Yükleniyor...
“Şii Hilali” ile “İhvan Hilali” Korkusu Arasında Yalan Saltanatlar

“Şii Hilali” ile “İhvan Hilali” Korkusu Arasında Yalan Saltanatlar

20 Mart 2014

2004 yılında, Ortadoğu’da Amerika’nın ve İsrail’in çıkarlarının bekçisi olmakla ünlenmiş Ürdün Haşimi Krallığı’nın dördüncü patronu II. Abdullah, uluslararası ilişkiler literatürüne yeni bir kavram armağan etti: Şii Hilali.

Abdullah’a göre İran, bölgede Irak, Suriye, Lübnan ve güneye doğru Körfez ülkeleri üzerinden adeta bir Şii Hilali oluşturarak dinî ve siyasi hâkimiyet kurmaya çalışıyor, bu da bölgedeki Arap ülkelerini ciddi şekilde tehdit ediyordu. Abdullah’ı 2004 yılında böyle konuşmaya iten en önemli sebep, kuşkusuz başlıca müttefiki olarak gördüğü ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgal ederek bölgede bambaşka bir jeopolitik dengenin oluşmasına kapı aralamasıydı. Irak işgali bölgedeki statükoyu yerle bir eden revizyonist bir adımdı. Elbette bütün hesaplarını bu statüko üzerine bina etmiş bölge ülkelerinin endişelenmesine değer bir durum söz konusuydu.

Abdullah bir anlamda, kendi durumundaki tüm Arap ülkelerinin ortak endişesini dile getirerek, bölge ülkelerinin sözcülüğünü yapmıştı. Gerçekten de Irak işgali beklendiği ve Amerikalı strateji uzmanlarının da işgal öncesi sıklıkla dile getirdiği gibi, İran’ın bölgede nüfuz artırmasıyla sonuçlandı. Nüfusunun yüzde 60’ı Şii olan Irak’ta, İran’ın yıllardır desteklediği Şii gruplar üzerindeki etkinliğinin bu tarz bir gerçeklik ortaya çıkarması elbette kaçınılmazdı.

Şii Hilali tezi şöyle işliyordu: İran’ın Devrim sonrası Suriye ile kurduğu kalıcı ittifak yoluyla Suriye’de; Lübnan siyasetine hâkim olmasını sağlayan Hizbullah aracılığı ile de Lübnan’da ciddi bir nüfuzu vardı. Bu iki ülke ile İran arasında boşluk olarak kalan Irak’ta, azılı düşman Saddam’ın devrilmesi şüphesiz en çok İran’ın menfaatine bir gelişme olacaktı. Gerçekten de İran bu süreçte, üzerlerinde etkisinin bulunduğu Iraklı Şii gruplara, Amerikan işgaline direniş göstermemeleri yönünde telkinde bulunuyordu. Bu stratejinin bir diğer ucunda ise, her zaman baskısını hissettiği ABD’yi Irak bataklığına mümkün olduğu kadar çekerek, adeta kendisine Irak topraklarında bir stratejik derinlik oluşturma düşüncesi yatıyordu.

İran’ın Suriye ile 35 yıllık “mükemmel ittifakının”, iki ülkeye de bölgede muazzam bir stratejik üstünlük sağladığı bir gerçek. İran ve Suriye’nin bu sarsılmaz ittifakı, iki ülkeye Körfez-Levant denklemi üzerinden bir bölgesel hâkimiyet sağlıyor. En başından beri Körfez’e tam anlamıyla hâkim olma stratejisi güden ve bunda hayli başarılı olan İran, Suriye ile sağladığı müttefiklik ilişkisi üzerinden bu hâkimiyetine Levant derinliği sağlarken; Levant’a (Lübnan üzerindeki hâkimiyeti ile birlikte) hâkim bir konumda yer alan Suriye’nin, bu tek başına çok fazla anlam ifade etmeyen üstünlüğüne Körfez derinliği sağlayansa İran oluyor. Bu karşılıklı kazan-kazan stratejisinin kaybeden tarafı ise, elbette iki cephede birden hâkimiyet mücadelesi zora sokulan Arap ülkeleri oluyor. Aslında Ortadoğu’da ana akım Arap ülkeleri tarafından “Şii Hilali” olarak isimlendirilen, İran ve Suriye’nin ise “Direniş Ekseni” olarak kavramsallaştırdığı bölge denkleminin en basit ve kısa izahı bu.

35 yıllık İran-Suriye ittifakına can katan en önemli unsur ise şüphesiz, Irak’ın işgali yoluyla iktidar dengeleri değişen Irak oldu. Saddam zamanında gerek İran’ın gerek Suriye’nin can düşmanı bir rejime sahip olan Irak, işgal sonrası İran’la ve Suriye ile iş birliğine açık bir iktidar yapısına kavuştu. İşte Kral Abdullah’ın 2004 yılında, derin bir tedirginlikle tüm dünyaya armağan ettiği “Şii Hilali” kavramını doğuran sebep de bu oldu.

