Yükleniyor...
Somali: Silahların Gölgesinde 26 Yıllık İstikrar Arayışı

Somali: Silahların Gölgesinde 26 Yıllık İstikrar Arayışı

01 Ocak 2018

Giriş

Somali’de 1991 yılında devletin çöküşünden 2017 yılına kadar geçen 26 seneye iç karışıklıklar, kabile çekişmeleri, yolsuzluklar, dış müdahaleler ve sürekli tekrarlanan açlık krizleri damgasını vurdu. Bu talihsiz halk son yıllarda hep üç olgu ile özdeşleşir hale geldi: terör, korsanlık ve açlık. Gerçekten de Somali’de son birkaç nesil, devlet otoritesinin olmadığı bir ortamda, pek çok sosyoekonomik sorunla yüzleşerek büyüdü. Ülkede en çok özlem duyulan şey huzur ve istikrar ortamı oldu.

Somali’nin son 26 yılına kabaca bakıldığında ülkede dört dönemin atlatıldığı görülmektedir. 1990’larla birlikte başlayan iç karışıklıklar, yabancı güçlere âdeta davetiye çıkartarak Amerika ve Birleşmiş Milletler’in (BM) Somali’ye askerî müdahaleleri ile sonuçlanmıştır. 1995’e kadar süren bu müdahale döneminde büyük bir açlık krizi yaşanmıştır. 1995 sonrası başlayan ikinci dönem 2006 yılına kadar iç kargaşanın devam ettiği ama aynı zamanda da yerel arayış ve örgütlenmelerin başladığı bir dönem olmuştur. Bu döneme damgasını vuran önemli hadise ise, İslam Mahkemeleri Birliği’nin bir aktör olarak ortaya çıkışıdır. 11 Eylül sonrasında Somali’de İslamcılığın güç kazandığı bu dönem, Amerika destekli Etiyopya müdahalesi ile sonlandırılmış ve ülke yeni bir sürece girmiştir. 2006’dan sonra başlayan üçüncü dönemde, Batı güdümünde geçici hükümet kurma çalışmaları hızlanırken aynı zamanda dış müdahalenin doğrudan bir sonucu olarak el-Şebab örgütü sahneye çıkmıştır. Ülke 2011’e hem büyük bir açlık krizi hem de el-Şebab örgütlenmesi eşliğinde girmiştir. 2011’den günümüze kadar geçen süre ise Somali’nin Türkiye’nin desteğini alarak yeniden istikrar kazanmaya başladığı ve izolasyondan kurtularak dünya ile yeniden bütünleştiği bir döneme işaret etmektedir. Bu dönem içinde en kilit kavramlar “devlet inşası” ve “kalkınma” olmuştur.

"Sömürgeciliğin erken döneminde Doğu Afrika sahillerindeki önemli liman şehirlerini zapt etmek isteyen Portekiz güçleri, direnen şehirleri denizden top atışlarıyla yok etmeye çalışmıştır."

 

1991-1995, 1995-2006, 2006-2011 ve 2011 sonrası şeklinde ayırdığımız 26 yılı kapsayan bu dört dönemin sonunda Somali hâlâ pek çok kronik sorunla karşı karşıyadır. Ülke 1991’den bu yana yeni yeni istikrar kazanmaya başlarken devlet kaynaklarının yetersiz oluşu, çözüm üretici mekanizmaların eksikliği, el-Şebab örgütünün güçlü varlığı, yaygın yolsuzluk, bölgesel ayrılıkçı hareketler ve yoksulluk, ülkedeki idareyi zorlayan kronikleşmiş sorunların başında gelmektedir. Elinde kıt imkânlar olan bir devletin 26 yıldır biriken devasa sorunları mucizevi bir şekilde kısa sürede çözmesi elbette mümkün görünmemektedir. Ancak Somali’de devletin saydığımız tüm bu olumsuzluklara rağmen istikrar arayışını ısrarla sürdürmek dışında başka bir seçeneği de bulunmamaktadır.

Türkiye için önemi giderek artan Somali’nin (Somali için de aynı şey söz konusudur) 1991’den bu yana çözülemeyen kronik sorunlarının ele alındığı bu rapor, şimdiye kadar Somali hakkında farklı mecralarda kaleme aldığımız yazı, analiz ve makaleler ekseninde ve 2012 ile 2016 yıllarında Somaliland ve Mogadişu’ya yaptığımız saha gezilerinde elde ettiğimiz izlenimler ve Somali hakkında istişare içerisinde olduğumuz kişilerin tavsiye ve görüşleri doğrultusunda hazırlanmıştır.

Somali’de Ulus Devletin Ortaya Çıkışı

Afrika Boynuzu’nda yer alan Somali, tarihî ve kültürel zenginliği yanı sıra stratejik konumu itibarıyla da Afrika-Ortadoğu kesişmesinde önemli bir yer tutmaktadır. Kenya sınırından başlayıp Cibuti’ye kadar uzanan uzun sahili, Aden Körfezi’nde yani dünyanın en önemli stratejik noktalarından biri olan Babü’l-Mendep Boğazı’nda son bulmaktadır. Bu konumu gereği Somali, eski tarihlerden günümüze kadar Hint-Fars-Arap ve Afrika’nın kesiştiği bir noktada bulunmaktadır.

Pek çok yazara göre Somali halkı kıt kaynaklarla geçinebilen sabırlı ve gururlu bir topluluktur. Ülkede yaşanan iç karışıklık ve savaşlara rağmen Somali halkının günümüzde varlığını sürdürebilmesi de bu görüşü desteklemektedir. Somali halkı Müslüman-Afrikalı kimliğiyle ön plana çıksa da coğrafi konumu sebebiyle uzun yüz yıllardır Arap dünyası ile kültürel ve ticari etkileşim içindedir. Hatta bu etkileşim o kadar güçlüdür ki, Somalililerin Arap kökenli olduklarına dair iddialar bile ortaya atılmıştır. Bu etkileşim nedeniyle Arap dünyasında meydana gelen toplumsal, siyasi ya da ekonomik hadiseler Somali’de de yakından hissedilmektedir.

Somali’nin Arap dünyası ile coğrafi yakınlığı siyasi ve ekonomik olaylarla sınırlı kalmamıştır. Arap Yarımadası’nda yayılmaya başlamasının hemen ardından İslam, kısa sürede Somali topraklarına ulaşmıştır. Bir görüşe göre bölgede İslam hicretin 14. yılında (622) Zeyla şehrinde yayılmaya başlamıştır. Diğer bir görüşe göre ise İslam Hz. Ebubekir’in halifeliği döneminde Somali’ye ulaşmıştır. Her iki görüş de aslında İslam dininin Somali’de 7. yüzyıl itibarıyla yayılmaya başladığına işaret etmektedir. Bu tarihî gerçeklik sebebiyle Somali’de güçlü bir İslam geleneği bulunmaktadır.

Uzun bir sahil şeridine sahip olan ülkenin Kismayo, Mogadişu, Berbera ve Zeyla gibi limanları tarihin eski çağlarından bu yana farklı dünyalar ile etkileşim halindedir. Doğu Hint ticaret havzasında yer alan bu limanlar Arap, Fars, Hint ve hatta Türk tüccar gemilerinin uğrak yeri olmuştur. 1331 yılında Ajuran Sultanlığı’nın başşehri Mogadişu’yu ziyaret eden İbn-i Battuta şehir hakkında şunları anlatmaktadır:

“Gerçekten büyük bir şehir. Halkın devesi çok. Her gün yüzlercesini kesiyorlar. Koyunlar da bol. Makdeşav ahalisi zengin tüccarlardan oluşuyor. Orada, şehrin adıyla anılan kumaşlar üretiliyor, Mısır ve diğer ülkelere sevk ediliyor.”

Bilindiği gibi 16. yüzyılda Portekizli denizcilerin Hint Okyanusu’na girişi sonrasında Doğu Afrika sahillerinde büyük değişimler yaşanmaya başlamıştır. Sömürgeciliğin bu erken döneminde Doğu Afrika sahillerindeki önemli liman şehirlerini zapt etmek isteyen Portekiz güçleri, direnen şehirleri denizden top atışlarıyla yok etmeye çalışmıştır. Portekiz yayılmacılığına paralel olarak ortaya çıkan bir diğer önemli gelişme ise Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı alarak Kızıl Deniz’e doğru inmesi olmuştur. Portekiz güçleri ile rekabete girişen Osmanlı donanması, Kızıl Deniz ve Doğu Afrika’daki Müslüman topluluklar ile münasebetler kurmaya başlamıştır. Bugün Somali sınırları içerisinde yer alan Zeyla ve Berbera liman şehirleri 16. yüzyılda Osmanlı’nın hâkimiyeti altına girmiştir.

Osmanlı’nın Somali’deki etkisi birkaç liman şehri ile sınırlı kalsa da bundan daha önemlisi Osmanlı’nın o dönemde Habeş Krallığı ile mücadele halindeki Adal Sultanlığı’na verdiği askerî ve teknik destek olmuştur. Osmanlı’dan hem asker hem de silah yardımı gören Adal Sultanlığı, Portekiz desteği sayesinde yükselişe geçen Habeş Krallığı’nı durdurmayı başarmıştır. 18. yüzyılda Osmanlı’nın fiilî olarak Afrika Boynuzu’ndan çekilmeye başlaması ile birlikte dönemin büyük güçleri İngiltere, Fransa ve daha sonraları İtalya, bölgedeki bağımsız Majerteen, Hobyo, Geledi ve Warsangali sultanlıklarını sömürge idarelerine katmıştır.

"Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasının ardından doğu-batı arasındaki ticaret akışında stratejik önemi artan bölge, Aden Körfezi’nin kontrolü bakımından Avrupalı güçlerin giderek yayılan varlığına sahne olmuştur."

Süveyş Kanalı’nın 1869’da açılmasının ardından doğu-batı arasındaki ticaret akışında stratejik önemi artan bölge, Aden Körfezi’nin kontrolü bakımından Avrupalı güçlerin giderek yayılan varlığına sahne olmuştur. 1884 Berlin Konferansı’nı takip eden yıllarda Somali’nin kuzeyine yerleşen İngiltere, 1960 yılına kadar bölgedeki varlığını sürdürmüştür. İtalya ise 1890-1941 yılları arasında Somali’nin Puntland bölgesinden başlayarak Kenya sınırına kadar olan bölümde sömürge faaliyetlerini yürütmüştür.

Sömürgecilik Döneminde Somali Haritası

Sömürgecilik döneminin başlamasıyla birlikte Somalililerin yaşadığı bölgenin güneyini sömüren İtalya ve kuzeyini sömüren İngiltere, buralarda farklı toplumsal yapılar inşa etmiştir. 19. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdüren Hobyo ve Majerteen sultanlıklarını hâkimiyeti altına alan İtalya, tarım ürünleri üretiminde bölgenin ihtiyacından ziyade İtalya ve Avrupa’nın ihtiyaçlarını öncelemiş, buna göre bölgedeki tarımsal üretimi yeniden organize etmiştir. Buralarda üretilen pamuk ve susam gibi ürünler Avrupa’ya taşınmıştır. Bölgenin toprak yapısına uygun olmayan bu ürünlerin üretilmesinin doğal bir sonucu olarak da toprak zamanla verimsizleşmiştir. Bu dönemde sanat ve zanaata bağlı meslekler bitme noktasına gelmiş, ülkedeki alternatif iş dalları yok olmaya yüz tutmuştur.

1911 yılında Osmanlı’ya savaş açan İtalya 1.000 kadar Somalili askeri Trablusgarp cephesine götürerek burada Osmanlı’ya karşı savaştırmıştır. 1. Dünya Savaşı’nın ardından emperyal yayılmacılığına hız veren İtalya, Eritre’deki varlığına ilaveten Etiyopya’yı da işgal ederek Güney ve Orta Somali, Etiyopya ve Eritre üzerinden Afrika Boynuzu olarak adlandırılan bölgede kısa süreli geniş bir hâkimiyet alanı tesis etmiştir. Etiyopya’daki yerel direniş grupları karşısında modern teknolojik silahlarına rağmen yenilgiye uğrayan İtalya, bir süre sonra Etiyopya’dan çekilmek zorunda kalmıştır. Bu durum İtalya’nın bölgedeki hâkimiyetini ve askerî varlığını zayıflatırken İngiltere’nin konumunu güçlendirmiştir.

İngilizlerin bugünkü Somali topraklarının kuzeyine düşen Warsangali Sultanlığı’nı hâkimiyetleri altına almalarıyla oluşturulan İngiliz Somaliland’i Aden Körfezi’ni kontrol açısından İngilizler için önem taşıyordu. İngilizlerin bölgede artan varlığına karşı 1896’da başlayan Muhammed Abdullah Hasan liderliğindeki Derviş Ayaklanması İngiliz işgalinin iç kesimlere yayılmasını uzun süre önleyerek işgalin sahil şeridi ile sınırlı kalmasını sağlamıştır. Derviş Devleti şeklinde örgütlenen Muhammed Abdullah Hasan, 1920 yılına kadar İngilizlere karşı kurduğu kaleler yardımıyla oldukça etkili bir mücadele vermiştir. 1920 yılında Derviş mensuplarının bulunduğu Taleh şehrine hava bombardımanı düzenleyen İngilizler, bu sayede Derviş Devleti’ni yok etmeyi başarmış ve etki alanlarını iç kesimlere kadar genişletmişlerdir.

Sömürgecilik döneminde İngiliz Somalilandi’nin siyasi ve ekonomik yapısı, -İtalyan Somalisi’nde olduğu gibi- İngiltere’nin öncelikleri göz önünde tutularak şekillendirilmiştir. Sömürgecilik döneminden geriye kalan en kötü miraslardan biri ise, sınırlar yüzünden ülkenin komşularıyla olan sorunlu ilişkileridir; çünkü Somali topraklarının bir bölümü Etiyopya, bir bölümü Kenya ve bir bölümü de Cibuti içinde kalmıştır. Bu yüzden Etiyopya-Somali, Kenya-Somali ve Cibuti-Somali ilişkileri iki komşu devletin ilişkilerinden çok daha fazla boyut muhteva etmektedir. Bu durumun etkilerini bugün bile Afrika Boynuzu’nu şekillendiren siyasi olaylarda görmek mümkündür.

