdiğini belirtmek gerekir. Özellikle ASALA terör örgütünün 1970 ve 1980’li yıllarda dört kıtada Türk diplomatlara yönelik gerçekleştirdiği 27 suikastta toplam 34 kişinin hayatını kaybetmesi, saldırılarda onlarca kişinin yaralanması büyük yankı uyandıran terör eylemleri olmuştur.[32]

Suriye’nin PKK ile birlikte Irak’taki muhalif Kürt gruplarına destek vermesi, Ankara ve Bağdat yönetimlerini yakınlaştırmıştır. 19 Aralık 1980’de Türkiye ve Irak arasında imzalanan anlaşmayla petrol, sulama ve ulaşım sektörlerinde iş birliği sağlanmıştır. Ayrıca, 10-12 Ağustos 1981’de Irak Başbakan Yardımcısı Taha Ramazan’ın Türkiye ziyaretinde imzalanan ticaret anlaşmasıyla da Türkiye’nin Irak’tan alacağı petrolün Türk ihraç ürünleriyle takas edilmesine karar verilmiştir. Böylelikle Irak, o dönemde Federal Almanya’dan sonra Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ikinci ülke konumuna gelmiştir.[33]

Türkiye’de 12 Eylül darbesiyle iş başına gelen askerî yönetim ve Suriye yönetimi arasındaki temel sorun, Suriye’nin Türkiye’de terör faaliyetinde bulunanlara ev sahipliği yapması meselesidir. Suriye Adalet Bakanı’nın 15-19 Haziran 1981’deki Ankara ziyaretinde “Suçluların Geri Verilmesi ve Ceza İşlerinde Karşılıklı Adli Yardım Sözleşmesi” imzalansa da Suriye, Türkiye’nin iadesini talep ettiği suçluları siyasi mülteci olarak değerlendirerek iadelerini reddetmiştir.

"Suriye’nin PKK ile birlikte Irak’taki muhalif Kürt gruplarına destek vermesi, Ankara ve Bağdat yönetimlerini yakınlaştırmıştır."

Suriye ile yaşanan problemlere karşın Türkiye aynı dönemde (1983) Irak’la “Sınır Güvenliği ve İşbirliği Anlaşması” imzalamıştır. Bu kapsamda her iki ülke de önceden haber vermek koşuluyla diğerinin sınırları içerisinde “sıcak takip” yapabilecekti. Böylelikle Türkiye, Kuzey Irak’a yaptığı operasyonların hukuki zeminini inşa etmiş oldu.[34]

İş birliği arayışlarını sürdüren Türkiye, 1984 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in kaleminden Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed’e hitapla yazılan mektup aracılığıyla Suriye’ye teröre karşı ortak mücadele teklifinde bulunmuştur. Ardından 5 Mart 1985’te iki ülke arasında Şam’da “Sınır Güvenliği Protokolü” imzalanmıştır. Fakat bu iş birliği girişimleri uzun soluklu olamamıştır. Zira bir dönem için iş birliği konusu olan bir mevzu herhangi bir kriz anında hemen koz olarak kullanılmıştır.

İşte bütün bu gerçekler ışığında, dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın “Suriye PKK’ya yardım ederse sularını keseriz.” beyanı da anlam kazanmaktadır.[35] Bu açıklamasının ardından Özal, bakanlar ve MİT çalışanlarından oluşan geniş bir heyetle Suriye’ye resmî bir ziyarette bulunmuş ve ziyaret kapsamında biri terör faaliyetlerini önlemeye yönelik güvenlik, biri de suyu konu alan ekonomik olmak üzere iki anlaşma imzalamıştır.

Türkiye ile PKK’nın karşılıklı olarak söylemlerinin sertleştiği 1989 yılında, Türkiye ve Suriye tekrar karşı karşıya gelmiştir. Özal, Suriye’nin -düşmanca davranmak suretiyle- 1987 Protokolü’ne uymadığı yönünde şüpheleri bulunduğunu ifade ederek Suriye protokole uymayıp terör örgütüne destek olmaya devam ettiği takdirde Türkiye’nin de ikinci protokole uymayarak 500 m3/sn su bırakmaktan vazgeçebileceğini açıklamıştır.[36]

1990-2002 Arası Dönem

1990’lı yıllar bölge genelinde hareketli başlamıştır. Irak 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmiş ve uluslararası kamuoyunun ekonomik ambargosuna rağmen işgalden vazgeçmemiş, bunun üzerine 1991 yılında ABD öncülüğündeki askerî koalisyonun müdahalesiyle karşı karşıya kalmıştır. Arka arkaya yaşadığı İran Savaşı, Kuveyt işgali ve Birinci Körfez Savaşı, ayrıca ABD’nin Irak’ta bir Kürt devleti kurma çabaları Irak açısından zor bir dönemi beraberinde getirmiştir. Üstelik bu dönem 2003 yılındaki İkinci Körfez Savaşı ile daha da çetrefilli bir hal alacaktır.

1991 yılında kadim stratejik ortağı SSCB’nin dağılması, Suriye’nin yeni ortaklar bulma ihtiyacıyla bölgede bir arayışa girmesine sebep olmuştur. Bu dönemde hem “su” sorunu hem de “güvenlik” bağlamında iş birliğine muhtaç olduğu Türkiye, Suriye açısından öncelikli bir seçenek olmaktan uzaktı. Zira Fırat-Dicle sularının paylaşımıyla ilgili olarak temel anlaşmazlık noktaları varlığını sürdürüyor ve bir anlaşma zemini oluşturulamıyordu. İki ülke ilişkileri açısından durumu daha da olumsuz hale getiren bir diğer unsur da bu dönemde Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin oldukça olumlu seyretmesi ve stratejik iş birliği düzeyine taşınmış olmasıydı.

1990’lı yıllar, Fırat-Dicle sularının paylaşımı özelinde de oldukça sıcak başlamıştır. İnşaatı o yıl tamamlanan Atatürk Barajı için Türkiye’nin su tutması, Irak ve Suriye tarafından ilerisi için de bir tehdit olarak algılanmış ve oldukça büyük bir tepkiyle karşılanmıştır. Öyle ki kamuoyunda, Türkiye’nin suyu tamamen kestiği, bir daha su bırakmayacağı gibi asılsız iddialarda bulunulmuştur.

16 Nisan 1990’da Bağdat’ta gerçekleştirilen Ortak Teknik Komite toplantısı sürecinde Irak ve Suriye ikili bir anlaşma imzalamıştır. İmzalanan bu anlaşma kapsamda Türkiye’den gelen Fırat suyunun %58’inin Irak, %42’sinin Suriye kullanımına bırakılmasına karar verilmiştir. Fırat ve Dicle ile ilgili yapılan bir anlaşmada Türkiye’nin yer almaması, anlaşmanın su miktarının paylaşımı üzerine odaklanarak temel sorunlara değinilmemesi gibi sebeplerle bu anlaşma da kısır kalmıştır.[37]

1990’lı yıllarda dikkat çeken bir diğer gelişme ise Fırat sularının İsrail ve Suriye arasındaki su meselesine dâhil edilme çabasıdır. Suriye, Türkiye’nin Fırat’tan daha fazla su bırakması durumunda, bölgenin en fazla su sıkıntısı yaşayan ülkelerinden biri olan İsrail’e daha fazla su bırakacağını açıklamıştır. Hiçbir hidrolojik bağlantısı olmayan iki ayrı havzanın söz konusu olduğu bu teklif Türkiye tarafından kabul görmemiştir.

1991 sonbaharında Madrid’de Suriye ve Türkiye’nin de katıldığı “Ortadoğu Barış Konferansı” gerçekleştirilmiştir. Konferansta birçok konuyla birlikte su sorunu veya muhtemel bir su krizi de ele alınmıştır.[38]

1991 yılında Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Kurtcebe Alptemuçin’in Suriye Devlet Başkanı ve Dışişleri Bakanı ile yaptığı görüşmeler üç temel konu üzerine gerçekleşmiştir: Irak’ın durumu, bölgesel suların ortak kullanımı ve sınır güvenliği.[39] Bu dönemde iki ülke savaş sonrasında Irak’ın yönetimine Irak halkının karar vermesi ve Türkiye’nin sınır güvenliğinin sağlanması gibi konularda ortak denilebilecek bir duruş sergilerken su sorunu ile ilgili temel anlaşmazlık noktalarında çözüm üretememiştir.

