Yükleniyor...

Ruanda

Temel Göstergeler
Resmi Adı Ruanda Cumhuriyeti
Yönetim Biçimi Cumhuriyet
Bağımsızlık Tarihi 1 Temmuz 1962 (Belçika'dan)
Başkent Kigali (750 bin)
Yüzölçümü 26.338 km²
Nüfusu 12.5 Milyon (2018)
Nüfusun Etnik Dağılımı %84 Hutu, %15 Tutsi, %1 Twa
İklimi Ilıman iklime sahiptir. Şubat-Mayıs ayları arasında şiddetli yağışlar görülür.
Doğal Afetler Periyodik kuraklıklar, volkanik aktivite
Coğrafi Konumu Orta Afrika’da Büyük Göller Yöresi’nde yer alan Ruanda, Burundi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Tanzanya ve Uganda ile komşudur.
Komşuları Burundi (290 km), Demokratik Kongo Cumhuriyeti (217 km), Tanzanya (217 km), Uganda (169 km)
Dil Fransızca, İngilizce, Kinyarwanda, Swahili
Din %75 Katolik Hristiyanlık, %24 Protestan Hristiyanlık, %15 Müslümanlık, %11 diğer
Ortalama Yaşam Süresi 60 yıl
Okuma-Yazma Oranı %71 (2015)
Millî Gelir 9 milyar dolar (2017)
Kişi Başı Ortalama Milli Gelir 772 dolar (2017)
Para Birimi Ruanda Frangı (RWF)
İşsizlik Oranı %16.7 (2017)
Enflasyon Oranı %1 (2017)
Reel Büyüme Hızı %6.1 (2017)
Doğal Kaynakları Altın, kalay, tungsten, metan, hidroenerji, işlenebilir arazi
Başlıca Ticaret Ortakları Çin, Uganda, Hindistan, Demokratik Kongo, Kenya, BAE, İsviçre
İhracat Ürünleri Petrol, altın, çay, kahve, niyobyum, tantalyum, vanadyum
İthalat Ürünleri Teknolojik cihazlar, ilaç, çimento, binek otomobil, şeker pancarı, buğday, iş makineleri, palm yağı, pirinç, mısır

Ülke Tarihi

Bugünkü Ruanda topraklarındaki ilk yerleşimcilerinin, ülkenin en küçük azınlık grubunu oluşturan Twalar olduğu tahmin edilmekle birlikte bu konuda kesin bir bilgi bulunmamaktadır. 13. yüzyıldan itibarense bugün ülkedeki ikinci azınlık grubu oluşturan Tutsiler tarafından kurulan Ruanda Krallığı bölgede hüküm sürmüştür. İlerleyen dönemlerde krallığın bünyesine katılan yeni topraklarla birlikte Hutular çoğunluk haline gelmişse de devlet yönetimi Tutsilerin elinde kalmaya devam etmiştir.

19. yüzyılın sonlarında, 1890 yılında yapılan Helgoland-Zanzibar Antlaşması ile 1. Dünya Savaşı sonlarına kadar Alman sömürgesi haline gelen Ruanda, bu süreçte başlatılan misyonerlik faaliyetleri ile Hristiyanlaştırılmaya başlanmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Belçika tarafından işgal edilen Ruanda toprakları, savaş sonrasında Milletler Cemiyeti tarafından manda bölgesi olarak Belçika’ya bırakılmış, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra 1946 yılında ise yine Milletler Cemiyeti tarafından Belçika yönetiminde “Güvenli Bölge” ilan edilmiştir.

Belçika yönetiminin devam ettiği yıllarda, ülkede etnik unsurların birbirlerine düşman ilan edilmesini ve oluşan bu kaos ortamından yararlanarak ülke idaresini elde tutmayı temel amaç edinen politikalar uygulanmıştır. Sömürge yönetiminin ilk döneminde ülkedeki azınlık gurup Tutsilerden yana bir tavır alarak, ülkedeki Hutulara ikinci sınıf insan muamelesi yapan Belçika yönetimi, Tutsileri daha üstün, güçlü ve entelektüel bir sınıf olarak lanse etmiştir. Ülkede nüfus sayımı bahanesi ile insanlar etnik kökenine göre sınıflandırılmış, bu süreçte hayvancılıkla uğraşanlar Tutsi, tarımla uğraşanlar Hutu kabul edilmiş, böylece oluşturulan kimlik kartları daha sonraki yıllarda önemli kademelerdeki görevlerin kimlere verileceğini belirlemek için kullanılmıştır.