Büyük Somali Hayali

Emperyal sömürgeciliğin çözülmeye başlamasıyla birlikte Somali topraklarında da bağımsızlık ve hürriyet fikirleri dillendirilir olmuştur. 2. Dünya Savaşı ile birlikte dünya siyasetindeki dengeler değişirken Somali de bağımsızlık sürecine girmiştir. İtalya Somalisi ve İngiliz Somalilandi’nin 1960 yılında birleşmesiyle bugün haritalarda aşina olduğumuz Somali ilk kez ortaya çıkmıştır. Aden Abdullah Osman Daar’ın başkanlık koltuğuna, Abdurraşid Ali Shermarke’nin başbakanlık koltuğuna oturduğu ülkede, referandum yoluyla yeni bir anayasa yürürlüğe girmiştir.

1967 başkanlık seçiminde Shermarke’nin Aden Abdullah’a galip gelmesiyle yönetim değişirken bu olay ülke açısından da bir dizi değişimin habercisi olmuştur. Kısa bir süre bu koltukta kalan Shermarke, 1969 yılında korumalarından biri tarafından suikasta kurban giderken bu olayın hemen arkasından ülkede askerî bir darbe gerçekleşmiştir. Muhammed Siad Barre’nin darbeyle iktidara gelmesi, sömürgecilik sonrası Somali tarihinin en önemli olayıdır. Çünkü bu iktidar değişimi ile birlikte rejim değişikliğine giden Somali, İslamcılık ve milliyetçilikle yoğrulmuş sosyalist bir rejime geçmiş ve dönemin süper gücü Sovyetlerden askerî yardım almaya başlamıştır. Marx ve Lenin ile birlikte kendi posterlerini kamu binalarına astıran Siad Barre, aynı zamanda yoğun bir millîleştirme programı uygulamıştır. Yine bu dönemde “Harf Devrimi” gerçekleştirilerek Arap harflerinin kullanımından Latin harflerine geçilmiştir. Ülkede yaşanan yeni medeni kanun tartışmaları yüzünden rejim kadın-erkek eşitliğine muhalefet eden 10 İslam âlimini idam etmiştir. Bu idamlar sonrasında endişeye kapılan dinî çevrelerdeki bazı kişiler, Somali’yi terk ederek başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere başka ülkelere sığınmışlardır. Rejimin muhalif dinî kesimler üzerindeki bu sert tutumu Somali’de dinî radikalizmi tetikleyen önemli bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir.

Barre, Sovyetlerden aldığı askerî destek sayesinde kısa sürede Afrika’nın en güçlü ordusuna sahip olmuştur. Somali ulusal kimliğinin yeniden inşa edildiği Siad Barre döneminde “Büyük Somali” projesini hayata geçirmek için adım atılmıştır. Askerî gücüne güvenen Siad Barre, Somali halkının yaşadığı toprakları tamamen özgürleştirmek için sömürge döneminde Kenya, Etiyopya ve Cibuti’ye devredilen Somali’ye ait bütün toprakları geri almayı planlamıştır.

Darod kabilesine mensup Siad Barre’nin iktidarda kaldığı dönemin (1969-1991) Somali tarihi açısından yön belirleyici en önemli olayı ise 1977’de yaşanmıştır. Büyük Somali’yi kurmak için Etiyopya’ya karşı savaş açan Siad Barre, ülkeyi büyük bir felaketin eşiğine getirmiştir. Barre rejimi, 1977-1978 yıllarında gerçekleşen Somali-Etiyopya Savaşı’nda Etiyopya’nın Somalililerin yoğun yaşadığı Ogaden bölgesini Somali topraklarına katmaya çalışmıştır. Sovyetlerin Somali’ye yönelik desteği kesip Etiyopya’yı desteklemeye başlamasıyla savaşın seyri değişmiş ve Somali ordusu büyük bir hüsran yaşamıştır. Somali ordusu, Jigjiga ve Harrar’ı almasının ardından Etiyopya’nın başkenti Addis Ababa’ya az kala, Sovyetler tarafından durdurulmuştur. Destek için bölgeye Küba’dan 20.000 asker ve Moskova’dan strateji uzmanları getirilmiştir. Bu gelişmeler üzerine 1978’de Somali’nin Amerika’ya yaklaştığı yeni bir dönem başlamıştır.

Darod kimliğinin yoğun olduğu Ogaden bölgesini yeniden Somali’ye katma girişimi, daha sonraki yıllarda Somali açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Savaştaki yenilgi nedeniyle kötüleşmeye başlayan ülke içi istikrar muhalif kesimlerin güçlenmesine yol açarken rejimin düşüşü ve kabile savaşının başlaması da yine Ogaden Savaşı sonrası yaşanan önemli hadiseler olmuştur. Askerî yönden güçlü bir Somali’nin neler yapabileceğini gören komşu Etiyopya için bu süreç, Etiyopya’nın Somali’ye yönelik siyasetinde temel parametre haline gelmiştir. Daha da önemlisi Ogaden Savaşı’na kadar Somali’ye destek sağlayan Sovyetlerin bu desteği çekmesi üzerine Amerika için Somali’de alan açılmıştır.

Afrika Boynuzu’nda Amerikan Askerî Varlığı

Amerika’nın Somali’deki askerî varlığı her ne kadar 1980 yılında başlasa da Afrika Boynuzu’ndaki varlığı 2. Dünya Savaşı yıllarına kadar uzanmaktadır. 1943 yılında İngilizlerin kiralaması üzerine ABD’nin ilk askerî tesisi Kegnew, bugün Eritre’nin başkenti olan Asmara’da kurulmuştur. 1977 yılına kadar faaliyette bulunan Kegnew, Etiyopya’daki rejim değişimi nedeniyle kapatılmak zorunda kalınmış, birkaç yıl içinde Amerika’nın askerî varlığı Somali, Cibuti ve Kenya gibi bölgedeki diğer ülkelere kaymıştır. Somali’de özellikle Berbera Limanı; Aden Körfezi’nin kontrolü ve petrol bölgelerine yakınlığı bakımından Amerika için stratejik hale gelmiştir. 1982 yılında 24 milyon dolar harcama yapan Amerika, bir zamanlar Sovyetlerin kullanımında olan Berbera Üssü’nü yenilemiştir.

Amerika’nın Somali’ye ilgisi (ya da daha doğru bir ifadeyle Afrika Boynuzu’na ilgisi) Soğuk Savaş ile birlikte düşünüldüğünde daha fazla anlam kazanmaktadır. Sovyetlerin Aden Körfezi ve Kızıl Deniz’deki varlığı Amerika’yı yeni arayışlara iterek askerî alanda ittifaklar yapmaya zorlamıştır. Amerika bu dönemde Suudi Arabistan, Somali, Umman ve Sudan’ı yanına çekerken Etiyopya ve Güney Yemen Sovyet kampında yer almıştır. Soğuk Savaş’ın bitimine kadar süren bu ittifaklar neticesinde bölge, ciddi bir militarizasyona maruz kalmıştır. Somali’nin Etiyopya’ya savaş açtığı 1977 yılında, Sovyet yönetimi bölgedeki stratejisinde değişikliğe giderek kendine daha yakın bulduğu Etiyopya ile ilişkilerini geliştirmeyi ve bu uğurda Somali’yi elinden çıkarmayı seçmiştir. İki yıl gibi kısa bir süre içinde 2 milyar dolarlık askerî yatırımın yanında Küba’dan asker ve teknisyenler getirilerek Somali karşısında Etiyopya’ya destek sağlanmıştır.

Somali’nin Ogaden Savaşı’nda aldığı yenilgiden sonra Siad Barre rejimi zora girerken bu durumu kendisi için avantajlı hale getirmeye çalışan Amerika, Somali’ye sağladığı destek karşılığında ülkedeki askerî varlığını güçlendirmiş ve Amerikan şirketleri de petrol ve gaz arama-çıkartma ruhsatlarını alarak ülkenin yer altı kaynakları üzerinde tekel oluşturmuşlardır. Bu nedenle Amerika’nın 28.000 askeriyle katıldığı 1992’deki Somali müdahalesi, büyük petrol şirketlerinin bölgedeki çıkarlarını korumaya yönelik bir adım olarak görülmüştür. Zira 1986 yılından itibaren Somali’de faaliyetleri hız kazanan Conoco, Amoco, Chevron ve Phillips şirketleri, bölgede petrole bağlı büyük yatırımlar gerçekleştirmeye başlamıştır.

Giderek Amerika’ya daha bağımlı hale gelen Siad Barre rejimine karşı ülke içinde yükselen muhalif sesler, dış destek sayesinde iyice güç kazanmıştır. 1970 yılında yürürlüğe konulan birtakım yasal düzenlemeler sonucu Barre dönemi polis ve asker güçleri, sistematik insan hakları ihlallerine imza atmıştır. Bu nedenle 21 yıllık Siad Barre rejimi, Afrika’da insan hakları ihlallerinin en yoğun yaşandığı dönem olarak kabul görmüştür. Özellikle ülkenin kuzeyindeki Somaliland’de Isaaq kabilesi mensuplarına yönelik gerçekleştirilen işkence ve öldürme gibi eylemler, rejimin sona ermesiyle birlikte gün yüzüne çıkmıştır.

"Ülkede Etiyopya’nın da destek verdiği muhalif gruplar Barre’ye karşı ayaklanma başlatarak iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu durum Somali’de devletin komple çöküşünü ve kanlı bir iç savaşı başlatmıştır."

1986 yılında bir trafik kazasında ağır yaralanan Siad Barre, bu tarihten sonra halk nazarında popülerliğini kaybederken rejimin işlediği insanlık suçları rejim değişikliğini zorunlu hale getirmiştir. Ülkede Etiyopya’nın da destek verdiği muhalif gruplar Barre’ye karşı ayaklanma başlatarak iktidarı ele geçirmeye çalışmıştır. Bu durum Somali’de devletin komple çöküşünü ve kanlı bir iç savaşı başlatmıştır. 1991 yılında Siad Barre’nin önce Nairobi’ye ardından da Nijerya’ya sığınması üzerine Somali’de kabileler arasında güç mücadelesinin şekillendirdiği kaotik bir döneme girilmiştir. Aynı yıl Somaliland bölgesi Somali Ulusal Hareketi (SNM) öncülüğünde Somali’den ayrıldığını duyurarak 1960 yılında kurulan birlikteliği sonlandırmıştır.

Dış Müdahale

1991 yılında Siad Barre rejimi düştükten sonra Somali’de kabileler arasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle siyasi otorite uzun süre yeniden tesis edilememiştir. Bu boşluğu ise kabilesel kimliklerin birleştirdiği bazı silahlı gruplar hızla doldurarak kendi bölgesel otoritelerini tesis etmiştir. Devlet mekanizmasının olmayışı halkı kaderine mahkûm ederken ülke krizlere de açık hale gelmiştir. Barre’ye karşı ayaklanan Mogadişu’daki Birleşik Somali Kongresi’nin ikiye bölünmesi, çatışmaları daha da arttıran bir etki yapmıştır. Muhamed Farah Aided ile Ali Mahdi Muhamed idaresindeki silahlı grupların karşılıklı çatışmasına sahne olan ülke, istikrardan giderek uzaklaşmıştır.

Bu dönem Somali tarihinde kaosun, kanunsuzluğun ve insani krizlerin hâkim olduğu bir dönemdir. 1991 yılında başlayan açlık krizi, devlet mekanizmasının olmayışı nedeniyle kısa sürede ülkeyi ağır bir insani felaketle karşı karşıya bırakmıştır. 1991 yılı başından 1992’nin Nisan ayına kadar yaşanan krizde 300.000 civarında insan açlıktan ölmüş, 1 milyon insan çevre ülkelere sığınmış ve 1,5 milyon insan da gıda yetersizliğine bağlı olarak hayati tehlike altına girmiştir. Somali’deki insani krizin korkunç boyutlara ulaşması Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), Afrika Birliği ve BM gibi uluslararası örgütleri harekete geçmeye zorlamıştır.

Somali’deki trajedinin büyümesi BM’yi Somali’ye yönelik müdahale noktasında baskı altında bırakmış ve bu doğrultuda 24 Nisan 1992 tarihinde BM’nin 751 no.lu kararı ile tesis edilen UNOSOM-I Barış Gücü Somali’ye gönderilmiştir. Mogadişu’da çatışan gruplar arasında yürürlüğe giren ateşkes sürecini gözlemleme görevi verilen UNOSOM-I misyonu, aynı zamanda birtakım insani görevler de üstlenmiştir. Aynı yıl içerisinde çıkarılan 775 no.lu karar ile UNOSOM misyonunun görev ve yetkileri genişletilerek gıda konvoylarının ve gıda dağıtım merkezlerinin güvenliğinin sağlanması görevi de verilmiştir.

Ancak Somali’de iyileşmek yerine daha da kötüye giden durum sebebiyle 3 Aralık 1992 tarihinde alınan 794 no.lu karar bağlamında ABD öncülüğündeki koalisyon gücü UNITAF’ın kurulmasına karar verilmiştir. Bu karar neticesinde çoğunluğunu Amerikalıların oluşturduğu 36.000 askerden müteşekkil geniş bir askerî grup Somali’de görevlendirilmiştir. Bu bağlamda UNITAF’ın Somali’de güvenliği sağlaması ve müteakiben görevini UNOSOM’a devretmesi planlanmıştır. “Umuda Geri Dönüş Operasyonu” adı verilen ve yıllık 1,5 milyar dolara mal olan bu askerî operasyon, BM tarihinde o zamana kadar gerçekleşen en büyük operasyondur.

Somali’nin Türkiye’nin gündemine ilk girişi de UNITAF’ın kurulması akabinde olmuştur. Bu dönemde BM, Türkiye’nin de aktif olarak bu göreve katılmasını talep etmiştir. BM’nin talebini kabul eden Türkiye, bu minvalde bir mekanize bölüğü Somali operasyonu için BM’ye tahsis etmiştir. 9 Aralık 1992’de Amerikan askerlerinin Mogadişu’ya çıkartma yapmalarından tam 10 gün sonra, TCG Fatih fırkateyni eşliğinde TCG Derya lojistik gemisi ve TCG Ertuğrul çıkartma gemisi, Mersin Limanı’ndan Somali’ye doğru hareket etmiştir. 15 günlük seferin ardından Somali’ye ulaşan Türk askerleri Mogadişu Havalimanı’nın korunması görevini üstlenmiştir. Bu vesileyle Kore Savaşı’ndan sonra ikinci kez Türk askerleri Türkiye dışında görevlendirilmiştir.