"1991 sonbaharında Madrid’de Suriye ve Türkiye’nin de katıldığı “Ortadoğu Barış Konferansı” gerçekleştirilmiştir."

 

Bugünlerde bir yandan Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyonlar yapan Türkiye bir yandan da Suriye’nin PKK’yı desteklemesini engellemek için girişimler başlatmıştır. Bu bağlamda Nisan 1992’de Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, yanında Suriye’nin PKK’ya destek verdiğini kanıtlayan birçok dosya olduğu halde Şam’ı ziyaret etmiştir. Türkiye, Suriye’yi “1987 Protokolü”ne uyması noktasında uyarırken Suriye, Öcalan’ın Şam’da olmadığını ama Bekaa Vadisi’nde olabileceğini ve Suriye’nin Bekaa Vadisi’ndeki yetkisinin sınırlı olduğunu iddia etmiştir. Bu görüşmeler üzerine 17 Nisan 1992’de Türkiye ve Suriye arasında bir güvenlik protokolü imzalanmıştır. Fakat iki tarafın resmî raporlarına bakıldığında protokolün taraflarca faklı yorumlandığı görülmektedir. Suriye tarafı görüşmelerde sadece basit sınır konularının görüşüldüğünü ve herhangi bir taahhüt altına girilmediğini vurgularken Türkiye tarafı terörizmle birlikte mücadele etme gibi ciddi meselelerin ele alındığını belirtmektedir.[40]

Ağustos 1992’de dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin, Suriye protokole uyumlu davrandığı sürece Türkiye’nin de Fırat sularının daha önce mutabık kalınan miktarda Suriye’ye akması konusunda özenli davranacağını ifade etmiştir. Böylelikle suların paylaşımı ve güvenlik konuları bir kez daha birlikte ele alınmıştır. Takip eden aylarda Türkiye, Suriye’nin terörü suya karşı koz olarak kullandığını, fakat Türkiye olmaksızın Suriye’nin su sorununu çözümleyemeyeceğini söyleyerek daha itinalı olunması gerektiği konusunda Suriye’yi uyarmıştır. Başbakan Süleyman Demirel’in de bu minvaldeki açıklamaları üzerine, Suriye’nin tavrı oldukça sert olmuştur. Suriye, Türkiye’nin uluslararası hukuka uymadığı, hakları gasp ettiği ve iş birliğine yanaşmadığı iddialarında bulunmuştur.

Suriye, 1990’lı yıllardan itibaren suların paylaşımıyla ilgili anlaşmazlıkları uluslararası kamuoyuna taşıma çabasını yoğunlaştırmış ve bu minvalde gerilen ilişkileri Arap Birliği’ne de taşımıştır. Arap Birliği’nden Türkiye’ye baskı yapmasını isteyen Suriye yönetimi, Hatay’ın Türkiye’nin toprağı olmadığı iddialarını da yeniden gündeme getirmiştir. Böylelikle farklı çatışma konularını su ile ilgili olarak canlandırmış ve bunlar üzerinden Türkiye’yi yıpratma politikası uygulamıştır.

Suriye, 1995 yılında Suudi Arabistan, Mısır gibi bölgenin önemli ülkelerinden sekizinin desteğini alarak Türkiye’ye; ikili görüşmelerin derhal başlaması gerektiğini, Türkiye’nin yaptığı barajlardan zarar gördüğünü, suların kirlendiğini, dolayısıyla Türkiye’nin uluslararası hukuka uygun davranmadığını belirttiği bir nota göndermiştir. Ardından yedi Arap ülkesi Suriye’nin başkenti Şam’da Fırat sularının adil paylaşımıyla ilgili olarak Şam Deklarasyonu’nu yayınlamıştır. Bu deklarasyonda Türkiye’nin inşasına başladığı Birecik Barajı da eleştirilmiştir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin bu dönemde olumlu yönde ivme kazanması ise Suriye’nin Arap ülkelerini Türkiye aleyhine ikna etmesi konusunda kolaylaştırıcı bir unsur olmuştur -ki bu konuyla ilgili olarak Arap Birliği duyduğu rahatsızlığı sonradan bizzat bildirmiştir.[41]

Bu dönemde, bölgesel ve kıyıdaş ülkeleri ilgilendiren bir sorun olan Fırat-Dicle sularının paylaşımı konusu, sadece Arap Birliği’nin değil, uluslararası kamuoyunun da gündemine yerleştirilmeye çalışılmıştır. Suriye ve Irak, sorunu “uluslararası sular”ın paylaşımı olarak değerlendirdikleri için çözümün de Uluslararası Adalet Divanı eliyle gerçekleşmesi gerektiği iddialarını yüksek sesle dillendirmiştir.

Bu çabalar Batılı ülkelerden kısmi bir destek de bulmuştur. Örneğin 1997 yılında yapılan Ilısu Barajı[42] için İngiliz Dışişleri Bakanı, 11 Aralık 1999’da bir gazeteye verdiği demeçte şunları söylemiştir: “Bu baraj Kürt uygarlığını yok edecektir. Türkiye, Ortadoğu ülkelerini su vermemekle tehdit edecek ve Ortadoğu’da su savaşları başlayacaktır. Baraj inşaatı Kürt otonomisinin önünde bir engel oluşturacaktır.” Ardından İngiliz Ticaret Bakanı Stephen Byers ve Başbakan Yardımcısı John Presscott da baraj inşaatının engellenmesi yönünde açıklamalar yapmıştır. Alman hükümeti de bir sivil toplum örgütüne Ilıca Barajı’nın engellenmesi görevini vermiştir. Barajın yapımında finansman sağlayan İsviçre ise 2002 başlarında projenin finansmanından çekildiğini duyurmuştur.

Ilısu Barajı’yla ilgili silsile halinde gerçekleşen engelleme çabaları bir ilk değildir. Örneğin, GAP ile ilgili İngiliz Parlamento’sunda konuşma yapan milletvekili Kevin McNamara bu konuda şu sözleri sarf etmiştir: “Birleşik Krallık Savunma Forumu GAP konusunda aşağıdaki uyarıyı yapmıştır. GAP, bölgenin en tehlikeli zaman ayarlı bombalarından biridir. Sorun henüz patlamamıştır; çünkü proje tam gelişme potansiyeline ulaşmamıştır. Tamamlanma tarihi olan 2010’dan önce hayati çıkarların çatışması nedeniyle bölgenin en tehlikeli patlama noktası haline gelecektir. Böylece, hem Batı’nın güvenliği yönünden hem de NATO üyesi ve Avrupa Birliği’ne (AB) giden yolda olan Türkiye’nin AB’deki geleceği yönünden bizim güvenlik çıkarlarımız da etkilenecektir. Projeyi Birleşik Krallık’ın desteklemesi (…) aptallıktır.”[43] Batı’nın bu söylemi Fırat-Dicle sularının paylaşımı sorununa etnik bir boyut kazandırarak bir NATO ülkesi olan Türkiye’nin PKK ile mücadelesini olumsuz etkilemiştir.

"1996 yılında Suriye ile gerilen ilişkiler üzerine Türkiye Suriye’ye, “Suriye, PKK’yı ve Öcalan’ı ülkesinde ve topraklarda barındırdığı sürece Türkiye, Suriye’ye karşı her türlü önleme başvurma hakkına sahiptir ve bu hakkını uygun gördüğü zamanda kullanacaktır.” şeklinde bir nota vermiştir."