2010 sonunda Tunus’taki geniş ölçekli halk hareketleriyle başlayan ve sırasıyla Tunus, Mısır, Libya ve kısmen de Yemen’de başarıya ulaşan devrim hareketlerinin Suriye’ye sıçraması ise, tam anlamıyla bu “sui generis” bölge denkleminin temellerine dinamit atılması anlamına geliyordu. Suriye devriminin niçin Tunus, Libya, Yemen, hatta Mısır kadar kolay ve mümkün olamadığının cevabı da bu sui generis bölge denkleminde gizli.

Suriye’de Mart 2011’de küçük gösterilerle başlayan ve kısa sürede genişleyen halk hareketlenmesinin, ne denli hassas bir jeopolitik ve buna doğru orantılı olarak etnik, mezhebî bölge denklemini sarsıcı özellik taşıdığını zaten kısa sürede gördük. Bölgesel varlığını ve Körfez üstünlüğünü bir anlamda Suriye üzerinden şekillenen nüfuz mücadelesinde gören İran, kendisinden beklendiği gibi tüm gücüyle Suriye Rejimi’nin destekçisi olacağını açıkladı. Buna mukabil, kendisini bu İran-Suriye kazan-kazan denkleminde yıllardır kaybeden tarafta gören ana akım Arap ülkeleri, Suriye muhalefetini destekleme iradesi geliştirdi. Bunda Körfez-Levant denkleminde en çok zararı gören Suudi Arabistan’ın başı çekmesi elbette tesadüf değildi.

Suudi Arabistan’dan sonra Körfez’de ve bu yolla Ortadoğu’da bir bölgesel güç olma mücadelesine girişen Katar’ın, kendisiyle orantısız bir bölgesel denklem savaşına dâhil olduğunu gördük. Öyle ki birçok noktada Katar’ın Suudi Arabistan’ın dahi önüne geçen inisiyatifler üstlenmekte olduğu ve adeta bu mücadelenin başat aktörü olarak sıyrılmakta olduğu algısı uluslararası siyasette yerleşti.

Suudi Arabistan’ın şahsında tecellisini bulan ana akım Arap siyasetininse, İran’la Suriye üzerinde giriştiği revizyonist nüfuz mücadelesinde çok ilginç bir çelişkisi vardı. Varlık mücadelesini İran’la güç ve nüfuz çekişmesi üzerinden veren bu ülkelerin yönetimleri, belki aynı oranda İslamcı siyasetle ve bunun bölgedeki en bariz aktörü olan İhvan’la da savaş halindeydi. Yani aslında bu mücadelede İran’ın tek bir düşmanı varken, Suud liderliğindeki ana akım Arap ülkelerinin iki düşmanı vardı: İran ve İhvan.

Suriye’de en önemli muhalif yapının İhvan olması elbette her zaman Suud’u ve bu mücadelede onun yanında konumlanan ülkeleri tedirgin etti. Ama İran’la olan sıcak çatışma bu tedirginliği bastırmak durumundaydı. Yani Suriye Devrimi’ne destek vermekten geri duracak ölçüde bir ağırlığı olamazdı. Bununla birlikte, işini şansa bırakmak istemeyen Suud, başından beri hep muhalif unsurlar arasında İhvan’ı dengeleyici ve hatta bastırıcı unsurlar teşkil etme ve takviye etme çabası içinde oldu. Elbette bu ikilemli mücadelenin, Suud önderliğindeki ana akım Arap ülkelerine, söz konusu mücadelede ellerini zayıflatan bir yansıması olması kaçınılmazdı. Tabiri caizse kendi elleriyle mücadelelerinin “bereketini” kaçırıyorlardı.

Bugün üç yılın sonunda, Suriye’de gelinen nokta hiç iç açıcı değil. Suriye’nin yerle bir olması, 150 bine yakın insanın can vermesi, milyonlarcasının mülteci durumuna düşmesi ve ülkenin tam anlamıyla bir çöküntü yaşaması bir yana; devrim mücadelesinin büyük ölçüde umudu tüketilmiş durumda. Bölgesel güç mücadelesine paralel olarak uluslararası güç mücadelesinde de yalnız kalmaya mahkûm edilmiş olan Suriye muhalefeti, yüzyıllık yalnızlığını yaşıyor.

Suriye’de devrim mücadelesi ve bunun beraberinde getirdiği bölgesel nüfuz savaşı sürerken, Mısır’da halk hareketi sonucu iktidara gelen İhvan’ın askerî darbeyle devrilmesi ise bambaşka bir konjonktür yaratmış durumda. Suriye’de başarısız olduğuna ikna olmaya başlayan Suud önderliğindeki ana akım Arap siyaseti, başından beri düşman olarak gördüğü İhvan ile mücadeleyi birinci öncelik haline getirmişe benziyor.