3 Ekim 1993 tarihinde Muhammed Farah Aided’i ele geçirmek üzere operasyon düzenleyen Amerikan askerleri, başkent Mogadişu’nun en işlek yerindeki Bakara isimli pazarda pusuya düşürülmüştür. Olayda 2 Black Hawk tipi helikopterin düşürülmesi ve 19 elit Amerikan askerinin öldürülerek cesetlerinin sokaklarda teşhir edilmesi, barışı sağlamak için Somali’ye asker gönderildiğine inanan Amerikan halkı için büyük bir şok etkisi yaratmıştır. Öldürülen Amerikalı askerlerle ilgili karelerin medyada yayınlanması, Amerika’da Somali operasyonunun sonlandırılması yönünde büyük bir kamuoyu oluşmasına yol açmıştır. Böylece Amerika, kamuoyunun talebi doğrultusunda, söz konusu olaydan altı ay sonra askerlerini Somali’den tahliye etmiştir. Bu çekilmenin ardından BM’nin Somali operasyonu daha da kötü sonuçlar doğurarak tam bir başarısızlığa dönüşmüştür. Netice itibarıyla Amerika gibi BM de askerî birliklerini Somali’den tahliye etmek durumunda kalmıştır.

BM’nin çekilişinden sonra da art arda nükseden açlık krizleri, beş yıllık periyotlarla Somali’yi sarsmaya devam etmiştir. Ülkedeki güvenlik zafiyetini gerekçe gösteren BM’ye bağlı ilgili kurumlar, yardım operasyonlarını Kenya’nın başkenti Nairobi’den yürütmeye başlamıştır. Bu nedenle BM bünyesinde toplanan Somali fonları 1995 yılından sonra hep Kenya’da harcanmış, bu fonların çok azı Somalililere ulaştırılmıştır. Somali’de önemli bir aktör olması beklenen BM’nin oldukça etkisiz kalmasının başlıca sebebi de budur. Somali adına aktarılan fonlar Kenya’ya giderken bunun farkında olan Somali halkı bu duruma çok tepkilidir. Somali’nin hakkı olan milyar dolarları kullanan Kenya yönetimi, Somalililer tarafından “Nairobi Mafyası” olarak adlandırmaktadır. 

1991 yılından sonra başlayan iç kargaşa nedeniyle oluşan otorite boşluğundan faydalanan Somali içindeki silahlı gruplar, bazı bölgelerde kendi egemenliklerini kurmuştur. Çatışmaların gölgesinde kalan Somali halkı en temel hizmetlerden bile mahrum olarak açlık krizleriyle mücadele etmek durumunda kalmıştır. Hali vakti yerinde olanlar ise ülkelerinden ayrılarak başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Kenya, Güney Afrika gibi ülkelere göç etmiştir. Yukarıda da zikredildiği gibi devletin çöküşünü müteakiben Somaliland bölgesi de de facto bağımsızlık ilan ederek kendisine farklı bir yol çizme arayışına girmiştir. Bu durum Somali’de 1960 yılında bağımsızlıkla birlikte kurulan ulusal birlikteliğe ağır bir darbe indirmiştir.

Yerel Çözüm Arayışları ve Örgütlenmeler

1990’larda ülkede baş gösteren kaotik ortam sırasında devlet varlığının ortadan kalkması nedeniyle halkın hukuki sorunlarına çözüm bulmak amacıyla oluşmaya başlayan İslam Mahkemeleri, lokal düzeyde bir nebze de olsa güvenlik ve adalet tesis edebilmişlerdir. Bu yerel mahkemeler öncelikle adalet, eğitim ve sağlık hizmetleri sunarken zamanla yerel güvenlik birimleri de tesis etmişlerdir. 1990’ların başında kurulmaya başlayan ve sonrasında yaygınlık kazanan bu yerel mahkemeler, 2004 yılından itibaren İslam Mahkemeleri Birliği adı altında daha geniş bir birliktelik oluşturmuşlardır. Şeyh Şerif Şeyh Ahmed liderliğindeki İslam Mahkemeleri Birliği oluşumu salt selefi bir oluşum değildi; 20 kişiden oluşan üst düzey şura yetkilileri arasında Afganistan’da savaşmış bazı selefi görüşlüler de dâhil farklı gruplardan temsilciler bulunuyordu.

1991 yılından itibaren yoğun çatışmalara sahne olan Mogadişu uzun bir aradan sonra 2006 yılında ilk kez istikrar ve güvenlik ortamına kavuşmuştu. İslam Mahkemeleri Birliği şehrin ana arterlerindeki barikatları kaldırırken, şehrin limanını ve 1995 yılından beri kapalı olan havaalanını yeniden kullanıma açtı. Çatışmaların sona ermesiyle şehrin altyapısını iyileştirme çalışmaları başlatıldı. Ancak bu pozitif atmosfer fazla uzun sürmedi. “İslamcı silahlı grupların Somali’yi ele geçirdiği ve Etiyopya için büyük bir tehdit oluşturduğu” yönünde yaratılan küresel algı sonucu Amerika ve bölgedeki sadık müttefiki Etiyopya harekete geçti. 2006 yılında Somaliland ve Puntland hariç ülke genelinde kontrolü elinde bulunduran İslam Mahkemeleri Birliği, bu tarihte Amerika-Etiyopya ortak askerî girişimi ile zayıflatılarak dağıtıldı.

İslam Mahkemeleri Birliği’nin dağıtılmasının ardından bu birlik içinde yer alan bazı ılımlı kişiler Cibuti ve Eritre’ye iltica ederken bazıları da İslam Mahkemeleri Birliği’nin gençlik kolu olan el-Şebab ve el-Mücahidin hareketleri etrafında birleşmiştir. 2006 yılı başlarında sadece 400 kadar silahlı mensubu bulunan el-Şebab, 2006’da dış müdahalenin başlamasından sonra, aynı yıl içinde asker sayısını hızla arttırarak 2.000’e yükseltmiştir. Bu sayı daha sonraki yıllarda birkaç kat daha artmıştır. Somali’de oluşan güç boşluğunu elde ettiği hâkimiyet alanları ile dolduran el-Şebab örgütü, 2012 yılında el-Kaide’ye bağlılığını deklare etmiştir.

"İslam Mahkemeleri Birliği şehrin ana arterlerindeki barikatları kaldırırken, şehrin limanını ve 1995 yılından beri kapalı olan havaalanını yeniden kullanıma açtı. Çatışmaların sona ermesiyle şehrin altyapısını iyileştirme çalışmaları başlatıldı."

İslam Mahkemeleri Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan diğer bir silahlı örgüt de Hizbu’l-İslam olmuştur. 2009 yılı Ocak ayında dört faklı grubun (Ras Kamboni Tugayı, İslami Cephe, el-Furkan Kampı ve Harti kabilesi) bir araya gelmesi ile kurulan bu koalisyon, bir süre Kismayo konusunda el-Şebab ile savaştıktan sonra 2010 yılında örgütle birleşme yoluna gitmiştir. 2012 yılına kadar süren bu stratejik birliktelik, el-Şebab’ın Mogadişu’dan çekilmesi ile Hizbu’l-İslam kanadının isteği üzerine son bulmuştur. Hizbu’l-İslam ve el-Şebab taraftarları arasında yabancı savaşçılara izin verilmesi gibi bazı konularda bir dizi fikirsel ayrılıklar da yaşanmıştır. El-Şebab saflarından ayrılma sürecinde Hizbu’l-İslam Mogadişu’da tesis edilen yeni hükümet ve parlamentoyu tanıma hususunda daha ılımlı bir tavır içerisine girmiştir.

Kuruluşundan bu yana Somali’de hatırı sayılır oranda toprak hâkimiyeti kazanan el-Şebab, zamanla Kenya için de önemli bir tehdit olarak görülmeye başlanmış ve Kenya iç siyasetinin ana gündem konularından biri olmuştur. Kenya’da gerçekleştirdiği bir dizi eylem sonrasında el-Şebab, sadece Somali’yi değil tüm Afrika Boynuzu’nu yakından ilgilendiren bir güvenlik sorunu haline dönüşmüştür. Somali’de kontrol ettiği bölgelerde sufi tarikatların önemli günlerde düzenlediği kutlamaları yasaklayan ve evliya mezarlarını tahrip eden örgüt, Somali dışındaki ilk saldırısını 2010 yılında Uganda’nın başkenti Kampala’da gerçekleştirmiştir. 74 kişinin öldüğü bu saldırının ardından örgüt 2013’te bu sefer de Kenya’nın başkenti Nairobi’de büyük bir alışveriş merkezine (Westgate) silahlı saldırı düzenleyerek 68 kişinin ölümüne yol açmıştır. Örgüt, 2015 yılı ortalarında Garissa Üniversitesi’ne saldırarak 148 öğrenciyi üniversite kampüsünde katletmiş; 2016’da da Kenya’nın Somali topraklarındaki bir askerî üssüne saldırarak 180 Kenya askerini öldürmüştür.

Somali’de silahlı selefi oluşumların sufi tarikatlara yönelik saldırıları sufi orijinli paramiliter Ehl-i Sünne ve’l-Cemaa hareketinin doğmasına yol açmıştır. Türbelere ve zaviyelere yönelik tahripler Ehl-i Sünne ve’l-Cemaa taraftarlarını el-Şebab militanları ile karşı karşıya getirmiştir. Silahlı alanda verilen mücadele sonucunda sufi orijinli bir oluşum olan Ehl-i Sünne ve’l-Cemaa, taraftarlarının yoğun olduğu bölgelerde bazı şehirlerin kontrolünü ele geçirmeyi başarmıştır.

El-Şebab 2011’de Mogadişu’dan, 2012’de Kismayo’dan çekilse de Orta ve Güney Somali genelinde hâlâ etkisini sürdürmektedir. 10.000 civarında militanı bulunan örgüt, El-Kaide ile birlikte hareket etmektedir. Yabancı savaşçıların da dâhil olduğu örgüt, söylemlerini selefi ideoloji üzerinden şekillendirmektedir. El-Şebab genellikle Somali topraklarında 2007 yılından beri operasyon düzenleyen AMISOM (Afrika Birliği Somali Misyonu) askerlerinin dinî kimlikleri (çoğunluğu Hristiyan) üzerinden yürüttüğü silahlı mücadelenin Hristiyan Batı’ya karşı olduğu mesajını vermektedir.

Geçici Hükümet Oluşumu

İç savaşın başlamasıyla birlikte “çökmüş devlet (failed state)” statüsüne indirgenen Somali’de devleti yeniden tesis etmek için zaman zaman bazı çabalar olsa da 2009 yılına kadar bunda fazla başarılı olunamamıştır. Bu süreçte 2000 yılında Cibuti’de kurulan Geçici Ulusal Hükümet’in başkanlığına Abdiqasim Salad Hassan seçilirken bu yapı 2004 yılında Geçici Federal Hükümet’e dönüştürülmüş ve başkanlığına da Abdullahi Yusuf Ahmed getirilmiştir. Bu hükümet, 2006 yılında Amerika ve Etiyopya’nın askerî girişimi sonucu İslam Mahkemeleri Birliği’nin dağıtılmasını takiben Baidoa şehrinde yapılandırılmıştır.

2007 yılının başında, Etiyopya ordusu eşliğinde Abdullahi Yusuf Ahmed ilk kez başkent Mogadişu’ya giriş yapmıştır. Ancak bu dönem el-Şebab örgütünün sahneye çıktığı zaman dilimine rastlamış ve örgütün elde ettiği askerî başarılar nedeniyle geçici hükümeti koruyan Etiyopya ordusu ve AMISOM birlikleri geri çekilmek zorunda kalmıştır. El-Şebab, başkent Mogadişu’nun yanı sıra ülkenin diğer önemli şehirlerini de ele geçirmiştir. 2008 yılında Geçici Federal Hükümet Başkanı Abdullahi Yusuf Ahmed Somali’nin yalnız bırakıldığından şikâyet ederek görevinden istifa ettiğini açıklamıştır.

2008 yılında Cibuti’de geçici hükümet temsilcileri ve İslam Mahkemeleri Birliği’nin bazı ılımlı isimleri BM’nin arabuluculuk girişimi ile bir araya gelerek yeni bir koalisyon hükümeti tesis etmişlerdir. Bu hükümetin başına da daha önce İslam Mahkemeleri Birliği’nde üst düzey görev yapmış olan Şeyh Şerif Şeyh Ahmed seçilmiştir. Bu oluşum Somali adına yeni bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu tarihten sonra geçici hükümet hem alan hâkimiyeti elde etmeye hem de devlet organlarını yeniden kurmaya başlamıştır. Sufi orijinli Ehl-i Sünne ve’l-Cemaa hareketini de içine katan koalisyon, el-Şebab ve onunla ittifak halindeki Hizbu’l-İslam’a karşı mücadeleye girişmiştir. Bu dönem aynı zamanda Somali’de korsanlık faaliyetlerinin artış gösterdiği ve uluslararası kamuoyunun dikkatinin Somali’ye yöneldiği bir dönem olmuştur.

İlk kez 2004 yılında ülke dışında oluşturulan Geçici Federal Hükümet yapısı, 2012 yılında gerçekleştirilen başkanlık seçimi ile birlikte kalıcı hale dönüşmüştür. Bu yapının en büyük destekçisi, askerî anlamda Afrika Birliği’nin görevlendirdiği AMISOM olurken siyasi arenada da Amerika, Avrupa Birliği ve BM’dir. 2011 yılından sonra Somali’ye insani müdahalede bulunması akabinde Türkiye de Mogadişu’da oluşturulan bu devlet yapısına maddi ve manevi destek sağlamaya başlamıştır.

2011 Açlık Krizi ve İnsani Müdahale

2011 yılı ortalarında BM’nin Somali’nin orta ve güneyindeki beş bölgede açlık krizi olduğunu ilan ettiği günlerde, iç kargaşa ve çatışmalardan yorgun düşmüş bir Somali vardı. BM, bu krizi son 60 yılın en büyük felaketi olarak nitelendirmişti. AMISOM’un bir bölümünü kontrol ettiği başkent Mogadişu hariç ülkenin orta ve güney bölgeleri neredeyse tamamen el-Şebab kontrolündeydi. Şeyh Şerif Şeyh Ahmed başkanlığındaki geçici hükümet yapısı AMISOM’un koruması altında faaliyet gösteriyordu. Somaliland, Puntland, Jubaland gibi bölgeler özerk yönetimler altında ülke içinde farklı devletler gibi hareket ediyorlardı ve son yılların en büyük açlık krizi, başta Somali olmak üzere Doğu Afrika’nın tamamını etkisi altına almıştı. Bay, Bakool, Shabella gibi bölgelerden insan ölümlerine dair haberler geliyor, imkân bulanlar Mogadişu’ya ya da Kenya ve Etiyopya sınırında kurulan kamp alanlarına ulaşmaya çalışıyordu.