1996 yılında Suriye ile gerilen ilişkiler üzerine Türkiye Suriye’ye, “Suriye, PKK’yı ve Öcalan’ı ülkesinde ve topraklarda barındırdığı sürece Türkiye, Suriye’ye karşı her türlü önleme başvurma hakkına sahiptir ve bu hakkını uygun gördüğü zamanda kullanacaktır.” şeklinde bir nota vermiştir.[44] Türkiye’nin PKK terör örgütüyle mücadelede daha kararlı ve sert bir yöntem izlemesi ve verilen notaya rağmen bir gelişme kaydedilememesi, Türkiye tarafında rahatsızlıkla karşılanmıştır. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş, beraberindeki geniş katılımlı bir heyetle Suriye sınırında yer alan Hatay’ın Reyhanlı ilçesine gerçekleştirdiği ziyarette konuyla ilgili şunları söylemiştir: “Türk devleti olarak komşularımızla iyi ilişkiler kurmaya çalışıyoruz. Bu iyi niyetimize ve gayretimize rağmen bazı komşularımız, özellikle ismini açıkça söylüyorum, Suriye gibi komşular, iyi niyetimizi yanlış tefsir ediyorlar. Apo denen eşkıyayı destekleyerek Türkiye’yi terör belasına bulaştırdılar. Türkiye iyi ilişkiler konusunda gerekli çabayı gösterdi. Türkiye beklediği karşılığı alamazsa, her türlü tedbiri almaya hak kazanacaktır. Artık sabrımız kalmadı.”[45] Cumhurbaşkanı Demirel ve ardından Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun Ateş’in bu açıklamalarını destekleyen hatta daha da sertleştiren söylemleri ve askerî birliklerin sınıra doğru kaydırılması, artık diplomatik sürecin bittiği, askerî bir sürecin başlamak üzere olduğu mesajını vermiştir.

Mısır Devlet Başkanı Mübarek’in ve İran Dışişleri Bakanı’nın arabuluculuğuyla Abdullah Öcalan 9 Ekim’de Suriye dışına çıkarılmıştır. Yunanistan, Rusya, İtalya gibi ülkelerden iltica talebi kabul edilmeyen Öcalan, son olarak Kenya’ya gitmiş ve burada ABD ve Türkiye’nin ortak operasyonuyla yakalanarak 15 Şubat 1999 tarihinde Türkiye’ye getirilmiştir.[46] Atılan bu somut adımın ardından Türkiye ve Suriye tarafları Adana’da bir araya gelerek 20 Ekim 1998’de Adana Mutabakatı’nı imzalamıştır. Bu anlaşmayla iki ülke arasında ekonomik, sosyal, bilimsel, kültürel, ticari vb. birçok alanda iş birliği sağlanmıştır. İlerleyen yıllarda taraflar birbirlerine temkinli yaklaşsalar da karşılıklı güven inşa etme çabalarını sürdürmüşlerdir.

2000 yılında Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed’in ölümü üzerine yeni devlet başkanının kim olacağı Suriye-Türkiye ilişkileri açısından da önem arz etmekteydi. Zira Hafız Esed’in kardeşi Rıfat Esed geçmişte PKK ile doğrudan ilişki kurmasıyla biliniyordu ve onun devlet başkanı olması yeni bir krize yol açabilirdi. Sonunda Hafız Esed’in yerine Suriye’nin yeni devlet başkanı olarak yurt dışında eğitim görmüş ve daha ılımlı olarak değerlendirilen oğul Beşşar Esed seçildi. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Hafız Esed’in cenaze merasimine katılması da olumlu seyreden ilişkilerin bir başka göstergesi olmuştur.

2001 yılında GAP Bölge Kalkınma İdaresi ve Suriye Arazi Islah Müessesesi (General Organizationfor Land Resources/GOLD) ile Suriye Sulama Bakanlığı arasında görüşmeler başlatılmıştır. Neticede 23 Ağustos 2001’de GOLD ve GAP yönetimleri arasında Ortak Bildiri imzalanmıştır. Bildiri; eğitim, karşılıklı uzman değişimi, teknolojik alışveriş ve ortak projeler yapılması gibi konularda iş birliğini öngörmekteydi. Ardından 2002 yılında bildiriye konu olan alanlarda iş birliği için uygulama prensiplerini içeren bir belge daha imzalanmıştır. Böylelikle hep çatışmaya konu olmuş GAP, ilk defa iki ülkenin de kalkınması noktasında zikredilmeye başlanmıştır.[47]

2002’den Günümüze

2000’li yıllar Türkiye, Suriye ve Irak üçgeni açısından su sorunu bağlamında olumlu başlasa da 2001’deki 11 Eylül saldırıları sebebiyle uluslararası sistemin dikkati yeniden Ortadoğu bölgesindeki siyasi gelişmelere yoğunlaşmıştır. ABD’nin terörle mücadele söylemleri çerçevesinde Irak’a müdahaleyi meşrulaştırma çabaları dünya genelinde bir numaralı gündem maddesi haline gelmiştir. 2003 yılına gelindiğinde ABD Irak’ı işgal etmiş ve bu süreçle birlikte Irak’ın çöküşü başlamıştır. Henüz Birinci Körfez Savaşı’nda zarar gören ekonomi, altyapı tesisleri ve diğer kayıplar revize edilememişken ve ekonomik ambargo devam etmekteyken 2003’teki işgalle birlikte ülkedeki kriz iyice derinleşmiştir. Bombardımanlarda barajlar, pompalama istasyonları, kanallar, deniz suyu arıtım tesisleri ve atık su arıtma tesisleri tahrip edilmiştir. Su ve kanalizasyon tesislerinin zarar görmesi ve yedek parçaların tesis edilememesi, edilse bile uzman personel eksikliği sebebiyle kanalizasyon sularının içme sularına karışması halk sağlığına ciddi zararlar vermiştir. Arıtma tesislerinin tahrip olması sebebiyle de temiz su ihtiyacı gün geçtikçe artmış ve ülkede suya bağlı olarak büyük bir insani kriz yaşanmıştır.

Irak’ta ABD işgalinden sonra 177 arıtma tesisinden sadece 33’ü kullanılabilir halde kalmıştır.[48] 2007 verilerine göre atık suyun sadece %17’si arıtılarak nehirlere bırakılabiliyordu. Ülkede suyun kalitesinde yaşanan sorun sebebiyle özellikle çocuk hastalıklarının oranında ciddi artışlar yaşanmıştır. BM’nin 2010 verilerine göre Irak’ta her 1.000 çocuktan 41’i su kaynaklı hastalıklar sebebiyle beş yaşına gelmeden hayatını kaybetmekteydi. Dünya ortalamasının neredeyse yarısı olan bu oran, uzun süre aynı seviyede devam etmiştir.[49]

Saddam’ın elinde nükleer silah bulunduğu gerekçesiyle Irak’ı işgal eden ABD, Irak’ın birçok petrol kuyusuna el koymuş ve bölgeyi büyük bir kaosa sürüklemiştir. Genellikle petrol üzerinden okumalar yapılmasına karşın buradaki sorunun önemli bir boyutu da “su”dur. Zira “İkinci Körfez Savaşı” olarak da adlandırılan 2003 müdahalesinde Irak’ın su kaynaklarının “koruma” altına alınmasına dair görüşler de dile getirilmiştir. Ayrıca CIA’de politik analist olan Pelletier’e göre, ABD’nin, Irak müdahalesiyle bölgeyi şekillendirmek için petrol kaynaklarının yanı sıra su kaynaklarını da kontrol etmesi gerekmektedir.[50]

Bu yıllarda Suriye ABD ile iletişim kurma kanalları arasa da ABD, Suriye’yi de “haydut/serseri devletler” kategorisinde değerlendirerek “çevreleme” politikası gütmeyi sürdürmüştür. Bölgede yalnızlaşan Şam yönetimi, iyi ilişkiler kurmaya başladığı Ankara ile ilişkilerini 2000’li yıllarda daha da geliştirmiştir.

"Irak’ta henüz Birinci Körfez Savaşı’nda zarar gören ekonomi, altyapı tesisleri ve diğer kayıplar revize edilememişken ve ekonomik ambargo devam etmekteyken 2003’teki işgalle birlikte ülkedeki kriz iyice derinleşmiştir."

Türkiye’de 2002 yılında hükümete gelen AK Parti, “komşularla sıfır sorun”, “bölgesel barış” gibi temeller üzerine bir dış politika inşa edeceğini açıklamıştır. Bu bağlamda Türkiye’nin Ortadoğu’ya ilgisi barışçıl bir temelde artmıştır. Suriye’nin yalnızlaşması ve Irak’takine benzer politikalara maruz kalması, Türkiye ve Suriye’yi birbirine yakınlaştırmış, oluşan bu politik yakınlık suların paylaşımıyla ilgili de iş birliği düzleminin kurulmasını kolaylaştırmıştır.