Belçika’nın Tutsilerden yana koyduğu bu tavır, 1959 yılında Tutsi Kralının tahttan indirilmesi ve 1962 yılına bağımsızlığın kazanılmasının ardından değişmiş ve 60’lı yıllardan itibaren Belçika saf değiştirerek bu kez Hutuları destekleyen politikalar izlemeye başlamıştır. Bu süreçte, yıllardır dışlanan çoğunluk grubu Hutuların gerçekleştirdiği katliamlarda onbinlerce Tutsinin öldüğü, 130 bin kişininse komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldığı bilinmektedir.

Bağımsızlığın ardından 1973 yılına kadar devam eden Gregoire Kayibanda döneminde Hutu milliyetçiliğine dayalı katı politikalar uygulanmış, Tutsiler kamu hizmetlerinden uzaklaştırılmış, eğitim imkanlarından yararlanmaları belli bir kotaya tabi tutulmuş, Tutsilere karşı işlenen suçların cezalandırılmaması da ülkedeki kaos ortamını beslemiştir. Kayibanda’dan sonra ülkeyi 21 yıl yöneten Juvenal Habyarimana döneminde de ülkedeki bu tablo değişmemiş, uzun yıllar devam eden bu uygulamalar, 1994 yılında yaşanacak ve insanlık tarihine kara bir leke olarak geçecek olan soykırımın zeminini hazırlamıştır.

Yaklaşık 100 gün süren ve 1 milyon kişinin hayatını kaybettiği soykırım, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra en fazla kişinin öldüğü bir soykırım olarak tarihe geçmiştir. 6 Nisan 1994’te dönemin Ruanda Devlet Başkanı Habyarimana’yı taşıyan uçağın düşürülmesi olayların başlangıç noktası kabul edilmektedir. Aynı gün ülkedeki Tutsilere ve onları korumaya ve saklamaya kalkan ılımlı Hutulara karşı başlatılan vahşi katliamlar üç aydan uzun bir süre devam etmiştir.

Katliamlar her ne kadar ülkedeki Hutular tarafından gerçekleştirilse de, sürecin asıl müsebbiplerinin uzun yıllar ülkedeki iki etnik unsuru birbirine düşman hale getiren Belçika, 90’lı yıllardan itibaren ülkede Belçika’nın konumunu alan Fransa ve katliamlar boyunca sessiz kalarak yaşananlara göz yuman Birleşmiş Milletler olduğu bugün açıkça bilinmektedir.

Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen ve küresel aktörlerin seyirci kaldığı soykırım Temmuz ayına kadar devam etmiş, olaylar bittiğinde geriye ülkenin her tarafına yayılmış 1 milyon ceset ve izleri nesiller boyunca silinmeyecek bir vahşet kalmıştır.

Soykırım süreci sonrasında ülke siyasetinde öne çıkmaya başlayan Paul Kagame, ülkeyi geçici meclisin yönettiği yıllarda devlet başkanlığı görevi üstlenirken, 2000 yılında devlet yönetiminin başına getirilmiş, ilerleyen yıllarda yapılan seçimleri de kazanarak iktidarını bugüne kadar korumuştur.

Siyasî Yapı

Demokrasi ile yönetilen Ruanda Cumhuriyeti’nde son anayasa 2003 yılında halkoylaması ile kabul edilmiştir. Devlet başkanı ülke çapında yapılan seçimler sonucunda belirlenir. Parlamento ulusal meclis ve senato olmak üzere iki kanattan oluşmaktadır. Chambre des Députés olarak adlandırılan ulusal mecliste 80 sandalye, senatoda ise 26 sandalye bulunmaktadır.

Ulusal mecliste bulunan 80 sandalyenin 53 üyesi genel seçimler sonucunda belirlenmekte, bunlardan 24’ü kadın üyelere ayrılmakta, 2’si Ulusal Gençlik Meclisi tarafından, 1 üyesi de Engelliler Derneği Federasyonu tarafından belirlenmektedir.

Senatoda bulunan 26 sandalyenin 12’si seçimle belirlenmekte, 8 senatör devlet başkanı tarafından atanmakta, 4 üye “Forum of Political Organizations” adlı kurum tarafından, 2 senatör de akademisyenlerden seçilmektedir.