Mogadişu’da şehre sığınan mülteciler mermi ve roketlerden delik deşik olmuş boş binaları mesken tutuyordu. Temel ihtiyaçlarını dahi karşılamakta zorlanan insanlar, ekonominin çöktüğü ülkede hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Nairobi merkezli BM kurumları Somali-Kenya sınırındaki Dadaab mülteci kampını gözeten yardım faaliyetleri yürütmekteydi. Somali içinde ise oldukça politize olmuş bir yardım işleyişi bulunmaktaydı. Mogadişu’daki geçici hükümet yapısı, yardım malzemelerini kendi kontrolünde tutmak istediğinden el-Şebab kontrolündeki yerlere yardım akışını engelliyordu. Zira bu akışın örgütü güçlendireceğinden endişe duyulmaktaydı. Örgüt ise dış yardımların kendi kontrol ettiği bölgelere girişini birtakım gerekçelerle zorlaştırmıştı. Yabancı yardım çalışanlarını ajanlıkla suçlayan örgüt, yardımların bölgeye sadece kendi kontrolünde girişine izin veriyordu. Bu nedenle insan ölümlerinin yaşandığı bazı yerlere yardım ulaştırmak neredeyse imkânsızdı. Ölümlerinin yaşandığı yerlerde büyük bir karamsarlık vardı ve göç en etkili çözüm olarak görülmekteydi.

Somali’deki bu karamsar tabloyu değiştirecek dokunuşu yapmak 2011 yılında Türkiye’ye nasip oldu. BBC ve CNN yayınlarında “gidilemez bölge (no-go zone)” olarak lanse edilen Mogadişu, 19 Ağustos 2011’de Türkiye’den büyük bir heyeti ağırladı. Ciddi güvenlik risklerine ve Mogadişu havalimanının bakımsızlığına rağmen heyetin uçuşu gerçekleştirilmişti. Heyette Erdoğan ailesi, çeşitli bakanlar, gazeteciler ve sanatçılar bulunuyordu. Amaç, dünya kamuoyunun dikkatini Somali’de yaşanan kuraklığa ve açlık krizine çekmekti. Ve 1991’den sonra ilk kez Somali’ye Afrika dışından üst düzey bir ziyaret gerçekleşiyordu. Bu tarihî ziyaret şüphesiz Somali’nin umutlarını yeniden yeşerten bir etki yaptı.

Bundan kısa süre sonra Mogadişu’da Türkiye elçiliğinin açılması ve Türk Hava Yolları’nın Somali’ye direk seferlere başlaması, iki ülke arasında ilişkilerin yeniden kurulmasında atılan önemli adımlar oldu. Özellikle THY seferleri Somali diasporasının Somali’ye çok daha rahat bir şekilde gelip gitmesine imkân tanıdı. TİKA, Diyanet, AFAD ve Kızılay’ın yanında başta İHH olmak üzere Türk sivil toplum kuruluşları da bölgeye yönelik hummalı bir çalışma içine girdiler. İç savaş şartlarının olumsuz dayatmalarına rağmen bütün bu kurumlar eğitim, sağlık, su ve gıda güvenliği gibi alanlarda hatırı sayılır projeler gerçekleştirerek Somali halkının temel ihtiyaçlarını karşılamaya başladılar.

2011 yılında Somali için yürütülen insani yardım ve kalkınma çalışmalarını daha verimli hale getirmek isteyen Türkiye, 2012 yılında BM tarafından düzenlenen II. Somali Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Dönemin BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un da katıldığı toplantıda Somali’nin sorunları, geleceği ve iş birliği olanakları tartışıldı. İlki Londra’da düzenlenen bu konferansta, Türkiye’nin Somali’ye yönelik yol haritası genel hatlarıyla şöyle şekillendi: İnsani yardım yapmak, kalkınma yardımı sağlamak, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri geliştirmek, Somali’de polis ve ordu gücünün kurulmasında rol oynamak, Mogadişu’daki hükümet ile Somaliland arasında diyalog kurarak Somali’nin bütünlüğünü sağlamak, Mogadişu’daki hükümet ile el-Şebab arasında diyalog kurulmasına yardımcı olmak.

Beklenen etki büyük oranda gerçekleşti. Somali’ye yönelik yardım seferberliği sayesinde kriz kısa sürede atlatıldı. Ancak bütün çabalara rağmen insani bilanço yine de oldukça ağırdı. Gıda krizi sebebiyle 260.000 insan açlıktan ölmüş, 1 milyona yakın insan Etiyopya ve Kenya’da mülteci kamplarına sığınmış, bir o kadarı da ülke içinde yer değiştirmek durumunda kalmıştı. Ülke büyük bir altüst oluş yaşamıştı. Türkiye’den kurumlar, Somali’nin krizi kısa sürede atlatmasına yardımcı olmanın yanı sıra kriz sonrasında da ülkede başlatılan kalkınma projeleri ile Somali’nin altyapısını güçlendirme çalışmalarını sürdürdüler. Bu çabalar zamanla bir devlet inşa projesine dönüştü ve işlerliği kalmamış Somali devletinin vatandaşları için yeniden hizmet üretir hale gelmesi için sağlıktan eğitime, tarım sektöründen altyapı inşasına kadar ülkenin kalkınmasına yönelik yatırımlara öncelik verildi.

Türkiye’den kamu ve özel sektör kuruluşları, Mogadişu caddelerinin temizliğinden cami, okul, hastane gibi komplekslerin inşaatına; havalimanı ve liman işletmeciliğine kadar farklı projeler gerçekleştirerek ülkenin çehresini değiştirdi. Batılı yardım örgütleri Somali operasyonlarını Kenya’nın başkenti Nairobi’den yönetirken Türkiyeli yardım kuruluşlarının düşük güvenliğe rağmen operasyonlarını Mogadişu’dan yönetmeleri, oyunun kurallarını değiştiren bir hamle olmuştu. Türkiye sahadayken BM kurumlarının Kenya’ya sıkışıp kalması Somali halkının tepkisini çekmeye başlamıştı.

Bu tecrübe sonrası akademik literatürde de kabul gören “Türk Yardım Modeli” Somali’de etkili bir şekilde işe yaramış ve uzun zamandır istikrarsızlık yaşayan Somali’de Türkiye’yi insani bir aktör haline getirmiştir. İnsani yardım, kalkınma ve kurumsallaşma üzerinden oluşturulan üç ayaklı model, Türkiye’nin Somali’deki haklı başarısının temel dinamiklerini oluşturmuştur.

Türkiye-Somali İlişkileri

2011 yılından bu yana Somali’de aktif bir ülke haline gelen Türkiye’nin Somali’ye yönelik stratejisi birkaç madde halinde özetlenecek olursa öncelikle Türkiye’nin ülkede yaşanan insani dramı sonlandırmaya çalıştığı ve bir daha benzer gıda krizlerinin yaşanmaması için çabaladığı söylenmelidir. Türkiye sadece kendi çabasının yeterli olmayacağını bilen bir aktör olarak Somali meselesini dünya kamuoyuna taşımış ve özellikle diğer Müslüman devletlerin de gayret etmesini bazı vesilelerle talep etmiştir. Ülkenin kalkınma ihtiyacının farkında olan bir aktör olarak Türkiye’nin yardımları insani alanın yanında altyapı projelerine de yönelmiştir. Devletin yeniden işler hale gelmesi için Türkiye, ülkedeki devlet inşa sürecine de destek sağlamıştır. Güvenlik alanında ise Somali ordusunun bir an önce kurulması için asker ve polis eğitimleri gerçekleştirilmiştir. Parçalanmış bir Somali yerine bütünleşmiş bir Somali vizyonuna sahip olan Türkiye, federal devlet yetkilileri ile Somaliland yetkililerini bir araya getirmek için de aracı rolü üstlenmiştir.

Siyasi İlişkiler

Türkiye ile Somali arasındaki siyasi ilişkilerin kurulması, Somali’nin Etiyopya’ya karşı savaştığı Ogaden Savaşı’nın hemen sonrasına denk gelmektedir. 1979 yılında başkent Mogadişu’da elçilik açan Türkiye, ülkenin iç savaşa düşmesinin ardından yabancı misyonların ülkeyi terk ettiği 1990’ların başında elçiliğini kapatmak zorunda kalmıştır. 1992 yılında Amerika’nın öncülüğünde gerçekleşen UNITAF operasyonuna katılan Türkiye’nin 1995 sonrasında Somali ile ilişkileri tamamen kesintiye uğramıştır.

İki ülke arasındaki ilişkiler ancak 2008 yılından sonra tekrar başlamıştır. Cibuti’de Şeyh Şerif Şeyh Ahmed liderliğinde kurulan geçici hükümetin tesis edilmesinin ardından Şeyh Şerif Türkiye’ye bir dizi ziyaret gerçekleştirmiştir. 2009 ve 2010 yıllarında gerçekleşen bu ziyaretlerle birlikte Türkiye ile Somali arasındaki siyasi ilişkiler yeniden canlanmaya başlamıştır. 2011 kriziyle birlikte Türkiye Somali’ye insani müdahale gerçekleştirmiş ve bu süreç iki ülkeyi daha da yakınlaştırmıştır.

"Mogadişu’da kapanan elçiliğini tekrar aktif hale getiren Türkiye, bununla da kalmayıp en büyük elçilik kompleksini Mogadişu’da faaliyete sokmuştur."

Mogadişu’da kapanan elçiliğini tekrar aktif hale getiren Türkiye, bununla da kalmayıp en büyük Türk elçilik kompleksini Mogadişu’da faaliyete sokmuş; ayrıca Somaliland bölgesinde de bir konsolosluk açmıştır. 2009 yılında Şeyh Şerif ile başlayan ilişkiler 2012’den itibaren Hasan Şeyh Mahmud ve 2017’den itibaren de Muhammed Farmajo ile sıcak bir şekilde sürdürülmüştür. 2009-2017 arası dönemde Şerif, Hasan ve Farmojo defalarca Türkiye’yi ziyaret ederken Recep Tayyip Erdoğan da üç kez Somali’ye ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu yakınlaşma sayesinde iki ülke arasındaki ilişkiler başta siyasi ve insani alan olmak üzere farklı mecralarda genişlemeye başlamıştır. Bu nedenle bugün Türkiye’nin Somali ile ilişkileri çok boyutlu bir görünüme sahiptir.

İnsani Yardım ve Kalkınma

Türkiye, Somali üzerinde etkisi görülen diğer aktörlerden farklı olarak ülkede kalkınmadan önce istikrarın sağlanması gerektiği tezini bir kenara iterek Somali’nin kalkınmasının istikrar getireceği düşüncesi içinde hareket etmiştir. Burada Türkiye’nin meseleye bakışı, ülkenin ihtiyaçları ile örtüşen ve kalkınma, istikrar ve güvenlik olgularını birbiriyle bağlantılı gören daha bütüncül bir yaklaşımdır. 1991’den beri siyasi karmaşa yaşayan ve devletin doğru düzgün işlemediği Somali’de hayatın normalleşmesi için ülkenin kalkınma ihtiyacı içinde olduğunu gören tek ülke Türkiye’dir. Bu nedenle Türkiye’nin Somali’ye yönelik ortaya koyduğu çabalar acil insani yardımlarla sınırlı kalmamıştır. 2011-2012 döneminden itibaren iki ülke arasındaki iş birliği artarak devam etmiştir.

Acil insani yardım çalışmaları kapsamında 2011 yılından bu yana geçen altı sene içinde Türkiye’den Somali’ye devlet eliyle gerçekleştirilen 370 milyon dolar tutarındaki yardımın yanında 130 milyon dolar yardım da sivil toplum eliyle gerçekleşmiştir. Özel sektörün Somali’ye yönelik yatırımları 100 milyon doları bulmuştur. Somali, sağladığı Resmî Kalkınma Yardımları kapsamında 2011 yılından bu yana Türkiye’nin Suriye ve Afganistan ile birlikte en fazla yardım yaptığı ülkeler arasında yer almaktadır.

"Sivil toplum alanında gerçekleştirilen çalışmalar elbette sadece İHH projeleri ile sınırlı değildir. Deniz Feneri, Yeryüzü Doktorları, Yardımeli Derneği ve Beşir Derneği gibi kurumların eğitim, sağlık, meslek edindirme gibi alanlarda Somali’de hayata geçirdiği çok sayıda proje bulunmaktadır."

 

2012 yılı ortalarında BM’nin Somali’de açlık krizinin bittiğini duyurmasının ardından Türkiye ağırlığını kalkınma, eğitim ve sağlık projelerine vermiştir. TİKA tarafından Mogadişu’nun 23 kilometrelik ana yolları asfaltlanıp ışıklandırılmış, Kızılay’ın girişimiyle şehirdeki çöpler toplanarak yeni kurulan atık toplama ve geri dönüşüm merkezi devreye sokulmuştur. Ülkenin sağlık alanındaki ihtiyaçları dikkate alınarak 200 yataklı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye-Somali Eğitim ve Araştırma Hastanesi inşa edilmiştir. Somali ve Türkiye sağlık bakanlıklarının ortak işlettiği hastane, son derece modern imkânlara sahip olup daha önce Somali’de yapılması imkânsız olan ameliyatların yapılabilmesi artık mümkün olmaktadır. Ayrıca hastane kompleksi içerisinde bir de Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulu açılmıştır. Okulda sağlık sektöründe çalışacak yardımcı personelin yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Türkiye’de yeni kurulan Sağlık Bilimleri Üniversitesi bünyesinde eğitim veren bu okul, Somali ile Türkiye arasında sağlık alanında kurulan iş birliğini hastane işletmeciliğinin ötesine taşımaktadır. Çok sayıda Somalili çocuk ve genç, Diyanet, YTB ve özel vakıflar aracılığıyla sağlanan burslarla Türkiye’de tam burslu olarak okumaktadır. Bu burslar sayesinde bugün 3.000’den fazla Somalili öğrenci Türkiye’de eğitim görmektedir. Bunun yanında Türk kurumlarının Somali’de açtığı 10 kadar okulda binlerce çocuğa eğitim imkânı sağlanmaktadır.