2003 yılı Temmuz ayı sonunda Türkiye’ye resmî ziyarette bulunan Suriye Başbakanı Mustafa Miro’nun “Sınıraşan sularla ilgili olarak yapılan tüm çerçeve anlaşmaların ötesinde, iki ülke arasında var olan dostluk ilişkilerinin egemen olduğu bir ortamda karşılıklı güven ve dostluğa dayalı bir diyaloğun bu sorunu da çözeceğine -şu anda bile çözmekte olduğunu görüyoruz- inanmaktayız.” şeklindeki açıklaması, yeni dönemde sorunların barışçıl yollarla çözüleceğine işaret etmekteydi.[51] Başbakanın ardından ertesi yıl Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed de Türkiye’ye resmî bir ziyarette bulunmuştur. Bu ziyaretle bağımsız Suriye tarihinde ilk defa bir devlet başkanı Türkiye’ye ziyaret gerçekleştirmiştir.

22 Aralık 2004’te Türkiye ve Suriye arasında “Serbest Ticaret Anlaşması” imzalanmıştır. Bu kapsamda Suriye, Hatay’ın Türkiye toprağı olduğunu tanımış ve tarafların Asi Nehri’yle ilgili görüşme yapmasının yolu açılmıştır. Aynı günlerde Suriye’de bulunan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye Başbakanı Otri ile görüşmüş ve Asi Nehri üzerinde yapılacak bir projede iş birliği ve teknik destek sağlayabileceklerini ifade etmiştir.

1992 yılında çalışmalarını durduran Ortak Teknik Komite 7-11 Mayıs 2007 tarihinde Suriye’de yapılan toplantıyla tekrar aktif hale getirilmiştir. Takip eden yıllarda görüşmeler devam etmiş, 2009 yılında da Türkiye’de bir toplantı gerçekleştirilmiştir. Bu toplantılarda suların kullanımı da dâhil olmak üzere birçok konu ele alınmış, ikili-üçlü görüşmeler yapılmış ve çok sayıda protokol imzalanmıştır.

15 Ekim 2009’da Türkiye ve Irak arasında imzalanan 48 mutabakat zaptından biri de “Su Alanında Mutabakat Zaptı” başlığıyla su sorununu ele alan metindir. İş birliğinin öne çıkarıldığı görüşmeler Türkiye adına Çevre ve Orman Bakanlığı, Irak adına Su Kaynakları Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmiştir.

Protokolde Fırat-Dicle’de meteorolojik ve hidrolojik şartlara göre su kaynaklarının mevcut durumunun tespit edilmesi, kurak dönemlerde ortaya çıkabilecek sorunların giderilmesine yönelik mekanizmaların geliştirilmesi, su kaynaklarının kullanımının planlanmasına yönelik olarak yapılacak ulusal çalışmaların sonuçlarının paylaşılması ve birlikte değerlendirilmesi, bütün bu hususlarda Suriye tarafı ile eş güdüm ve iş birliğinin sağlanması, meteorolojik ve hidrolojik bilgilerin derlendiği, Suriye’nin de dâhil olduğu ortak bir veri tabanının oluşturulması, içme suyu alanında kayıpların önlenmesi, sağlıklı su temin edilebilmesi için ortak çalışmalar yapılması ve su ile ilgili konularda eğitim programları düzenlenmesi gibi birçok konu yer almıştır.[52]

23-24 Aralık 2009’da Türkiye ve Suriye arasında toplam 50 mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bunlardan iki tanesi su politikaları açısından bakıldığında oldukça önemlidir. Buna göre Türkiye ve Suriye, Asi Nehri üzerine “Dostluk Barajı” ismiyle ortak bir baraj inşa edecektir. Bu baraj iki taraf için de hem enerji üretecek hem de Suriye’de 10.000, Türkiye’de 20.000 hektarlık tarımsal alanın sulaması buradan yapılacaktır. Barajın temeli Şubat 2011’de atılmıştır. Fakat hemen ardından Suriye’de 2011 yılı Mart ayından itibaren başlayan siyasi gösterilerin bir süre sonra ayaklanmaya dönüşmesi, ülkeyi halen devam etmekte olan iç savaşa sürüklemiştir. Savaşın başlamasıyla söz konusu baraj gibi onlarca ortak proje iptal edilmiştir.

Diğer bir anlaşma ise “Dicle Nehri’nden Su Çekilmesi İçin Suriye Topraklarında Pompa İstasyonu Kurulması Konusunda” idi. Nehrin akışının elverdiği ölçüde ve zamanda Suriye, Dicle’den yıllık en fazla 1 milyar 25 milyon metreküp su çekebilecekti. Suriye, geliştirdiği “Dicle Nehri Sulama Projesi” sebebiyle bu nehirden su almaya ihtiyaç duyuyordu. Türkiye “iki nehir, tek havza” iddiası gereğince Dicle ve Fırat sularının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor, Irak ve Suriye ise buna karşı çıkıyordu. İmzalanan bu protokolle ilk defa Suriye’nin Dicle Nehri’nden talepleri görüşülmüş, böylelikle “iki nehir, tek havza” görüşüne yakın bir tutum sergilenmiştir.[53]

Türkiye’nin, aslında doğrudan bağlantılı görünmese bile, suların paylaşımı konusunu AB’ye giriş sürecinde etkin bir unsur olarak değerlendirmesi, Türkiye-Suriye ilişkilerinin seyrini belirleyen gelişmelerden biri olmuştur. Türkiye, AB’ye katılım müzakerelerine 2005’te başlamış ve su ile ilgili konuları “çevre” başlığında yürütmüştür. AB su mevzuatının ana belgesi sayılan AB Su Çerçeve Yönetmeliği, nehir havzası yönetim planı çalışmalarında AB ülkeleri arasında iş birliği “zorunluluğu” getirmektedir. Yönetmelik, AB’ye üye olmayan ülkelerle de eşgüdüm kurulması için çalışılması gerektiğini vurgulamaktadır.[54]

2010 yılı sonlarında Tunus’ta başlayan “Arap Baharı”nın Suriye’ye sıçramasından sonra, suların paylaşımıyla ilgili bütün anlaşmalar da rafa kalkmış görünmektedir. Fırat havzası boyunca Suriye rejiminin siyasi, ekonomik ve askerî kontrolü tamamen farklı grupların eline geçerken, su konusunda Türkiye’nin muhatabı da kalmamıştır. Benzer şekilde, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra başlayan mezhep motivasyonlu savaş, Irak’la ilgili su tartışmalarını da rafa kaldırmıştır. Türkiye ve Irak ilişkilerinin bozulmasına paralel olarak, Ocak 2017’de Başbakan Binali Yıldırım’ın Irak ziyaretine kadar, iki ülke arasında sürekli tırmanan bir gerilim yaşanmıştır.[55] İlişkilerin güvenlik öncelikli ilerlediği böylesi bir dönemde suların paylaşımı birincil önemini kaybederken, birçok tartışma da iç içe geçmiş durumdadır.

Havzadaki su sorunu 2014 yılından itibaren doğrudan yasa dışı örgütlerle anılmaya başlamıştır. Önce Suriye’nin önemli petrol rezervlerine sahip Rakka kentini işgal eden DAEŞ, zamanla Fırat-Dicle nehirleri çevresindeki şehirleri işgal ederek birçok barajın kontrolünü ele geçirmiştir. Bölgede kontrolü sağlaması ardından DAEŞ’in önceliği “enerji, finans ve su” üçlüsü olmuş ve suyun kontrolünü tek elde toplamaya çalışmıştır. Birçok uzmana göre DAEŞ, suyun stratejik öneminin farkında olduğunu gösterecek şekilde, hâkimiyet alanı olarak Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’yı seçmiştir.[56]

"Birçok uzmana göre DAEŞ, suyun stratejik öneminin farkında olduğunu gösterecek şekilde, hâkimiyet alanı olarak Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki medeniyetlerin beşiği Mezopotamya’yı seçmiştir."