Birleşmiş Milletler, Afrika Birliği ve Doğu Afrika Birliği gibi uluslararası organizasyonlara üye olan Ruanda, 2009 yılından bu yana İngiliz Milletler Topluluğu’na da üyedir. Ruanda, tarihinde İngiliz sömürgesi olmamış olmasına karşın bu birliğe üye olan Mozambik’le birlikte iki ülkeden biridir.

Ruanda 2006 yılına kadar 12 idarî bölgeden oluşurken, bu tarihte yapılan bir düzenleme ile bu sayı beşe düşürülmüştür. Başkent Kigali dışında Doğu, Batı, Kuzey ve Güney olarak belirlenen yeni bölgelerle, soykırım sürecinin izlerini silerek etnik unsurların iç içe yaşadığı bir idarî yapılanma hedeflenmiştir.

Ruanda iç savaş ve soykırımın yaşandığı 1994’ten 2003 yılına kadar ülkede geçici meclis görev yaparken, ilk seçimler 2003 yılında yapılabilmiştir. Mart 1994’te başkan yardımcısı ve savunma bakanı olarak görevlendirilen, Mart 2000’de geçici olarak sürdürdüğü devlet başkanlığı meclis tarafından onaylanarak Ruanda’nın devlet başkanı olan Paul Kagame, 2003, 2010 ve 2017 yılında gerçekleştirilen seçimleri kazanarak görevini sürdürmüştür.

Soykırım ve iç savaş sonrasında yaşanan kaotik ortamda öne çıkan bir siyasi figür olan Kagame, seçimlere şaibe karıştırmak, kendisine göstermelik rakiplerle seçim düzenlemek, muhaliflerini ortadan kaldırmak gibi suçlamalara muhatap olmuştur.

Ekonomik Durum

1994 yılında yaşanan soykırım sebebiyle uzun yıllar sürecek derin bir kaosa sürüklenen Ruanda, son yıllarda toparlanarak yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Son on yıldır ortalama %6-7’lik bir büyüme oranı ile ekonomide istikrar yakalanmış, ülkedeki yatırım olanaklarının iyileştirilmesi için önemli adımlar atılmıştır.

2012 yılından bu yana ülkenin dış ticaret hacmi ortalama 2.5 milyar dolar civarında seyretmektedir. Başlıca ihraç ürünleri petrol, altın, çay ve kahve; başlıca ithal ürünleri teknolojik cihazlar, ilaç, binek otomobil ve gıda ürünleridir.

Ruanda yüzölçümü bakımından küçük bir ülke olmakla birlikte, yüksek nüfusa ve nüfus yoğunluğuna sahip bir ülkedir. Tahmini 12.5 milyonluk nüfusun yarısından fazlasını 25 yaş altı çocuk ve gençlerin oluşturması, dinamik bir nüfusa sahip olduğunu göstermektedir.

Ülkenin başlıca geçim kaynağı tarımdır. Ülkede istihdamın %80’i, millî gelirin ise yaklaşık üçte biri tarım sektörüne aittir. Başlıca tarım ürünleri kahve, çay, patates, bezelye, soya, muz ve mısırdır. Hayvancılık, özellikle büyükbaş hayvan yetiştiriciliği de yaygın bir geçim kaynağıdır.

Ruanda’nın yeraltı kaynakları bakımından zengin olduğu söylenemez. Bununla birlikte ülkede kasiterit, volframit, altın, koltan ve kalay çıkarılmakta, bu madenler elektronik ve iletişim cihazlarının üretiminde kullanılmaktadır.

Öte yandan yeniden yapılanma süreci içerisindeki Ruanda’da inşaat sektörü de giderek büyümektedir. Yine bu kapsamda devlet bütçesinden önemli bir pay alan diğer sektörler altyapı ve ulaşımdır.

Son yıllarda dış yatırım açısından giderek daha cazip hale gelen Ruanda’da başlıca yatırım alanları tarım (özellikle kahve ve çay), turizm, altyapı hizmetleri, telekomünikasyon, finans ve enerjidir.

Türkiye ile İlişkiler

Ruanda ile Türkiye arasındaki ilişkiler son yıllarda çok olumlu bir şekilde devam etmektedir. Ruanda’nın Ankara Büyükelçiliği 2013’te, Türkiye’nin Kigali Büyükelçiliği 2014 yılında açılmıştır.