Bugün Somali’de tarımdan sağlığa kadar pek çok farklı alanda Türkiye’nin desteklediği projeleri görmek mümkündür. Örneğin Somali’nin en büyük yetimhanesi İHH tarafından kurulmuştur; TİKA ortaklığı ile Somali’de tarım potansiyelinin geliştirilmesi adına tarım destek projeleri ve İİT’nin ortaklığı ile derin su kuyusu projeleri gerçekleştirilmektedir. İHH aynı zamanda iç savaş mağduru binlerce yetim çocuğa ve ailelerine düzenli finansal destek sağlayarak ihtiyaçlarını karşılamalarına da yardımcı olmaktadır. Sivil toplum alanında gerçekleştirilen çalışmalar elbette sadece İHH projeleri ile sınırlı değildir. Deniz Feneri, Yeryüzü Doktorları, Yardımeli Derneği ve Beşir Derneği gibi kurumların eğitim, sağlık, meslek edindirme gibi alanlarda Somali’de hayata geçirdiği çok sayıda proje bulunmaktadır.

2011 yılının ardından 2017’de Somali’de yeniden nükseden açlık krizinde Türkiyeli kurumlar bir kez daha seferber olarak Somali’ye insani yardım temin etmişlerdir. THY vasıtasıyla hızla Somali’ye ulaştırılan gıda ve ilaçlar sayesinde gıda krizi çok kısa sürede atlatılabilmiştir. 512 kişinin hayatını kaybettiği büyük Mogadişu patlaması sonrasında da Türkiye hızla devreye girerek 40 kadar ağır yaralının ambulans uçakla tedavi için Türkiye’ye getirilmesini sağlamıştır. Bu vesilelerle Türkiye bir kez daha Somali’nin kötü gün dostu olduğunu göstermiştir.

BM’nin insani yardım çalışmalarının Somali’de etkisiz kalması, ülkedeki insani krizlerin önlenmesi çabalarını olumsuz yönde etkilemektedir. Türkiye ve diğer bazı devletlerin gerçekleştirdiği insani yardımlar ise, yıllardır iç içe geçmiş krizlere muhatap olan ülkenin sıkıntılarını bir nebze hafifletse de sorunların büyüklüğü karşısında yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ülkedeki insani durumun düzelmesi için başlıca koşul, devlet kurumlarının hızla işlerlik kazanması ve gerekli iyileştirmelerin bir an önce yapılmaya başlanmasıdır. Somali’de devlet yapısının güçlendirilmesi sadece güvenlik için değil insani şartların tesis edilebilmesi için de büyük bir önem arz etmektedir.

Arabuluculuk Misyonu

1991 yılından beri bağımsızlık iddiasında bulunduğu halde bu durumunu gerek Afrika içinde gerekse Batı nezdinde bir türlü tescilleyemeyen Somaliland, %97 halk çoğunluğu ile kabul ettiği anayasasına göre bağımsız bir ülkedir ve bağımsızlığını tehdit edebilecek bir durumun oluşması Somaliland kanunlarına göre vatan hainliği olarak görülmektedir. Mogadişu’daki federal devlet yapısı ise -her ne kadar ülke topraklarında tam egemen olmasa da- ülkenin bütünlüğünü koruma noktasında kararlıdır. Bundan dolayı da Somaliland sorunu Somali’nin çözüm bekleyen öncelikli meselelerinin başında gelmektedir.

Somali ile ilişkilerini geliştirmeye başladığı günden beri “Tek Somali” söylemini güçlendirmeye çalışan Türkiye, ayrılıkçı bir reflekse sahip olan Somaliland bölgesi ile Mogadişu’daki federal devlet yapısı arasında diyalog kurulması için arabuluculuk yapmayı gerekli görmüştür. Bu minvalde iki tarafın en üst düzey temsilcileri Ankara’da bir araya getirilmiştir. 13 Nisan 2013’te federal hükümeti temsilen Hasan Şeyh Mahmud ve Somaliland’i temsilen Ahmed Silanyo’nun bir araya gelmesi, taraflar arasında diyalog mekanizmasını yeniden başlatmıştır.

Tarafların daha önce Londra, Cibuti ve Dubai’de yaptıkları ikili temasları daha somut hale getiren 2013’teki Ankara görüşmesini yine Türkiye’nin aracılık yaptığı birtakım gizli görüşmeler takip etmiştir. Son kertede 2015 yılına gelindiğinde yapılması planlanan diyalog görüşmesi, heyetler Türkiye’ye geldikleri halde bazı anlaşmazlıklar nedeniyle iptal edilmiştir. İki taraf arasındaki diyaloğu kesintiye uğratan bu gelişme sonrasında ise yeni bir girişim gerçekleşmemiştir. Bu durum, Mogadişu ile Hargeysa arasında anlaşma sağlayarak ülke bütünlüğünü tesis etmenin imkânsız olmasa da zorlu bir süreç olduğunu göstermiştir.

Ülkenin orta ve güney kesimlerinin büyük iç karışıklık yaşadığı 1990 sonrası dönemde, görece daha istikrarlı bir yapı oluşturan Somaliland, Mogadişu’daki devletin zayıflığını kendi avantajına kullanmaktadır. Dış aktörler her ne kadar Somali’nin toprak bütünlüğüne saygı duysalar da -bir tarafın istikrarlı diğer tarafın istikrarsız olması sebebiyle- Somaliland’e birleşme yönünde baskı uygulamaktan kaçınmaktadırlar. Bundan dolayı da taraflar arasında diyaloğun sürdürülmesi ve sonuç alınabilmesi, federal yapının bir nebze de olsa istikrar kazanmasına ve ülkede güvenliği sağlayabilmesine bağlıdır. Hasılı Mogadişu’daki federal yapının güç ve istikrar kazanması, bu sorunun çözümü için de büyük önem arz etmektedir.

Görüşmeleri etkileyen diğer bir husus ise tarafların sergilediği istek ve kararlılıktır. Somaliland’de Ahmed Silanyo bu noktada bir kararlılık ortaya koymuş ve diyalog sürecine dâhil olmuştur. Ancak Kasım 2017’de gerçekleşen Somaliland başkanlık seçimi neticesinde Silanyo’nun yerine Kulmiye Partisi’nden Muse Bihi Abdi gelmiştir. Muse Bihi Abdi’nin Mogadişu ile yapılabilecek görüşmelere sıcak bakıp bakmadığı ise şimdilik belirsizliğini korumaktadır.

Türkiye’nin Somali için gerekli gördüğü diğer bir arabuluculuk misyonu ise el-Şebab ile Somali devleti arasında yapılmak istenen arabuluculuktur. Ancak Somali’de devlet ile el-Şebab arasında uzlaşma sağlanması ciddi ve zor bir meseledir. Önceleri bu göreve talip olan Türkiye, zamanla bu hedeften vazgeçmiş görünmektedir. Bu bağlamda birtakım girişimler olmuşsa bile bu konu kamuoyuna hiç yansımamıştır. Türkiye’nin Somali’de el-Şebab’a karşı savaşacak ordu, polis ve istihbarat birimlerini kurma ve bunları eğitme konusundaki isteği, el-Şebab ile devlet arasında diyalog kanalı açılmasını zorlaştırmış görünmektedir.

Gelişen Ticari İlişkiler

Somali’de 2011 yılında yaşanan büyük gıda krizinde Türkiye’nin sergilediği insani yaklaşım daha sonraki dönemde ticari alanda da yeni kanallar açılmasına vesile olmuştur. THY, Afrika ülkeleri dışında Mogadişu’ya sefer düzenleyen tek hava yolu şirketi olma özelliğiyle diasporadaki Somalilileri vatanlarına daha hızlı bir şekilde ulaştırmaya başlamıştır. Ayrıca Mogadişu’daki havalimanı ve limanın işletme hakları da Türk şirketleri tarafından alınmıştır. İki ülke arasında daha düne kadar neredeyse sıfır olan ticaret hacmi, 2016 yılında 118 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir. 2013 yılında Favori adlı Türk şirketinin havalimanının işletmesini üstlenmesinin ardından, 2014 yılı içinde Albayrak Grubu da liman işletmesini almıştır. Bu şirketlerin elde ettikleri gelirlerin bir bölümü, Somali Merkez Bankası’na aktarılmaya başlanmıştır. Bugün Somali devleti, gelirlerinin %80’ini bu iki şirketin sağladığı kazançtan elde etmektedir. Bunun yanında Türkiye her ay düzenli olarak memur ve askerlerin maaş ödemeleri için Somali devletine ödenek vermektedir.

Somali istikrar kazandıkça iki ülke arasındaki ticari ilişkilerin büyük bir genişleme potansiyeli bulunmaktadır. Yıllardır iç çatışma nedeniyle yıpranan altyapının ve zarar gören binaların yenilenmesi ihtiyacı; başta inşaat, ulaşım ve haberleşme olmak üzere pek çok iş birliği imkânları sunmaktadır. Aynı şekilde tarım, hayvancılık ve balıkçılık sektörlerinde de benzer iş birliği fırsatları bulunmaktadır.

Somali Ordusunun Kurulmasında Türkiye’nin Rolü

Bugün Somali’de devletin güvenliği büyük oranda Afrika Birliği askerlerinden oluşan AMISOM tarafından sağlanmaktadır. Ancak AMISOM askerlerinin 2020 yılı itibarıyla Somali’den çekilmesi planlanmaktadır. Bu çekilmenin gerçekleşmesi için ise Somali’de millî ordunun güçlü bir şekilde tesis edilmesi gerekliliği bulunmaktadır. Bu yüzden Türkiye’nin Somali’ye sağladığı nakdi destek, asker ve memur maaşlarının karşılanması açısından kritik öneme sahiptir. Mogadişu’da yeni açılan askerî eğitim kampı da orduda görev yapacak askerlerin eğitilmesi açısından stratejik önemdedir. Yakın zamanda faaliyete geçen bu eğitim kampında “Afrika Kartalları” olarak adlandırılan 200 kadar Türk askeri görev yapmaktadır. Yılda 10.500 Somalili askerin eğitildiği kamp, aynı zamanda Türkiye ile Somali arasındaki ilişkileri askerî alana da kaydırmıştır. 23 Aralık 2017 tarihinde törenle ilk mezunlarını veren eğitim kampı, Amerika ve BAE’nin Somali’de geçekleştirdiği askerî eğitimlere kıyasla daha hızlı yol almaktadır.

AMISOM’un Somali’deki askerî varlığı bugüne kadar el-Şebab’a güçlü bir propaganda fırsatı tanımıştır. Somali için görevlendirilen bu karma birliğin çoğunluğunun Müslüman olmayan askerlerden oluşması örgütün elini güçlendirmiştir. Ancak Türkiye’nin Eylül 2017’de ülkede açtığı askerî eğitim kampı bu güçlü kozu Şebab’ın elinden alacak bir hamle olmuştur. Türkiye’nin burada Somali askerlerini eğitmesi ve Somali ordusunun kurulması için düğmeye basması, birkaç yıl içinde el-Şebab’ın karşısına AMISOM yerine millî bir ordunun çıkacağı anlamına gelmektedir.

El-Şebab Örgütünün Türkiye’ye Karşı Tutumu

2011’den itibaren Somalili öğrencilerin eğitim için büyük gruplar halinde Türkiye’ye getirilmesi, el-Şebab kanadında bir modernleşme hareketi olarak algılanmıştır. Bu nedenle örgüt Türkiye’yi Batı yanlısı olmak ve Somali’ye modern İslam ihraç etmekle suçlamıştır. Örgütün yoğun tepki gösterdiği diğer konuların başında, Türkiye’nin Somali’de polis, asker ve istihbaratçı eğitimlerine talip olması ve bu alanlarla ilgili anlaşmalar imzalaması gelmektedir. Bu nedenle el-Şebab örgütü Türkiye’yi zaman zaman Somali’nin iç siyasetine karışmakla ve ülkeyi ekonomik yönden sömürmekle suçlamaktadır.

Türkiye’nin BM destekli devlet yapısının yanında yer alan tutumu, örgüt cephesinde Türkiye karşıtı söylemleri güçlendirmektedir. Türkiye’nin NATO’yu ya da BM’yi tekrar Somali’ye sokarak askerî operasyonlara öncülük ettiğini savunan örgüt, Türkiye’yi Batılı bir aktörden farksız görmektedir. Ülkede hâlâ sağlıklı iletişim ve haberleşme kanallarının olmaması ise Türkiye hakkında kulaktan kulağa yayılan farklı söylem ve yalan yanlış iddiaların ortalıkta dolaşmasına sebep olmaktadır. Örgüt, fikirsel ve eylemsel olarak Türkiye’ye karşı olduğunu, yayınladığı videolarda zaman zaman belirtmiştir. 2013 yılı Ramazan ayında Mogadişu’daki Türk Büyükelçiliği’nin misafirhane olarak kullanılan ek hizmet binasına örgütün üstlendiği bir bombalı saldırı gerçekleştirilmiştir. Saldırının doğrudan elçilik misyonuna mı, yoksa misafirhanede kalan bazı kişilere mi yönelik olduğu ise meçhul kalmıştır. Bazı yerel kaynaklara göre saldırı aslında elçiliğe yönelik olmayıp o dönemde misafirhanede kalan bazı kişilerin toplumu rahatsız eden uygunsuz davranışlarına olan tepki nedeniyle gerçekleşmiştir.

Oysa BM’nin 1990’lardan beri zaten Somali’de hem askerî hem de insani alanda birtakım faaliyetler içinde olduğu ve Türkiye’nin NATO ile ilişkilerinin de örgütün iddia ettiğinin aksine çok istikrarlı olmadığı göz önünde bulundurulursa Türkiye’ye yöneltilen eleştirilerin ne kadar yersiz olduğu görülecektir. Ayrıca Türkiye BM sisteminin etkisizliğini yıllardır dile getirmektedir. Somali’nin eğitim üzerinden modernleştirilmesine yönelik itham ise, hem Amerika ve Avrupa ülkelerinde yaşayan Somali diasporasının hem de yıllardır Somali’den Batı ülkelerine okumaya giden öğrencilerin durumu düşünüldüğünde anlamını kaybetmektedir. Bu modernleşme, Türkiye ile Somali arasındaki ilişkilere indirgenemeyecek apayrı bir süreç olup sömürgecilik döneminden itibaren gerçekleşmektedir.