DAEŞ, çatışmada olduğu taraflara karşı suyu temelde üç şekilde kullanmaktadır.[57] İlki; su ve elektriği halka ulaştıran boruları, kabloları kullanılamaz hale getirerek bölgenin hayati fonksiyonlarını durma noktasına getirme şeklindedir. Örgütün 2014 yılında Musul Barajı’nı bir süre elinde bulundurması, bölge halkını endişeye sevk etmiştir. Zira Irak elektriğinin yarısı ve Kürt bölgesinin suyu buradan karşılanmaktadır. 2015 yılında Fırat Nehri üzerindeki Ramadi Barajı’nı ele geçiren DAEŞ, Fırat bölgesinin suyunu azaltarak beş ilde su sıkıntısı yaşanmasına sebep olmuştur.[58]

Kullandığı ikinci yöntem ise; baraj kapaklarını tamamen açıp su baskınlarının gerçekleşmesine sebep olmak yahut baraj kapaklarını tamamen kapatıp tarımı baltalamak ve bölge halkını susuz bırakmak şeklindedir. 2014 yılında Felluce’yi ele geçiren DAEŞ, buradaki baraj kapaklarını açarak bölgede sele sebep olmuş ve bu sayede 60.000 kişinin bölgeyi terk etmesini sağlamıştır. Örgütün kullandığı diğer bir yöntem ise su kaynaklarını kirletmek veya zehirlemek suretiyle kullanılamayacak hale getirmektir.

DAEŞ, bölgede ilerleyen askerî güçlerden Rakka’yı koruyabilmek için Tabka Barajı’nı patlatma tehdidini de sürekli gündemde tutmuştur. DAEŞ’in barajı havaya uçurması durumunda nehrin güneyindeki köylerin tamamının sular altında kalacağı, susuzluk ve kıtlık sebebiyle ölümlerin artacağı belirtilmektedir.[59] Bununla birlikte Musul Barajı 2015 yılında kısa bir dönem DAEŞ’in kontrolüne geçmiş olsa da günümüzde barajı Peşmerge güçleri kontrol etmektedir. Musul Barajı’nın örgütün elinden alınması “büyük bir felaketin önlenmesi” olarak değerlendirilmektedir. Zira barajın havaya uçurulması durumunda Musul’un 20, Bağdat’ın 5 metre sular altında kalabileceği ve barajın yıkılmasının bir milyon kişinin ölümüne sebep olabileceği tahmin edilmektedir. Bu barajla ilgili bir diğer önemli nokta ise; Musul Barajı’nın temelinde yer alan kayanın jipsli olmasıdır. Bu durum, kayanın suyla temas ettiğinde erimesi anlamına gelmektedir. ABD işgalinden sonraki süreçte kuvvetlendirme çalışmalarına başlanmış, bu kapsamda Musul Barajı’nın aşağısında yeni bir barajın (Baduş Barajı) yapımı planlanmıştır. 1990’larda planlanmaya başlanan barajla ilgili çalışmalar 2003 ABD müdahalesiyle durmuştur. Son dönemde yaşananlar sebebiyle çalışmalara devam edilememekte ve temelinden kaynaklanan sorunlar Musul Barajı’nın çökme riskini arttırmaktadır.[60]

Öte yandan DAEŞ’in çok fazla köşeye sıkışması durumunda son çare olarak büyük bir felakete sebep olacak bir eylem yapabileceği; bu bağlamda Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki bütün barajları imha ederek suyu bir kitle imha silahı olarak kullanabileceği üzerinde de durulmaktadır.[61]

Sınırın Suriye tarafından Türkiye’ye DAEŞ’in attığı mermiler ve havan topları sebebiyle 21 sivilin hayatını kaybetmesi ve Türkiye’nin “kırmızı çizgi” olarak belirlediği PYD/PKK’nın silahlı kanadı YPG’nin Fırat’ın doğusuna çekilmemesi, Türkiye’nin Suriye Savaşı’na dâhil olarak “Fırat Kalkanı” harekâtını başlatmasına sebep olmuştur.

ABD’nin Irak-Suriye bölgesinde bir Kürt devleti oluşturma politikasının ve bunu PKK’ya bağlı gruplar eliyle yapmasının Ankara açısından kabul edilebilir olmadığı açıktır. Bunun üzerine Türkiye, sınırında bir “PKK koridoru” oluşturulması planıyla mücadele etmek için harekete geçmiş ve 24 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı operasyonda Mart 2017 tarihine kadar el-Bab şehrine uzanan 1.200 kilometrekarelik alanı kontrol altına almıştır. Türkiye’nin “Fırat’ın batısına geçilmemesi” konusundaki hassasiyeti sebebiyle “Fırat Kalkanı” ismi verilen operasyonda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin destek verdiği Özgür Suriye Ordusu ile birlikte hareket edilerek bölge, DAEŞ’ten ve PYD/PKK’dan temizlemiştir.

Asi Nehri Havzası

Lübnan dağları ve Anti-Lübnan dağları arasında yer alan Bekaa Vadisi’ndeki Rasel-Ayn ve al-Labwah akarsularının birleşmesinden doğan Asi Nehri, kuzeye doğru 35 kilometre aktıktan sonra Suriye topraklarına geçer. Suriye’nin Hama ve Humus kentlerinden sonra Ghap Ovası’ndan geçerek Etun (Zambakiye) köyü yakınlarından itibaren Türkiye-Suriye sınırını oluşturmaya başlar.

Nehrin Suriye açısından Hama Gölü’nü beslemesi, Ghap Ovası’nı sulaması ve Humus şehrinin su ihtiyacını karşılaması gibi önemli fonksiyonları vardır.

Asi Nehri, Türkiye-Suriye sınırının 22 kilometrelik kısmını oluşturduktan sonra Türkiye topraklarına girer ve burada Karasu, Afrin, Küçük Asi (Karadere) ve Defne çayları nehre katılır. Türkiye topraklarında 88 kilometre akan nehir, Amik Ovası’ndan Akdeniz’e dökülür.

Nehrin toplam uzunluğu 248 kilometredir. Bunun 40 kilometresi Lübnan’dan, 120 kilometresi Suriye’den, 88 kilometresi de Türkiye’den geçmektedir.[62]

Havzanın toplam potansiyeli 2,4 milyar metreküp civarındadır ve bu orana Türkiye’nin katkısı yaklaşık 1,17 milyar metreküptür.[63]

Nehir 26.530 kilometrekarelik bir alana yayılmaktadır. Havza alanının yaklaşık %65’i Suriye topraklarında, %23’ü de Türkiye topraklarındadır.

Bölgedeki birçok nehir kuzeyden güneye doğru akarken Asi, güneyden kuzeye akmaktadır ve bu sebeple de “Asi” adını almıştır. Lübnan ve Suriye yukarı kıyıdaş, Türkiye ise aşağı kıyıdaş ülkedir. Fırat-Dicle havzasının aksine Asi Nehri havzasında aşağı kıyıdaş ülke konumunda olan Türkiye, menba ülkelerin kullanımı sebebiyle Asi Nehri’nden yıllarca faydalanamamış hatta 2000’li yıllara değin diğer kıyıdaş ülkeler nehrin kullanımına yönelik görüşmelere dahi yanaşmamıştır.

Nehrin sularının paylaşımına yönelik kıyıdaş ülkelerin üçünün de yer aldığı bir anlaşma yoktur ve konuyla ilgili görüşmeler Suriye-Lübnan, Suriye-Türkiye şeklinde ikili olarak gerçekleştirilmiştir.

Lübnan, ulusal ve uluslararası nehirler açısından Ortadoğu’nun zengin kaynaklara sahip ülkelerindendir. Fakat coğrafik ve topoğrafik yapısı, sahip olduğu suyun kullanımını ve depolanmasını zorlaştırmaktadır. Ayrıca 1970’li yıllarda patlak veren iç savaş, Lübnan’ın su kaynaklarına yönelik politika üretmesini zorlaştırmış, aynı zamanda kıyıdaş ülkelerle suların paylaşımına yönelik yaptığı görüşmelerde baskın bir rol alamamasına sebep olmuştur. Menba ülke konumunda olmasına rağmen Lübnan, Asi Nehri sularının paylaşımında da Suriye’ye karşı kendi çıkarlarını koruyan bir irade ortaya koyamamıştır. Bu durum Lübnan parlamentosunda bulunan muhalefet partileri tarafından da sık sık dile getirilerek eleştirilmiştir.[64]

Suriye 1950’li yıllar itibarıyla su kaynaklarının kullanımı ve geliştirilmesine yönelik projeler üretmeye başlamış ve Lübnan’la da bu konudaki ilk ciddi temaslarını 1962 yılında gerçekleştirmiştir. Öncelikle ortak bir teknik komite kurularak bu komitenin Lübnan’a yıllık 100 milyon metreküp su tahsis etmesi sağlanmıştır.