Ruanda Cumhurbaşkanı Kagame ülkemizi 2012 yılında iki kez ziyaret etmiş, Türkiye de 2012 ve 2016 yıllarında bakanlık düzeyinde Ruanda’ya ziyaretler gerçekleştirmiştir. Ayrıca 2016 yılında TBMM’de Ruanda Dostluk Grubu oluşturulmuştur. Öte yandan Türk Hava Yolları 2012 yılından bu yana Ruanda-Türkiye arasında doğrudan uçuş hizmeti vermektedir.

İki ülke arasındaki ticaret hacmi de son yıllarda ciddi artış sergilemektedir. 2011 yılında 6 milyon dolar civarındaki ticaret hacmi, 2017 yılında 42 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. İki ülke arasındaki ticaret hacminin tamamına yakını Türkiye’den Ruanda’ya ihraç şeklinde gerçekleşmektedir. Öte yandan Türk şirketleri, Ruanda’nın kalkınma hamleleri kapsamında toplam değeri yarım milyar dolara yaklaşan 20’den fazla yatırım projesini üstlenmiş durumdadır. Bu oranın ülkedeki yerel veya dış kaynaklı yatırımın %13’üne tekabül ettiği düşünülecek olursa, Türkiye’nin Ruanda’daki önemi daha net anlaşılacaktır.

Müslümanların Durumu

Diğer Afrika ülkelerine nazaran etnik ve dinî açıdan daha homojen bir yapıya sahip olan Ruanda’da, günümüzde, halkın %80’den fazlasının Hristiyan olduğu tahmin edilmektedir. Yerel inançlara sahip insanların çok az olduğu ülkede, Müslümanlar da nüfusun %10-15’lik bir bölümünü oluşturmaktadır. Ülke nüfusunun tamamına yakını Hutu ve Tutsi olmak üzere iki etnik unsurdan müteşekkildir. 1.5 milyonu aşkın Müslüman nüfus her iki etnik kökene eşit düzeyde dağılmış haldedir. Ülkede 600’den fazla cami ve bir o kadar da Kuran kursu bulunmakta, İslamî eğitim veren onlarca okul faaliyet göstermektedir.

Ruanda topraklarının İslamiyet’le ilk teması 18. yüzyıl başlarında, daha eski dönemlerden beri Doğu Afrika’da bulunan Arap ve Hintli Müslüman tacirlerin kıtanın iç bölgelerine doğru yönelmesiyle olmuştur. Ancak Müslümanların kıtada bir topluluk haline gelişi, 20. yüzyılın başlarında yine Doğu Afrika ülkelerinden buraya çalışmak için gelen göçmen Müslümanlarla mümkün olmuştur.

Almanya ve Belçika’nın sömürge döneminde Ruanda Müslümanları büyük zorluklarla karşı karşıya kalmış, yalnızca belirli alanlarda yaşamalarına izin verilen Müslümanların, halkın geri kalan kısmı ile irtibat kurmaları, mülk edinmeleri, ticaret yapmaları, çiftçilik-hayvancılık gibi mesleklerle iştigal etmeleri yasaklanmıştır. Bugün ülkedeki Müslümanların büyük çoğunluğu halen bu alanlarda ikamet etmeye devam etmektedir.

Bu dışlamacı tavır ülkenin bağımsızlığını kazanmasından sonra da devam etmiş, Ruandalı Müslümanlar eğitim olanaklarından, siyasî temsilden, ticarî ve kültürel faaliyetlerden uzak tutulmuştur. Devlet politikası olarak uzun yıllar devam eden bu uygulamalar nedeniyle Müslümanlar ülkenin geri kalanı nezdinde olumsuz bir imaja sahip olmuşlardır. Ancak bu olumsuz imaj, 1994 yılında yaşanan ve yüzbinlerce insanın katledildiği soykırım süreciyle birlikte değişmeye başlamıştır. Müslümanların aylar öncesinden başlayarak toplumu sağduyulu davranmaya davet eden açıklamaları ve soykırım sürecinde kendisine sığınan insanları dinlerine ve etnik kökenlerine bakmaksızın korumaları, Müslümanlara karşı takınılan tavrın değişmesini sağlamıştır. Öyle ki, soykırımdan bu yana geçen çeyrek yüzyıllık zaman dilimi içerisinde ülkedeki Müslümanların nüfusunun iki katına çıktığı ifade edilmektedir. Öte yandan Müslümanlar son yıllarda siyasî temsilde de rol almaya başlamış, Müslüman bakan ve milletvekilleri ülke yönetiminde görev alır hale gelmiştir.

Diğerleri