El-Şebab’ın Türkiye devletinin Somali siyasetine yönelik karşıt söylemleri bir yana, Türkiye’den Somali’ye giden STK’lar örgüt tarafından tehdit olarak algılanmamıştır. El-Şebab, kontrol ettiği bölgelere güven siyaseti çerçevesinde yabancı unsurları sokmazken Türk STK’lar çalıştıkları yerel partnerler aracılığıyla örgütün kontrolündeki bölgelere insani yardım ulaştırabilmiştir. Bu nedenle örgüt her ne kadar Türkiye devletinin Somali siyasetine yönelik saldırgan demeçler verse de ülkede yardım faaliyeti yürüten Türkiyeli sivil unsurları bu zamana kadar doğrudan hedef almamıştır. Örgütün isminin geçtiği bazı olaylar basına yansısa da bu olaylar siyasi ya da ideolojik mahiyette olmayıp içerik olarak şahsi meseleler olmuştur.

Türkiye’ye Yönelik Diğer Eleştiriler

Somali söz konusu olduğunda Türkiye’ye eleştiri oklarını yönelten kesimin el-Şebab örgütü ile sınırlı kalmadığını belirtmek gerekir. Batılı aktörler, çevre ülkeler, Körfez ülkeleri ve Mogadişu dışındaki bölgeler, Türkiye’yi eleştiren kesimlerin başında gelmektedir. Tüm bu aktörlerin ortak eleştirisi, Türkiye’nin yardım politikasının Somali’nin genelini kapsamadığı ve yardım çalışmalarının başkent Mogadişu dışına çıkamadığı yönündedir. Dış dünyada Türkiye’nin en çok eleştirildiği nokta bu açmaz olmuştur. Kendilerine yardım ulaşmadığından yakınan Somaliland ve Puntland bölgeleri, zaman zaman bu konuyla ilgili rahatsızlıklarını ifade etmişlerdir.

Etkisinin Mogadişu ile sınırlı kaldığının farkında olan Türkiye, özellikle Somaliland ile diyalog görüşmelerinin başlamasıyla birlikte ülkenin kuzeyine de yönelmiştir. Bu minvalde Somaliland’in başşehri Hargeysa’da TİKA ofisi ve Türk konsolosluğu açılmıştır. Ayrıca Diyanet, Kızılay ve İHH gibi büyük yardım aktörleri, Somaliland ve Puntland bölgelerinde birtakım yardım çalışmaları yürütmeye başlamışlardır. Ancak bu çalışmalar Mogadişu’da olduğu kadar yoğun olmamıştır. Bunun sebeplerinden biri ise bu iki bölgedeki insani durumun Mogadişu ve çevresine göre görece daha iyi olmasıdır. Kısacası, Türkiye’nin bu bölgelere ilgi göstermediğini söylemek yine de pek doğru değildir. Somali’de Türkiye’yi temsil eden kurumlar her zaman Mogadişu dışındaki yerlere de yardım ulaştırmanın arayışı içinde olmuştur. Hatta 2012 sonlarına doğru Puntland bölgesine birtakım projeler için ziyaret gerçekleştiren TİKA ekibi, burada silahlı saldırıya uğramıştır. Ancak bütün zorluklarına rağmen Türkiye’yi temsil eden resmî ve sivil kurumların Somali genelinde kabul görmek için daha kuşatıcı bir vizyonla hareket etme noktasında ısrarcı olmaları yerinde olacaktır. Hasılı, insani yardım ihtiyacının hissedildiği her yere ulaşmak için yeni yol ve yöntemler geliştirilmesi gerekmektedir.

Batılı ülkeler konuyu güvenlik, terörle mücadele gibi başlıklara hapsederken Türkiye Somali’de güvenlik ve kalkınmayı beraber öncelemektedir. Ülkedeki varlığı Batılı aktörler tarafından zaman zaman eleştirilere hedef olan Türkiye, âdeta kontrol altına alınması gereken “yalnız oyuncu” olarak görülmektedir. Türkiye’nin Somali devletini doğrudan nakdi yardım yaparak desteklemesinin hükümet içinde yolsuzluğu arttırdığı yönündeki eleştirilerin yanında, Türkiye’nin dolaylı yollardan ülkedeki çatışmaları körüklediği gibi bazı ön yargılı suçlamalar da yapılmaktadır. Birtakım Batılı araştırma merkezlerinin bu yöndeki eleştirileri, aslında açık bir şekilde Türkiye’nin Somali’deki imajını zedeleme niyeti taşımaktadır. 2011 ve 2012 yıllarının kaotik ortamında işlerin hızlı ilerlemesi adına birtakım yanlış stratejiler uygulanmış olsa da zamanla taşların yerli yerine oturduğu görülmektedir.

Türkiye’nin BM kurumları ile iş birliğine yanaşmadığı ve tek başına hareket eden bir aktör olduğu yönündeki eleştiriler aslında pek çok açıdan haksızdır. Kanaatimizce bunun başlıca sebebi, Türkiye’nin isteksizliğinden değil BM’nin Somali’de sahip olduğu olumsuz imajdan kaynaklanmaktadır. Uzun yıllar Kenya’da yapılanan BM kurumları, Somali içine nüfuz edememiş ve bu yüzden de sahada etkisiz kalmıştır. Bu durumun farkında olan Somalililerin BM kurumlarına karşı olumsuz bir düşünce içinde olması da Türkiye’nin sebep olduğu bir şey değildir. Burada BM yerine Türkiye’nin eleştiriye maruz kalması ve iş birliği yapmadığının ima edilmesi, hiçbir surette sahadaki gerçekliği yansıtmamaktadır.

2017 yılına kadar insani yardım ve kalkınma alanlarında yapılan çalışmalara yöneltilen eleştirilerin bir benzeri, 2017 ortalarından itibaren Türkiye’nin yeni açtığı askerî eğitim kampına yönelik olarak yapılmaya başlamıştır. Bu kampı askerî bir üs olarak sunan bazı kesimlere göre son aylarda artış gösteren el-Şebab saldırılarının ana gerekçesi budur. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), İngiltere ve Amerika kaynaklı bu eleştirilerdeki ana amaç, Türkiye’nin Somali’deki imajını “sorun çözücü” olarak değil “sorun üretici” olarak lanse etmektir. Bu kesimlerce yükseltilen söylem, bu askerî üssün derhal kapatılması yönündedir. Bütün bunların farkında olan Türkiye, bu zamana kadar ısrarla bu kompleksin bir üs olmadığını, buranın Somali askerleri için kurulan bir eğitim kampı olduğunu vurgulamıştır. Yılda 10.500 askerin eğitileceği bu kamp, el-Şebab ile mücadelede kilit bir öneme sahiptir. Bu eğitim kompleksinin kapatılmasını arzu edenler, aslında başka odakların hesaplarına dâhil olarak Somali’nin istikrarını değil istikrarsızlığını istemektedirler.

Somali’de Değişim Rüzgârları ve Kronik Sorunlar

Somali’deki devlet yapısı 2012’de geçici federal hükümet formatından kalıcı forma dönüşerek sahadaki etkinliğini arttırmaya başlamıştır. Aynı yıl seçilen Hasan Şeyh Mahmud, Şeyh Şerif’ten devraldığı görevi, 2017 yılında barışçıl yolla Muhammed Farmajo’ya devretmiştir. 1960 sonrası Somali siyaseti düşünüldüğünde ülkede sadece bir darbe gerçekleşmiş olması, aslında Somali’deki siyasi kültür hakkında önemli bir ipucu vermektedir. Burada belirtmek gerekir ki, Farmajo yönetimi de daha önceki yönetimlerin yüzleştiği kronik sorunlarla karşı karşıyadır ve gelinen noktada yeni yönetime yönelik beklentiler ne kadar büyük olsa da ülkedeki sorunlar gerçekten çok köklüdür.

Kabilecilik, Somaliland Sorunu ve Ulusal Birlik

Somali siyasetine 1991’den sonra damgasını vuran bir kavram İslamcılık ise diğeri de oldukça tezat bir şekilde kabileciliktir. Ülkedeki büyük kabilelerin zaman zaman kıyasıya mücadele içine girdiğini görmek burada kimseyi şaşırtmamalıdır. Zira kabilesel reflekslerin ulusal bilincin önüne geçtiği pek çok durumda, Somali parçalanmış bir görünüm arz etmektedir. Kültürel ve dinî açıdan ülke gayet homojen bir yapıya sahip olsa da siyasi yönden parçalanmış bir durumdadır.

Ogaden Savaşı sonrasında ülke içinde muhalif seslerin güç kazanmaya başlaması, Siad Barre rejimini daha insafsız politikalara sürüklemiştir. Ülkenin kuzeyinde SNM’nin Etiyopya desteği ile büyümeye başlaması, rejimi ciddi manada rahatsız ederken güvenlik güçleri ile SNM mensupları arasında çatışmalar yaşanmıştır. 1988-1990 yılları arasında artan bu çatışmalar nedeniyle Somali hava kuvvetleri Somaliland bölgesine hava bombardımanları düzenlemiştir. Bu dönemde 50.000 civarında insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Siad Barre rejiminin 1991 yılındaki çöküşü ile birlikte Somaliland bölgesi SNM öncülüğünde bağımsızlık ilan etmiştir.

1991’den bu yana bağımsızlık iddiasında olan Somaliland, ülkenin geri kalanına kıyasla bir nebze istikrar kazanmış görünmektedir. Ancak tüm girişimlere rağmen Somaliland’in bağımsızlığı ne çevre ülkeler ne de uluslararası kamuoyu tarafından tanınmıştır. Yarı otonom Puntland bölgesi ise zaman zaman farklı siyasi reflekslere sahip olsa da herhangi bir bağımsızlık iddiası taşımamaktadır. Mogadişu’daki federal devlet yapısı dış destek olmadan ayakta kalamayacak kadar yeni ve zayıf bir durumdadır. Somaliland, Puntland ve Mogadişu dışında kalan bölgeler çok büyük oranda el-Kaide’ye biat etmiş olan el-Şebab tarafından kontrol edilmektedir.

Somali’deki parçalanmışlığın en fazla hissedildiği yer kuşkusuz Somaliland bölgesidir. Bugün Somaliland’e gittiğinizde kültürel benzeşime rağmen Somali’den farklı bir ülkeye gittiğiniz izlenimine kapılabilirsiniz. Hargeysa şehir merkezi Mogadişu’ya nazaran oldukça sakin ve istikrarlı bir görünüme sahiptir. Mogadişu’da sık sık karşılaşılan askerî kontrol noktalarına burada rastlamazsınız. Bölgede güvenlik açısından da herhangi bir olumsuzluk hissedilmemektedir.

"Siad Barre rejiminin 1991 yılındaki çöküşü ile birlikte Somaliland bölgesi SNM öncülüğünde bağımsızlık ilan etmiştir."

4 milyon nüfusa sahip olan Somaliland 1991 yılında bağımsızlığını ilan ederek Somali’den ayrılma isteğini ortaya koymuştur. Kendi para birimi, merkez bankası, bayrağı, pasaportu, anayasası, ordusu, polis gücü, meclisi ve hükümeti bulunsa da ülkenin bağımsızlığı BM nezdinde kabul görmemektedir. Ancak yine de bölge, Mogadişu’daki federal yapıdan bağımsız bir dış politika geliştirmeye çalışmaktadır. Somaliland’in Etiyopya, Cibuti, İsveç, Güney Afrika, İngiltere ve son zamanlarda da Suudi Arabistan ve BAE ile özel ilişkileri bulunmaktadır.

Mogadişu’daki federal yapıdan bağımsız şekilde Berbera’daki eski Rus üssünün BAE tarafından kullanımına izin verilmesi ve Somaliland hava sahasının Emirates uçaklarına açılması, bağımsız dış politika fikrini güçlendirmektedir. 1991 yılından beri bağımsızlık iddiası taşıyan Somaliland için BAE ile yapılan bu anlaşmalar dış ilişkilerde bağımsız hareket edebilen, anlaşmalar yapabilen özgür bir ülke imajını pekiştirmiştir. Mogadişu ile Hargeysa arasındaki bu ihtilafta takındığı tavırla BAE, Somali’nin ulusal birliğini ciddi şekilde tehlikeye sokan bir aktör olduğunu göstermiştir. Katar krizinin yaşandığı ilk günlerde federal hükümeti temsil eden Mogadişu, Suud/BAE kampına katılmazken Hargeysa süratle Suud/BAE kampına dâhil olarak tam destek açıklaması yapmıştır.

Mogadişu ile Hargeysa arasında anlaşma sağlanamadığı müddetçe bu bölünmüş görünüm devam edecektir. 2011 yılından sonra iki tarafı bir araya getirmeye çalışan Türkiye, tarafların temsilcilerini Ankara’da ağırlayarak “Tek Somali” fikrini pekiştirmiştir. Ancak bu görüşmelerden elde edilen sonuçlar, daha sonra tarafların diyalogdan çekilmesi üzerine rafa kaldırılmıştır. Hasılı Somaliland’in bağımsızlık isteği, Somali’nin siyasi bütünleşmesinin önündeki en büyük engel olmaya devam etmektedir.

1991 yılından beri düzenli demokratik seçimlerin gerçekleştirildiği Somaliland bölgesi, siyasi bir istikrara da sahiptir. En son 2017 Kasım ayında başkanlık seçiminin yapıldığı bölgede Kulmiye Partisi adayı Muse Bihi Abdi seçimden galip çıkmıştır. Silanyo’dan sonra Muse Bihi Abdi’nin nasıl bir siyasi yol izleyeceği, Mogadişu ile diyaloğa yanaşıp yanaşmayacağı ise şimdilik belirsizdir.

El-Şebab ve Güvenlik

Somali’nin son yıllarına damgasını vuran el-Şebab örgütü son dönemde ardı ardına verdiği kayıplarla önemli bazı şehirlerin kontrolünü kaybetti. “Küresel Cihat” söylemiyle hareket eden örgüt, 2011’de Mogadişu’dan, ardından Mogadişu’ya ulaşımda stratejik bir noktadaki Afgoye’den ve liman şehri Kismayo’dan çekildi. El-Kaide bağlantısını resmen ilan eden el-Şebab, bu önemli kayıplarına rağmen 2017 sonu itibarıyla hâlâ Somali’nin orta ve güney bölgelerindeki etkisini ve kontrolünü sürdürmeye çalışmaktadır. Mogadişu’ya bombalı saldırılar düzenleyen örgüt, bu saldırılarıyla özellikle hükümetin üst düzey lider ve bürokratlarını hedef almaktadır. Sivil kayıpların da yaşandığı bu saldırılar nedeniyle örgütün halk nazarındaki popülaritesi giderek azalmaktadır.