1972 yılında Lübnan ve Suriye arasında havzayla ilgili ilk anlaşma yapılmış fakat Lübnan’ın içinde bulunduğu siyasi istikrarsızlık sebebiyle anlaşma yürürlüğe girememiştir. Bu anlaşmaya göre Lübnan, Asi Nehri’nden 80 milyar metreküp su tahsis edebilecekti.

Ardından 20 Eylül 1994’te Lübnan ve Suriye arasında “Asi Sularının Paylaşılması Anlaşması” imzalanmıştır. Anlaşma daha ilk başta kıyıdaş ülke Türkiye’nin muhatap alınmamasıyla sakat doğmuştur. Dokuz maddeden oluşan anlaşmada nehrin yıllık ortalama hacminin 403-420 milyon metreküp arasında olduğu kabul edilerek Lübnan’ın payı 80 milyon metreküp olarak belirlenmiş, geri kalan kısmı da Suriye’ye bırakılmıştır.

Bununla birlikte suyun yıllık akımının 400 milyon metreküpün altına düşmesi halinde azalan oranda Lübnan’ın payında azaltmaya gidileceği ifade edilmiştir. Adil olmadığı çok açık olan bu maddeler arasında, akışın artması durumuyla ilgili herhangi bir notun yer almamış olması, Suriye’nin tek yanlı davrandığını göstermektedir. Lübnan’ın nehir üzerinde tesis yapma gereksinimi duyması halinde bu durumun Suriye’ye bildirilmesi zorunluluğu ve bu tesislerde kullanılacak suyun Lübnan’ın 80 milyon metreküplük kullanımından düşüleceği de anlaşmayla ilgili olarak dikkat çeken diğer konulardır.

Anlaşmaya yönelik zaman zaman Türkiye’nin itirazları olsa da Suriye’nin nehir üzerinde denetimi tekeline aldığını söylemek mümkündür. Bunda hem Lübnan’ın su ihtiyacının daha az olması hem de Suriye hükümetinin Lübnan hükümetinden daha güçlü olması etkili olmuştur.[65]

Havzayla ilgili temel anlaşmazlık Suriye-Türkiye tarafları arasında yaşanmaktadır. 1939’da Suriye’yi sömürgesi altında bulunduran Fransa, Türkiye ile “Hatay-Suriye Tahdidi Hududu Son Protokolü” adlı bir protokol imzalamıştır. Protokolün 3. Maddesi’nde şöyle bir paylaşım ilkesi getirilmiştir: “Karasu ve Afrin çayları ile Asi Nehri’nin bağlı haritada gösterilen ve hududu teşkil eden kısımlarında bu nehir ve çayların talveği (orta noktası) hudut olarak kabul edilmiş ve hudut boyunca bu sulardan her iki taraf halkının her şekilde ve aynı hakla istifadesi esas tutulmuştur.” Söz konusu madde “eşitlik” prensibinin esas alındığını göstermektedir.[66]

Bununla birlikte, 1946 yılında özgürlüğünü ilan eden Suriye, ne anlaşmanın hükümlerini ne de Hatay’ın Türkiye toprağı olduğunu kabul etmiştir. Suriye’nin bu tutumu, 1978 Viyana Sözleşmesi’nin 11. Maddesi’nde belirtilen, “Bir devlet her ne şekilde başka bir devletin ardılı olursa olsun ülke yahut ülke parçasına ilişkin önceden yapılan sınır anlaşmaları ve çizilen sınırlar geçerliliğini koruyacaktır” prensibine aykırıdır.[67] Üstelik Hatay’ın Türkiye toprağı olduğu uluslararası arenada bütün aktörler tarafından tanınmış bir durumdur.

Bu durumda Asi Nehri “sınıraşan su” statüsündedir. Fakat Suriye, Lübnan’ı baskı altında tutmanın verdiği güvenle nehrin statüsü ile ilgili sanki “ulusal su” gibi hareket etmekte ve buna uygun projeler geliştirmektedir.

Humus-Hama sulama kanal sistemlerine, Ghap ve Roudji sulama şebekelerine Asi Nehri’nden su verilmektedir. 1998 yılında Homs şehri yakınlarında inşa edilen Zeita, Romalılar döneminde yapılan, daha sonra Fransızlar döneminde tekrar inşa edilen Katina ve 1960 yılında Rastan şehri yakınlarında yapılan al Rastan barajlarında tarımda sulama ve içme suyu olarak kullanılması amacıyla su depolanmaktadır.

Ayrıca Katina Gölü yakınlarında 1957 yılında inşa edilen petrol rafinerisi, gölün batı tarafında inşa edilen gübre üretim tesisleri ve Türkiye sınırına yakın bir bölgede yer alan zeytinyağı fabrikaları Türkiye’nin zaten çok kısıtlı olan nehrin sularının kullanımını daha da sorunlu hale getirmektedir.[68] Türkiye, bu bölgede oluşan kirliliğe karşı önlem alabilmek için birçok proje geliştirmiştir.[69]

Suriye 1950’li yıllarda su politikalarına ağırlık vererek Ghap projesini gerçekleştirmek için Dünya Bankası’na kredi talebinde bulunmuştur. Banka, Lübnan’dan daha fazla su çekmemesi ve Türkiye ile anlaşma sağlaması koşuluyla Suriye’ye kredi vermeyi kabul etmiştir. Suriye’nin projeyle Afrin suyunu saptıracağı gibi sebeplerle Türkiye projeye tepki göstermiştir. Konuyla ilgili yapılan ikili görüşmelerden de olumlu bir sonuç alınamamıştır.

Dünya Bankası’ndan kredi alamayan Suriye, nehirle ilgili farklı projeleri devreye sokmuştur. 1962 yılında bir Hollanda firması olan NEDECO ile varılan iş birliği anlaşması çerçevesinde Bulgar, Yugoslav, İtalyan şirketler ve Sovyetler Birliği’nin malzeme desteğiyle 1955-1967 yılları arasında iki baraj, iki büyük drenaj kanalı ve bazı tarım kanallarını içeren proje tamamlanmıştır. Bu süreçte Türkiye ve Suriye arasında gerçekleşen bir konferansta, Türkiye her iki tarafın da lehine olacak bir taslak metin hazırlanması talebinde bulunmuş ancak neticede Türkiye’nin hakları göz ardı edilerek projelere devam edilmiştir.

Zeyzun ve Zeita barajları havza üzerinde yapılmış önemli barajlardandır. Zeyzun Barajı 2002 yılında yıkılmıştır. Bu olayda 70 milyon metreküp su serbest kalmış ve 22 Suriyeli hayatını kaybetmiştir. Ayrıca Türkiye ve Suriye’deki tarım alanları da zarar görmüştür.[70]

2000’li yıllardan itibaren Suriye-Türkiye ilişkilerinde gözle görülür bir iyileşme yaşanmıştır. 2004 yılında imzalanan “Serbest Ticaret Anlaşması” ile iki ülkenin sınırları tanımlanarak Hatay’ın Türkiye toprağı olduğu Suriye tarafından da kabul edilmiştir. Böylelikle ilk defa Asi Nehri ile ilgili, Türkiye’nin de yer aldığı bir müzakere ve anlaşma sürecinin başlaması söz konusu olmuştur.

Takip eden süreçte iki devlet arasında üst düzey hükümet yetkilileri tarafından karşılıklı ziyaretler gerçekleştirilmiştir. 2004 yılında dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye Başbakanı Otri ile görüşmüştür. Bu görüşmede Asi Nehri üzerinde bir baraj yapılması halinde iş birliği tavsiye edilmiş ve teknik destek verilebileceği ifade edilmiştir.