1981 yılında, bölgede giderek artan İran etkisini çevrelemek amacıyla kurulan Körfez İşbirliği Konseyi’nin toplam altı üyesi bulunuyor. Bunlar; Suudi Arabistan, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman. Bu ülkelerden üçü; Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE, Mart ayı başında ortak bir açıklamaya imza atarak Katar’daki büyükelçilerini geri çekeceklerini duyurdu. Kuveyt ise bilinçli olarak arabulucu rolü oynatılmak üzere bu bildirinin dışında tutuldu. Bu ülkelerin açıklamasının ardından Mısır’ın da Katar’daki elçisini çekmesi ayrıca manidardı. Katar’ın bölgesel denklemde başına buyruk politikalar geliştirmekte olduğunu düşünen Körfez ülkeleri, Katar’a bu siyasetinden vazgeçmemesi halinde yaptırımlarda bulunmaktan geri durmayacakları mesajını veriyorlardı.

Bunun anlamı açık: İran ile mücadelede Katar’ı destekleyen ve faydasını gören Suudi Arabistan, henüz Suriye’de sıcak çatışma bitmemişken, Katar’ı dışlamayı göze alabilecek kadar İhvan düşmanlığında gözü karatmış halde. Yani Suudi Arabistan öncülüğündeki ana akım Arap siyaseti, doğudan başlayarak kendilerini çevrelediklerini düşündükleri “Şii Hilali” ile batıdan başlayarak kendilerini çevrelemeye başladığını düşündükleri “İhvan Hilali” arasında eşit ölçüde tehdit algılamasında bulunuyor. İhvan’ın Mısır’dan sonra hızla terör örgütleri listesine alınması, bu tedirgin algılamanın bir tezahürü.

Yani daha önce Irak’ta, şu anda ise Suriye’de giderek İran karşısında güç kaybeden ana akım Arap siyaseti, Mısır’da İhvan’ın yönetimden darbeyle uzaklaştırılmasının da verdiği güven ve şevkle, hâlihazırda daha zayıf düşman niteliğindeki İhvan’ı aradan çıkarmayı kafaya koymuş gibi görünüyor. Katar’ın bölgesel mücadelede İslamcılarla da sıcak ilişkiler içinde olması ve İhvan’ı dışlamayan tavrı ise bu siyaseti rahatsız ediyor.

Aslında Katar geçtiğimiz yıl örtülü birtakım iç operasyonlarla bu “bağımsız” siyasetinden men edilmek istenmiş, Emir Şeyh Hamad bin Halife el-Sani’nin beklenmedik bir kararla yetkilerini 33 yaşındaki oğluna devretmesinin ardında da bu operasyonun bulunduğu iddia edilmişti. Ama Katar yıllardır oluşturmaya çalıştığı “bağımsız” bölge siyasetinden kolay vazgeçmeyeceğini göstermişti.

Şimdiyse Katar’a yönelik bu siyasi kuşatma harekâtının, bu ülkeyi izlemekte olduğu siyasette daha ne kadar berdevam kılacağı belirsiz. Katar’ın içine düşürüldüğü durum, aklıma 2005 yapımı Stephen Gaghan yönetmenliğindeki George Clooney ve Matt Damon’ın başrolünü paylaştığı “Syriana” filmini getirdi. Yıllarca Ortadoğu’da CIA ajanlığı yapmış Robert Baer’in deneyimlerini paylaştığı “See no evil” (Görmedim, duymadım, bilmiyorum) kitabının sinemaya uyarlaması olan film, tam da Körfez’de nispeten bağımsız bir siyaset izlemeye çalışan bir Emir’in başına gelenleri konu ediyor.

Katar’ın başına gelmekte olanlar ne kadar bu filmdeki sanal Emirlik’in başına gelmekte olanlara benziyor bilemiyoruz ama bilebildiğimiz bir tek şey varsa o da Ortadoğu’da hiçbir dengenin başıboş bırakılamayacak kadar önemli olduğu. Acaba Katar şimdiye kadar yalnızca, Batı gözetiminde kontrollü bir serbestlikle mi sınanmıştı?

İhvan düşmanlığında birleşen, Sünnilikten ABD ve İsrail’in çıkarlarının bekçiliğini yapmayı anlayan Arap diktatörlerinin “Şii Hilali” korkusunun, herhangi bir dinî/mezhebî kaygıdan ziyade, stratejik çıkar ve statükoya yaslanmış olma kaygısından kaynaklandığı açık. “İhvan Hilali” korkusunun kaynağı ise, yalan saltanatlarına son verecek tılsımı içinde barındırma özelliği.