2007’de Amerika ve Etiyopya ortak girişimi ile dağıtılan İslam Mahkemeleri Birliği’nin ardından ismini duyuran el-Şebab, o dönemin parametreleri ile değerlendirildiğinde halkın gözünde meşru bir zemine sahipti. Somali’ye yapılan dış müdahalenin tepkisel bir yansıması olarak halk nazarında kurtarıcı bir misyon olarak addedilmekteydi. Katılan yeni savaşçılar sayesinde örgüt kısa sürede Somali genelinde büyük bir toprak parçasını yönetmeye başladı. Amerika’nın desteği ile BM tarafından oluşturulan devlet yapısı ve onu korumak için görevlendirilen AMISOM birlikleri bu süreçte sürekli olarak el-Şebab’ın hedefi oldu.

Ancak bu tablo 2011’den sonra değişmeye başladı. Bu dönemde el-Şebab’ın kontrolü altındaki bölgelerde başlayan gıda krizi geride oldukça ağır bir bilanço bıraktı. Örgütün kontrol ettiği bölgelerde dışarıdan gelen yardımların girişini zorlaştırması, halk nazarında örgüte karşı alttan alta tepkiye dönüştü. Ayrıca el-Kaide’ye bağlanarak küresel cihat ağı içine dâhil olması da örgütün millî olma karakterini zayıflatan bir etki yaptı. Dışarıdan gelen yabancı savaşçıların örgüte katılması ve saldırıların Kenya üzerinden bölgesel hale getirilmesi, el-Şebab’ın tanınırlığını arttırsa da Somalililer nezdinde örgütün ülke için bir çözüm odağı olma potansiyelini sona erdirdi. Halk nazarında Şebab’a duyulan sempati, giderek öfke ve kızgınlığa dönüştü.

"El-Şebab’ın el-Kaide networküne dâhil olması sonrasında dışarıdan gelen yabancı savaşçı sayısında artış yaşanması, örgütün kendi içinde de birtakım anlaşmazlıklara yol açmıştır."

El-Şebab’ın el-Kaide networküne dâhil olması sonrasında dışarıdan gelen yabancı savaşçı sayısında artış yaşanması, örgütün kendi içinde de birtakım anlaşmazlıklara yol açmıştır. Hatta bu anlaşmazlıklar zaman zaman grubun farklı kanatlarının çatışmasına kadar varmaktadır. Örneğin örgütün şura heyetindeki İbrahim el-Afgani ile Ahmed Abdi Godane arasındaki fikirsel ayrılıklar ve karşılıklı suçlamalar 2013 yılında zirveye ulaşmıştır. Godane’nin örgüt içindeki yabancı savaşçıları katletmek için verdiği fetvaya karşı çıkan el-Afgani, Muhtar Robow ve Hasan Dahir Aweys bu durumu Ayman el-Zawahiri’ye şikâyet etmek zorunda kalmıştır. Ancak neticede bu anlaşmazlıklar Amerika’dan örgüte katılan Ömer Hammami ve el-Afgani’nin öldürülmelerine yol açmıştır.

Somali’de iş başına gelen bütün yönetimlerin öncelikli gündemi, Somali’nin iç istikrarı ve ülkede güvenliğin yeniden tesis edilmesi konusudur. Somali topraklarının %30-40’ını kontrol altında tutan örgüt, büyük şehirlerden çekilse de hâlâ çok aktif ve güçlü bir görünüme sahiptir. Başkent Mogadişu’da düzenlediği bombalı intihar saldırıları halk arasında korku ve endişeye yol açmaktadır. Somali ulusal ordusunun ve polis teşkilatının kurulma aşamasında olması ise Somali devletinin el-Şebab ile mücadelede karşılaştığı en büyük sorundur. Bu yüzden BM tarafından desteklenen ve Afrika Birliği tarafından oluşturulan Kenya, Etiyopya, Cibuti, Burundi ve Uganda’nın 22.000 kadar asker sağladığı AMISOM, Somali devlet oluşumunu 2007’den bu yana koruyan tek yapıdır. Bu realite Somali’de iş başına gelen her hükümet için AMISOM’u tesis eden BM, Afrika Birliği ve çevre ülkelerin politikalarının dışında manevra alanını daraltan bir durumdur.

Dış etkinin askerî anlamda bu kadar görünür olması Somali halkında rahatsızlık uyandıran unsurların başında gelmektedir. Bu husus aynı zamanda el-Şebab örgütü tarafından da işgal propagandası şeklinde kullanılmaktadır. 2017’de iş başına gelen Muhammed Farmajo’nun halk nazarında sevilmesi ve destek görmesinin arkasında da büyük oranda bu durumdan duyulan rahatsızlık yatmaktadır. Dış etkiyi azaltmak ve yabancı orduları Somali’den çıkartmak gibi Farmajo’nun seçim öncesi bazı milliyetçi demeçleri halktan destek görmüştür. Ancak bu, pratikte gerçekleştirilmesi şimdilik oldukça zor bir hedeftir.

Bu gerçeğin farkında olan Farmajo yönetimi, iş başına geldikten kısa bir süre sonra el-Şebab’a silah bırakma çağrısında bulunarak uzlaşma arayışlarına girmiştir. Ancak örgütün bu çağrıya sıcak bakmadığı, Mogadişu’da düzenlediği ve ağır tahribata yol açan bombalı araç saldırıları ile anlaşılmıştır. Buna rağmen örgüt içinde yer alıp da silah bırakan bazı şahıslar zaman zaman medyaya çıkartılarak bu yolla örgüt mensuplarına sıcak mesaj yollanmaktadır. Son olarak örgütün şura heyetinde yer almış ve sözcülüğünü yapmış Muhtar Robow’un el-Şebab saflarını terk ederek teslim olması önemli bir gelişme olarak görülmüştür. Örgütün zayıflamaya başladığı yönündeki yorumların yapıldığı bu hadiseden hemen sonra ise el-Şebab, eylem gücünü ispat etmek istercesine Mogadişu’da 512 kişinin hayatını kaybettiği ve 316 kişinin yaralandığı büyük bir bombalı saldırı gerçekleştirmiştir. Örgüt bu saldırıyı resmî olarak üstlenmese de Somali istihbarat birimleri saldırıdan el-Şebab’ı sorumlu tutmuştur.

Çökmüş Devlet

1990’larda “çökmüş devlet” olarak sınıflandırılan Somali’de uzun bir süre devlet otoritesi tesis edilememiştir. Bu otorite boşluğu silahlı örgütler tarafından doldurulurken ülke de insani krizlere açık hale gelmiştir. 1992 ve 2011’de yaşanan büyük gıda krizlerinde toplamda yarım milyondan fazla insan hayatını kaybetmiştir. Bu süreçte işler vaziyette bir devlet yapısı olmuş olsaydı şüphesiz bu krizler daha hafif atlatılabilirdi.

Somali’de bugün hâlâ oturmuş bir devlet yapısı olduğu söylenemez. Benzer şekilde ülkenin ekonomik kurumları da bulunmamaktadır. Ülkenin en önemli gelir kaynakları stratejik mekânlarından (havaalanı ve limanlar) alınan vergiler, kira gelirleri ve yurt dışı diasporadan gönderilen paralar ve dış yardımlardan oluşmaktadır. Büyük geneli Amerika ve İngiltere’deki Somali topluluğundan gelen paralar, Somali ekonomisini canlı tutmaktadır. Başta BM olmak üzere uluslararası kuruluşlar tarafından toplanan Somali fonlarının ise çok az bir kısmı Somali’de değerlendirilmektedir. Ülkedeki yer altı zenginlikleri de uzun süren iç savaş nedeniyle çıkartılamamaktadır. Ülkede petrol arama ruhsatı İngiltere Muhafazakâr Parti eski lideri Lord Howard’ın kurduğu Soma Oil&Gas’a verilmiştir. Şirketle yapılan anlaşma Somali ana karasını ve sahil şeridini kapsamaktadır.

Somali hükümeti ne ülkeye yapılan para girişinde ne de ülkede yürütülen güvenlik operasyonlarında tam anlamıyla söz sahibidir. Ülkedeki askerî operasyonlar Kenya, Etiyopya ve AMISOM tarafından yürütülmektedir. Kıt imkânlara sahip olan Somali devletinin hâlihazırda el-Şebab’a karşı etkili bir mücadele yürütmesi de pek mümkün görünmemektedir. Bu gerçeğe rağmen Mayıs 2017’de Londra’da düzenlenen Somali Konferansı’nda Somali Devlet Başkanı Muhammed Farmajo, ülkesinin el-Şebab konusundaki kararlılığını bir kez daha yinelemiş ve Somali’ye uygulanan silah ambargosunun kaldırılmasını istemiştir. Örgütle mücadele için kendilerine ağır silahlar verilmesini isteyen Farmajo, gerekli şartlar oluşursa iki yıl içinde el-Şebab’ın sona erdirilebileceğini belirtmiştir.

Ülkenin karşılaştığı pek çok kronik sorunda devlet yapısının zayıflığı karşımıza çıkmaktadır. Güvenlik, yoksulluk, işsizlik, korsanlık sorunlarının bu derece kompleks hale gelmesinde devlet yapısının çökmüş olması başlıca nedendir. Bu sorunların çözümü için hükümetin yeni stratejiler geliştirmesi ve ülkede yeni iş imkânları oluşturması gerekmektedir. Ayrıca yeni gelir kaynakları bulunması da hayati önem arz etmektedir. Hasılı, Somali’de yaşanan sorunların çözümü için devlet yapısının kısa sürede kurumsallaşması zorunludur. Somali devleti hâlâ dış maddi ve askerî destekle ayakta durmaktadır. Halkın gelir düzeyinin Afrika ortalamasının çok altında olduğu Somali’de, işsizlik oranları %70 seviyelerindedir. Ülkede bürokraside yolsuzluk da oldukça yaygındır.

Yolsuzluk, Yoksulluk ve Kronikleşen İnsani Krizler

Somali’de el-Şebab ile mücadele her ne kadar devletin ana gündemini meşgul etse de yoksulluk ile mücadele ve kalkınma, ülkenin diğer ana gündemleridir. 12,5 milyon nüfusa sahip Somali’de halkın yarıdan fazlası 30 yaş altı gençlerden oluşmaktadır ve bu gençlerin büyük çoğunluğu işsizdir. Gençleri devşiren silahlı gruplar ise bu durumu kendileri için fırsata dönüştürmektedir. Yapılan birtakım araştırmalar gençlerin el-Şebab gibi oluşumlara katılmasını ideolojik gerekçelerden ziyade kötü yönetim, yolsuzluk, insan hakları ihlalleri ve sosyoekonomik koşullara bağlamaktadır.

Son 26 yılda açlık krizleri ve yaygın işsizlik Somali halkının âdeta kaderi haline gelmiş durumdadır. Ülkenin siyasi arenada yaşadığı tıkanma, ekonomik alanda da kendini göstermektedir. %70’lere varan işsizlik nedeniyle özellikle ülke kalkınması için çok değerli olan genç nüfusun enerjisi heba olmaktadır. Bu kaynak Somali’nin kalkınmasına katkı sağlayamadan tüketilmektedir. Bu durum ayrıca silahlı grupların gençleri kendi saflarına çekmelerini de kolaylaştırmaktadır.

Somali dendiğinde kronik hale gelen gıda sorunu hem çok sayıda ölüme hem de ülke içi ve dışı göç dalgalarına sebep olmaktadır. 1991-1992’de yaşanan büyük kuraklık ve açlık krizi Amerika ve BM’nin insani müdahalesi ile son bulurken 2011 yılındaki açlık felaketi de Türkiye’nin müdahalesi ile son bulmuştur. Ülke 2017 yılında tekrar benzer bir açlık krizi ile karşı karşıya kalmıştır. Sık sık nükseden açlık krizleri devlet yapısının zayıf olması nedeniyle Somali’de yüksek tahribata yol açmaktadır. Krizlerin üstesinden gelmek için gerekli altyapının daha önce kurulmamış olması yahut kargaşa dönemlerinde mevcut altyapının tahrip edilmesi, halkın gıda krizlerinden etkilenme oranını daha da arttırmaktadır.

Bugün Somali genelinde 6,2 milyon insan çeşitli seviyelerde insani yardıma ihtiyaç duymakta; 2,1 milyon insan da yerinden yurdundan uzakta yaşamaktadır. Ülkede gerek silahlı çatışmalar gerekse nükseden açlık krizleri sebebiyle yüksek sayılarda iç ve dış göç yaşanmaktadır. Eğitim alamayan çocuk ve gençlerin oranının oldukça yüksek olduğu ülkede sağlık hizmetleri de ağır aksak işlemektedir. Bütün bu tablo ise daha etkili bir yardım planının zorunluluğunu ortaya koymaktadır. BM’nin Somali içinde etkinliğinin zayıf olması hesaba katıldığında hem Türkiyeli kurumlara hem de İİT çatısı altındaki kurumlara büyük işler düşmektedir.

Somali’nin yeniden toparlanmasında kalkınma ihtiyacını önemseyen tek ülke Türkiye olmuştur. Mogadişu’nun merkezinde yaptırılan ve Sağlık Bakanlığı’nca işletilen 200 yataklı Recep Tayyip Erdoğan Türkiye-Somali Eğitim ve Araştırma Hastanesi, sağlık alanındaki büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Şehrin ana arterlerindeki yollar Türkiye’nin desteğiyle asfaltlanıp ışıklandırılmıştır. Havalimanı ve şehrin ana limanı Türk şirketleri tarafından işletilmeye başlanmıştır. İHH Somali’nin en büyük yetimhanesini inşa edip işletirken TİKA’nın desteği ile Somali’de tarım potansiyelinin geliştirilmesi adına tarım destek projeleri ve İİT desteğiyle de su projeleri gerçekleştirilmiştir. Somali vatandaşlarının Afrika dışına uçuşları THY üzerinden sağlanırken ülkede tarımdan sağlığa kadar pek çok alanda Türkiye’nin desteklediği kalkınma projelerini görmek mümkündür.

Transparency International 2016 verilerine göre Somali şeffaflık konusunda 176 ülke arasında son sırada yer almaktadır. Bu veri ise ülkede yoğun bir yolsuzluk olduğunu bizlere göstermektedir. Sistemin pek çok yönden işlemediği ülkede yolsuzluğun bu kadar yaygın olması, zaman zaman insani yardım alanına da yansımaktadır. Devlet kademelerinde kronik hale gelen yolsuzluk sorununun çözümü, kurumların şeffaflaşmasından geçmektedir. Devlet kademelerinde yolsuzluğun bu kadar yaygın olması aynı zamanda el-Şebab örgütü için de iyi bir propaganda fırsatı sağlamaktadır.