2009 yılında Suriye-Türkiye arasında imzalanan “Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi Anlaşması” ile iki ülkenin Asi Nehri üzerinde “Dostluk Barajı” isminde ortak bir baraj inşa etmesine karar verilmiştir.

Suriye ve Türkiye, barajın maliyetini paylaşacak ve baraj iki ülke için enerji üretecekti. Barajdan sağlanacak su ile Türkiye’de 20.000, Suriye’de ise 10.000 hektarlık tarım alanı sulanacaktı. Barajın temeli 6 Şubat 2011’de iki ülkenin başbakanları ve bazı bakanlarının katılımıyla atılmıştır.

Ne var ki barajın temelinin atılmasından kısa bir süre sonra Suriye’de ayaklanmalar başlamıştır. Bu dönemde Türkiye Cumhuriyeti hükümet yetkilileri, Beşşar Esed’e reform yapması çağrısında bulunmuş ancak Esed’in ayaklanmaları kanlı bir şekilde bastırma yoluna gitmesi, iki ülke ilişkilerinin kopmasına sebep olmuştur.

Suriye’nin Çelişen Hidropolitiği

Suriye, Türkiye’nin sınıraşan nehirleri olan Fırat ve Asi nehirlerine kıyıdaştır. Ayrıca Dicle’den de hak talep etmektedir. Fırat-Dicle havzasında aşağı kıyıdaş konumunda iken Asi Nehri’nde yukarı kıyıdaş ülkedir.

Suriye, bağımsızlığını ilan ettiği 1946 yılından ayaklanmaların ve ardından da iç savaşın başladığı 2011 yılına kadarki süreçte uyguladığı su politikalarında, aşağı kıyıdaş ve yukarı kıyıdaş olmasına göre değişiklik gösteren bir yol izlemiştir.

Suriye’nin çelişen hidropolitiği, suların paylaşımına yönelik uluslararası hukukta yer alan dört temel doktrinle ilgili farklılaşan eğiliminde açıkça görülmektedir.

Fırat-Dicle havzasında bir ülkenin diğer ülkelere akan suya herhangi bir müdahalede bulunamayacağını öngören “Doğal Durumun Bütünlüğü” ve tarihsel olarak suyu daha erken kullanan ülkenin önceliğini vurgulayan “Ön Kullanım Üstünlüğü” doktrinlerine yakın bir görüntü vermektedir. Bu iki doktrin -bilhassa “doğal durumun bütünlüğü” doktrini- aşağı kıyıdaş ülkelerin lehine sonuçlar doğurmaktadır.

Suriye, Asi Nehri havzasında ise su kaynağının tasarrufunu yukarı kıyıdaş ülkeye bırakan “Mutlak Egemenlik (Harmon)” doktrinine yakın bir tutum sergilemektedir.

Fırat-Dicle havzasında Türkiye’yi suları kirletmekle ve az su bırakmakla suçlayan Suriye, Türkiye’den denize dökülen Asi Nehri’nde çok ciddi kirlenmelere sebep olarak “önemli zarar vermeme” ve “adil kullanma” gibi uluslararası literatürde yer alan ilkelere aykırı davranmaktadır.

Suriye, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde Türkiye’nin yeni projeler geliştirmesini sert bir dille eleştirerek daha fazla su bırakılmasını talep etmektedir. Öte yandan Asi Nehri’ne kıyıdaş olan Türkiye’yi taraf olarak dahi kabul etmeyerek ne bilgi ne de su paylaşımında bulunmaktadır.

Hasılı, Suriye, suların paylaşımına yönelik istikrarlı bir politika izlememiş ve Türkiye ile ilişkileri hep gergin olmuştur. Suriye’ye barış geldikten sonra oluşturulacak yeni yönetim su kaynaklarının paylaşımına yönelik olarak daha istikrarlı ve barışçıl politikalar izlemek mecburiyetindedir.

Sonuç

Yeryüzünün üçte ikisi sularla kaplı olsa da bunun yaklaşık %97’si tuzlu sudur. Kullanılabilir su oranı %3 kadardır. Nüfusun -özellikle bazı bölgelerde- hızla artması ve suların kullanımının farklılaşması, gelecekte suya ihtiyacın çok daha fazla olacağının göstergesi niteliğindedir.

Petrol ve doğalgaz kaynakları yerine su kaynakları için savaşların yaşanacağı iddiası bilhassa 1990’lı yılların sonunda dünya kamuoyunun gündemini yoğun bir şekilde meşgul etmiş, bu konu o zamandan günümüze miras kalmış bir soru olmuştur. Yakın gelecekte suyun asli sebep olacağı çatışmaların yaşanması ihtimal dâhilinde görülmese de mevcut siyasal anlaşmazlıklarda su kaynaklarının paylaşımı konusu, önemli bir gündem maddesi olmayı sürdürecektir.

Bununla birlikte, uzun vadede iklim değişikliği ve ekonomik kalkınma gibi unsurlardan kaynaklı olarak su kaynaklarının kullanımı konusundaki tartışmalar ciddi bir konu başlığı oluşturacaktır. Özellikle enerji üretimi ve tarımsal üretim konularında önemi tartışılmaz olan nehirlerin paylaşımı meselesi, önümüzdeki dönemde Ortadoğu’daki birçok siyasi pazarlığı etkileyen kritik gündem maddelerinden biri olacaktır.

Enerji elde etmek üzere kullanımının yanı sıra su, içme suyu ve tarımsal üretim açısından da hayati önem arz etmektedir.

Türkiye 2023 yılına yönelik öngördüğü hedeflerle uluslararası sisteme “Ben de varım” mesajı verirken, bölgesindeki gelişmelerde üst sıralara çıkacak olan su kaynaklarına yönelik politikaları öteleme lüksüne de sahip değildir.

Suriye ve Irak’ta yaşanan siyasi krizlerin çözülememiş olması, en azından bugün için su konusunda iş birliği içerisinde hareket edilebilen alanı oldukça daraltmaktadır. Fakat her koşulda suların paylaşımı öncelikli konu olacaktır ve bölgede uzlaşma zemini sağlandığı andan itibaren konuyla ilgili barışçıl müzakere fırsatlarının oluşturulmaya çalışılması gerekmektedir.

Geçmişte yaşananlar göstermektedir ki, çatışmacı ve müzakereden uzak yöntemler bölgeye istikrarsızlık getirerek kıyıdaş ülkelerin hiçbirinin lehine olmamıştır. Dolayısıyla her durumda politika yapıcılar kendi ülkelerinin çıkarlarını göz ardı etmemek koşuluyla iş birliğine uygun yöntemleri tercih etmelidir.

 

 

 


[1] Zafer Akbaş, “Türkiye’nin Fırat ve Dicle Sınıraşan Sularından Kaynaklanan Güvenlik Sorunu ve Çatışma Riski”, Bilig, S. 72, 2015, ss. 93-116.
[2] Duygu Doğu Kırkıcı, “Sınıraşan Sular Bağlamında Türkiye, Suriye ve Irak”, Uzmanlık Tezi, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Ankara, 2014.
[3] Akbaş, “Türkiye’nin Fırat ve Dicle…”, ss. 93-11.
[4] Tuğba Evrim Maden, Seyfi Kılıç, “Irak’ta Su Kaynakları Sorunu ve Yönetimi”, Ortadoğu Analiz, c. 4, S. 43, 2012.
[5] Mehmet Dalar, “Irak’ın Su Gerçeği: Sorun Su Kaynaklarının Yetersizliği Mi?”, Ortadoğu Analiz, c. 1, S. 9, 2009, ss. 85-100.
[6] Çağatay Akça, “Sınıraşan Sularla İlgili Uluslararası Hukuki Metinlerin Değerlendirilmesi”, Uzmanlık Tezi, T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Ankara, 2014.
[7] Dalar, “Irak’ın Su Gerçeği...”, ss. 85-100.
[8] Yusuf Karakılçık, “Bölgesel Su Anlaşmazlıklarının Küresel Çatışmaya Dönüşme Riski: Fırat ve Dicle Örneği”, Uluslararası Hukuk ve Politika, c. 4, No. 16, 2008, ss. 19-56.
[9] Karakılçık, “Bölgesel Su Anlaşmazlıklarının...”, ss. 27-28.
[10] Yücel Acer ve İbrahim Kaya, Uluslararası Hukuk, Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2015, s. 427.
[11] Yüksel İnan, “Sınıraşan Suların Hukuksal Boyutları”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, c. 49, S. 1, 1994, ss. 243-253.
[12] Kırkıcı, “Sınıraşan Sular...”, ss. 32-35.
[13] http://www.mfa.gov.tr/turkiye_nin-sinir-asan-sular-politikasinin-ana-hatlari-.tr.mfa
[14] Kırkıcı, “Sınıraşan Sular...”, ss. 101-106.
[15] Ahmet Emin Dağ, Suriye: Bilad-ı Şam’ın Hazin Öyküsü, İstanbul: İHH Kitap, 2013, s. 197.
[16] Özden Bilen, “Güneydoğu Anadolu Projesi: Türkiye’nin Geleceğinde GAP’ın Yeri Semineri”, 12-16 Haziran 2000; “Fırat-Dicle Nehirlerinin Hidro-politik Değerlendirilmesi”, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bakası, Eğitim Müdürlüğü, Ankara, 2000, ss. 319-349.
[17] Maden, Kılıç, “Irak’ta Su Kaynakları...”, ss. 84-97.
[18] Özden Bilen, “Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye”, TESAV, Ankara, 1998.
[19] Bilen, “Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye”.
[20] Melek Fırat ve Ömer Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”, Türk Dış Politikası, Ed. Baskın Oran, İstanbul: İletişim Yayınları, c. 2, 2010, ss. 124-149.
[21] Dalar, “Irak’ın Su Gerçeği...”, ss. 85-100.
[22] Bu gelenek, Uluslararası Tahkim Mahkemesi’nin 1957 yılındaki “Lanoux Gölü Olayı” nedeniyle verdiği karara dayanmaktadır.
[23] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”.
[24] Bilen, “Güneydoğu Anadolu Projesi…”.
[25] http://www.gap.gov.tr/index.php
[26] http://www.gap.gov.tr/gap-in-hedefleri-sayfa-23.html
[27] http://www.gap.gov.tr/gap-ta-son-durum-sayfa-32.html
[28] Kırkıcı, “Sınıraşan Sular...”.
[29] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”, s. 144.
[30] Bilen, “Ortadoğu Su Sorunları ve Türkiye”.
[31] Erik Jan Zurcher, Modern Türkiye’nin Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2000, ss. 432-436.
[32] http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=205
[33] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”.
[34] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”.
[35] Zafer Akbaş ve Çiğdem Mutlu, “Uluslararası Politikada Irak ve Suriye’nin Sınıraşan Su Sorununa Yaklaşımı ve Türkiye: Beklentiler ve Gerçekler”, C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, c. 13, S. 1, 2012, ss. 213-240.
[36] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”.
[37] Ayşegül Kibaroğlu, “Fırat-Dicle Havzası Sınıraşan Su Politikalarının Evrimi: İşbirliği İçin Fırsatlar ve Tehditler”, Ortadoğu Analiz, c. 4, S. 43, 2012, ss. 70-83.
[38] Dağ, s. 198.
[39] Fırat ve Kürkçüoğlu, “Arap Devletleriyle İlişkiler”, ss. 554-568.
[40] Dağ, s. 198.
[41] “Arap Birliği’nden Türkiye-İsrail İşbirliğine Kınama”, Hürriyet, 17.09.1998, http://www.hurriyet.com.tr/arap-birliginden-turkiye-israil-isbirligine-kinama-39038684
[42] Ilısu Barajı, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde Suriye sınırına yaklaşık 45 km mesafede Dicle Nehri üzerine inşa edilmektedir. Gövde hacmi açısından Türkiye’nin ikinci, kurulu güç bakımından da dördüncü büyük barajı olacaktır. Barajın 2017 yılında tamamlanması planlanmaktadır. Ayrıntılı bilgi için bk. http://www2.dsi.gov.tr/ilisu_projesi.pdf, http://aa.com.tr/tr/turkiye/ilisu-baraji-2017de-hizmete-alinacak/694028
[43] “Suriye ve Su Sorunu”, 21. yy Türkiye Enstitüsü, 07.01.2004, http://www.21yyte.org/tr/arastirma/orta-dogu-ve-afrika-arastirmalari-merkezi/2004/01/07/397/suriye-ve-su-sorunu
[44] Akbaş ve Mutlu, “Uluslararası Politikada Irak ve Suriye’nin…”.
[45] “Suriye’ye Sabrımız Kalmadı”, Hürriyet, 17.09.1998, http://www.hurriyet.com.tr/suriyeye-sabrimiz-kalmadi-39038649
[46] “Kenya’dan İmralı’ya 14 Yılın Öyküsü”, Milliyet, 15.02.2013, http://www.milliyet.com.tr/kenya-dan-imrali-ya-14-yilin-oykusu-gundem-1669010/
[47] Kibaroğlu, “Fırat-Dicle Havzası...”.
[48] Ahmet Emin Dağ, Irak Raporu, İHH, 2015.
[49] Maden ve Kılıç, “Irak’ta Su Kaynakları…”.
[50] Akbaş, “Türkiye’nin Fırat ve Dicle…”.
[51] Dağ, Suriye: Bilad-ı Şam’ın Hazin Öyküsü, s. 199.
[52] Kibaroğlu, “Fırat-Dicle Havzası...”.
[53] Kibaroğlu, “Fırat-Dicle Havzası...”, s. 80.
[54] http://www.mfa.gov.tr/avrupa-birligi-ile-su-konusu-.tr.mfa
[55] “Irak’la Yaşanan Başika Krizi Bitti, Yeni Dönem Başlıyor”, Habertürk, 04.01.2017, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1344354-irakla-yasanan-basika-krizi-bitti-yeni-donem-basliyor
[56] Merve Erdil, “IŞİD’in Hedefinde Su Kaynakları da Var”, Hürriyet, 08.07.2014, http://www.hurriyet.com.tr/isidin-hedefinde-su-kaynaklari-da-var-26754201
[57] “IŞİD’in En Etkili Silahı: Dicle ve Fırat”, 7sabah, 13.03.2016, http://www.7sabah.com.tr/haber/41/isid-en-etkili-silahi-dicle-ve-firat/
[58] “IŞİD’in Elindeki Su Silahı”, Deutsche Velle Türkçe, 04.03.2016, http://www.dw.com/tr/i%C5%9Fidin-elindeki-su-silah%C4%B1/a-19093362
[59] “IŞİD Rakkalıları Tabka Barajını Patlatmakla Tehdit Ediyor”, IMP News, 06.03.2017, http://www.imp-news.com/tr/news/31526/isid-rakkalilari-tabka-barajini-patlatmakla-t
[60] Seyfi Kılıç, “IŞİD, IKBY ve Fırat-Dicle Havzasında Yeni Hidropolitik Düzen”, ORSAM, No. 6, 2014.
[61] “IŞİD’in Kitle İmha Silahı Barajlar”, VOA, 04.03.2016, http://www.amerikaninsesi.com/a/isidin-kitle-imha-silahi-barajlar/3219732.html
[62] Kırkıcı, “Sınıraşan Sular...”.
[63] Kırkıcı, “Sınıraşan Sular...”, s. 62.
[64] A. Ezeli Azarkan, “Asi Nehri Sorunu”, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, S. 7, 2003, s. 96.
[65] Mehmet Dalar, “Asi Nehri’nin Türkiye-Suriye İlişkileri Üzerindeki Etkisi ve Geleceği”, Ortadoğu Analiz, c. 2, S. 15, 109: 2010.
[66] Orhan Tiryaki, Sınıraşan Sular ve Ortadoğu’da Su Sorunu, İstanbul: Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, 1994.
[67] Acer ve Kaya, 2015.
[68] Tuğba Evrim Maden, “Türkiye-Suriye İlişkilerinde Asi Nehri”, Ortadoğu Analiz, c. 3, S. 31-32, 2011.
[69] “Asi Nehri Türkiye’nin Projesi İle Kurtulacak”, Milliyet, 08.08.2009; “Asi Nehri’ndeki Kirlilik”, Habertürk, 30.06.2016.
[70] Maden, “Türkiye-Suriye İlişkilerinde Asi Nehri”, s. 44.