AMISOM ve Millî Ordunun Yokluğu

BM’nin Somali için görevlendirdiği AMISOM; Uganda, Burundi, Cibuti, Kenya ve Etiyopya paralı askerlerinden oluşmaktadır. Polis, asker ve sivil birimleri bulunan misyon, 2007 yılından bu yana sahadadır. Misyonun başlıca görevi Mogadişu’daki devlet yapısını el-Şebab’a karşı korumak ve ayakta tutmaktır. Yaklaşık 22.000 askerden oluşan bu birlik, Somali’nin güney ve orta bölgelerinde el-Şebab ile sıcak çatışmaya girmektedir. Ancak AMISOM içinde görev yapan askerlerin büyük çoğunluğunun Hristiyan oluşu, propaganda amaçlı olarak el-Şebab tarafından sık sık dile getirilmektedir. Çatışmalarda öldürülen AMISOM askerlerinin Hristiyan kimliklerini ifşa eden örgüt, bu yolla halk nazarında sempati kazanmaya çalışmaktadır.

Örgütün kullandığı diğer bir propaganda silahı ise AMISOM askerlerinin kamp alanlarında karıştığı taciz skandallarıdır. Bu konuyla ilgili olarak geçen yıllarda kayıtlara geçmiş binlerce tecavüz vakası bulunmaktadır. El-Şebab bu durumu çok kereler dillendirmiş ve Afrika Birliği askerlerinin Somali kadınlarının namusuna göz diktiği söylemini tekrarlamıştır. Ancak Uluslararası Af Örgütü raporlarına ve basına yansıyan bu hadiselerin üstü bir şekilde örtülmektedir. Yaşam şartlarının çok kötü olduğu IDPs (ülkesi içinde yerinden olmuş kişiler) kamp alanları, bu tür olaylara davetiye çıkartır niteliktedir. AMISOM askerlerinin 2020 yılı itibarıyla Somali’den çekilmesi planlanmaktadır. Bu nedenle de 2020’ye kadar Somali’nin operasyon yapabilecek birimleriyle kendi millî ordusunu teşkil etmesi gerekmektedir.

Çevre ülkelerin Somali üzerinde nüfuz elde etmesinde AMISOM önemli bir işlev görmektedir. Bu misyona asker sağlayan ülkeler (Etiyopya, Kenya, Uganda, Burundi) hem Somali siyasetine etki etmekte hem de uluslararası kurumlardan ve Amerika’dan maddi destek almaktadır. Bu nedenle kendi kamuoylarında oluşan tepkilere rağmen (özellikle Kenya’da yoğun bir iç tepki söz konusudur) bu ülkeler Somali’de asker bulundurmaya devam etmektedir.

Belli çevrelerde isteksizlik olsa da planlandığı şekilde AMISOM askerlerinin ülkeden çekilmesi, el-Şebab’ın önemli bir propaganda silahını yitirmesi anlamına gelecektir. El-Şebab ile mücadelede sahada millî bir ordunun yer alması, halkın gözünde örgüt-devlet çatışmasını daha belirgin hale getireceğinden zihinlere işlenen dış işgal korkusu da örgüt için meşru zemin sağlamaktan çıkacaktır.

Somali’de Yeşeren Umut

Somali’de ruhi yönden insanı yıpratan bir atmosfer olmasına rağmen bir şeyler yapmaya çalışan insan sayısı da az değildir. İş yeri kurmaya çalışan, dükkân işleten, okumaya çalışan insanların masum gayretleri olmasa ülkede hayatın normal akışına dönmesi pek mümkün olamazdı. 1991 yılından beri yaşanan yıkıcı iç karışıklık ve çatışmalar karşısında sürdürülen bu küçük çabalar insanları ve ülkeyi ayakta tutuyor. Bunca yıllık iç savaş insanlara silahlara rağmen hayata devam etmeyi öğretmiş. Somali bugün hâlâ varlığını koruyorsa bunu bu direnme ruhu sayesinde başarıyor.

Şu an Somali’de halkın büyük çoğunluğunun desteklediği bir hükümet iş başında ve Türkiye’nin de desteğiyle yeni bir Somali inşa ediliyor. Bugün 2011 yılına göre görece daha istikrar kazanmış bir Somali olduğu kuşkusuz. 2017’de tekrar nükseden açlık krizine ve el-Şebab kaynaklı saldırılara rağmen ülkede kısmen de olsa bir normalleşme yaşanıyor. Bu normalleşmenin Somali genelinde olduğunu söylemek için henüz erken olsa da başkent Mogadişu eskiye nazaran daha hareketli, devlet kurumları şehirde kendini daha fazla hissettiriyor.

2017 Ekim ayında 512 kişinin hayatını kaybettiği Mogadişu’daki büyük patlama sonrası Somali halkı sokaklara dökülerek bu tür olaylara olan kızgınlığını gösterdi. Halk el-Şebab sorunu çözülmeden ülkede güvenlik ve istikrarın sağlanamayacağının farkında ve bunun için de devletten etkin bir mücadele yürütmesini bekliyor. Uzlaşma ya da askerî yollarla sağlanacak bir çözüm, Somali’nin yeniden istikrar kazanması için gerekli görülüyor.

Ancak elindeki kıt imkânlarla el-Şebab’a karşı etkin bir mücadele yürütemeyen devletin silahlı mücadeleye alternatif olarak örgütle uzlaşma sağlamayı denemesi gerekiyor. Barışçıl bir uzlaşının Somali’ye sağlayacağı fayda, muhakkak ki oldukça fazla olacaktır. En azından yıllardır silaha yatırılan ülke kaynakları eğitim ve sağlık gibi önemli alanlara kanalize edilerek büyük bir dönüşüm sağlanabilecektir. İmkânsız gibi görünen böyle bir uzlaşının gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görmek ancak denemekle mümkündür. 2007 yılından bu yana Batı’nın sunduğu silahlı çözüm seçeneği aradan geçen 10 seneye rağmen ülkeye istikrar getirememiştir. Ülkede örgüt hâlâ toprak hâkimiyetini ve etkinliğini sürdürmektedir.

Küresel Aktörlerin Geri Dönüşü

Ülke istikrar kazandıkça 1990’larda Somali’yi (kısmen) terk eden küresel güçler 2013’ten itibaren tekrar sahaya dönmeye başlamıştır. Trump’ın iş başına gelmesinden sonra ABD, geçtiğimiz aylarda AFRICOM’un Somali’de askerî varlığını arttırma önerisine olanak tanımıştır. Bu vesileyle bazı takviye Amerikan birlikleri Somali’ye gönderilmiştir. Hatta el-Şebab’a yönelik operasyonlara katılan bu birlikler 1993 yılında yaşanan Black Hawk olayından sonra ilk kez yeniden askerî kayıp vermiştir. İnsansız hava araçlarıyla bölgesel operasyonlar yapan Amerika, özellikle el-Şebab’ın şura heyetindeki liderlerine yönelik stratejik saldırılar gerçekleştirmektedir.

Sahada varlığını arttıran Amerikan askerî birimleri sadece hava operasyonlarına değil kara operasyonlarına da katılmaktadır. 2015 yılından bu yana, Amerika’nın düzenlediği dronlu hava operasyonları ülkenin Puntland bölgesini de kapsamaya başlamıştır. El-Şebab’dan ayrılan Şeyh Abdulkadir Mümin’in DAEŞ’e biat ettiği ve burada yapılandığı iddia edilerek bu bölgede askerî operasyonlar düzenlenmektedir. Ancak zaman zaman bu operasyonlarda öldürüldüğü iddia edilenlerin DAEŞ’le alakalı kişiler olmadığı, bölgede yer değiştiren göçebe insanlar olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu tür olayların artması, insan hakları izleme örgütlerinin dikkatini çekerken Amerikan yönetimi konu hakkında sessiz kalmaktadır.

Somali sahnesine geri dönen tek aktör Amerika değildir elbette. Brexit sonrasında İngiltere de benzer bir çaba içerisine girmiştir. Bu çerçevede 2017 yılında Londra’da bir Somali Konferansı düzenlenmiştir. Bu vesileyle de BM başta olmak üzere Somali’de etkin olan aktörler Londra’da bir araya gelmiştir. İki gün süren toplantılarda Somali’nin önündeki sorunlar masaya yatırılmış ve yeni bir yol haritası çıkartılmıştır. Theresa May, Muhammed Farmajo ve Anthony Gutarres toplantıda birlikte boy göstermiştir.

"Ülke istikrar kazandıkça 1990’larda Somali’yi (kısmen) terk eden küresel güçler 2013’ten itibaren tekrar sahaya dönmeye başlamıştır."

Bir süredir bu konferans için hazırlık yapan İngiltere, Dışişleri Bakanı Boris Johnson’ı bizzat Farmajo’nun ayağına göndererek aylar öncesinde Somali hükümetini konferans için ikna etmiştir. Bu noktada İngiltere’nin eski sömürgesi Somali’yi yeniden kazanma çabası dikkat çekicidir. Eski bir diplomat olan Somalili Abukar Arman’a göre İngiltere’nin bu çabalarının arkasında Somali’deki petrol ve doğalgaza duyulan ilgi bulunmaktadır. 2013 yılında Somali’de petrol ve doğalgaz aramaları için kurulan Soma Oil&Gas isimli şirketten bahseden Abukar Arman, şirketin Somali’deki petrol ve doğalgazın çıkarılmasında tek yetkili hale getirildiğinin de altını çizmektedir. Oldukça tartışmalı olan bu konuda dikkat çeken diğer bir husus ise Somali’nin mevcut Başbakanı Hassan Khaire’nin Soma Oil&Gas şirketi ile olan yakın ilişkileridir. Basına yansıyan birtakım haberlere göre Hassan Khaire, şirketin düşük oranlı ortaklarından ve eski yöneticilerinden biridir.

Ancak İngiltere’nin Somali’deki hedeflerini sadece petrol ve doğalgaza indirgememek gerekir. Bölgede artan Türkiye etkisini kırmak ve küresel arenada Somali üzerinden prestij sağlamak da İngiltere’nin hedefleri arasındadır. Somali istikrar kazandıkça İngiltere ülkedeki varlığını arttırmaya ve bu hedeflerini daha görünür kılmaya devam edecektir. Ayrıca ülke istikrar kazandıkça 1990’dan sonra Somali’yi kendi kaderine terk eden küresel aktörler (Rusya dâhil) Somali üzerinde yeniden güç kazanmaya çalışacaklardır.

Ülkenin istikrar kazanması küresel güçler yanında son yıllarda Körfez ülkelerinin de Somali’ye olan ilgisini arttırmıştır. Özellikle BAE ve Suudi Arabistan, Yemen’de yürüttükleri askerî operasyon nedeniyle Somali’yi kendi saflarına çekmeye çalışmaktadır. Somaliland bölgesinde bunu başaran ikili; Mogadişu’daki hükümet üzerinde de baskı oluşturarak ittifaklarına dâhil etmek istemektedir. Mogadişu bugüne kadar Arap Yarımadası’nda yaşanan çekişmeler karşısında tarafsız kalmayı seçerek BAE-Suud ittifakına yanaşmamış ve bu ikilinin Somaliland bölgesinde izledikleri politikaları Somali’nin bütünlüğü açısından zararlı görmüştür. Ancak bütün bu çekincelere rağmen BAE’nin ülkedeki etkisi görünür bir şekilde artmaktadır.

İHH İnsani Yardım Vakfı’nın Somali Faaliyetleri[*]

Somali’deki faaliyetlerine 1998 yılında başlayan İHH, bu tarihten itibaren zorlu şartlar altında Somali’ye yardım ulaştırmayı sürdürmektedir. Özellikle 2011 yılında yaşanan büyük kuraklık sonrası Türkiye’nin resmî ve sivil tüm kurumlarıyla Somali’ye insani müdahalede bulunduğu günlerden bu yana İHH, ülkedeki çalışmalarına aralıksız devam etmektedir. Vakıf bu bağlamda Somali’ye gerekli acil insani yardımların ulaştırılmasının yanında, kuraklık döngüsünü kırmak adına da ülkede orta ve uzun vadeli altyapı ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirerek Somali halkına destek olmaktadır.

İHH, 2011 yılında yaşanan büyük kuraklık sonrasında acil yardım kampanyası düzenleyerek elde ettiği tüm bağışı Somali halkının yararlanacağı şekilde kısa, orta ve uzun vadeli projeler için tahsis etmiştir. Kuraklığın yol açtığı açlık krizinden etkilenen insanlara ilk etapta dört kargo gemisi gıda ve ilaç ulaştırılırken aynı zamanda Somali’nin kalkınması için gerekli altyapı ve eğitim projeleri de başlatılmıştır. Bu kapsamda ilk olarak 2011 yılında planlanan ve 2013 yılında inşaatı biten 1.500 öğrenci kapasiteli Anadolu Yetimhanesi Somalili yetimlerin barınma ve eğitim ihtiyaçlarını karşılamak üzere faaliyete geçmiştir.

Halkın su kaynaklarına erişimini arttırmanın gerekliliğine inanan vakıf, Somali’de yürüttüğü su kuyusu açma faaliyetlerini hızlandırarak bugüne kadar ülke genelinde 1.686 yüzey kuyusunun açılışını tamamlamıştır; tarımsal sulamayı desteklemek amacıyla da İslam Kalkınma Bankası iş birliği ile 36 derin su kuyusunun açılmasına 2015 yılı içinde başlamıştır. Açılışı tamamlanan bu derin kuyular bugün kuraklıktan etkilenen bölgelerde insanlara tam kapasite hizmet vermektedir. Bu kuyularla birlikte İHH’nın Somali genelinde açtığı derin su kuyusu sayısı 45’e ulaşmıştır.

Ülkedeki çatışmaların yetim bıraktığı çocukları da sahiplenen İHH, bu kapsamda 5.172 yetimi sponsorluk programına alarak yetim ailelerine düzenli olarak 100 TL ödeme yapmaktadır. Vakıf her yıl düzenlediği Yetim Dayanışma Günleri kapsamında yetim ailelerine gelir getirici kalkındırma projeleri hayata geçirmekte ve yetim çocukların kıyafet ve eğitim eksiklerini tamamlamaktadır.

2008 yılından bu yana Afrika Katarakt Kampanyası kapsamında Somali’de ücretsiz göz taraması ve ameliyatlar gerçekleştiren İHH, kampanya çerçevesinde 56.800 kişinin göz muayenesini ve toplamda 13.300 kişinin de göz ameliyatını yaparak insanları sağlığına kavuşturmuştur.

Somali’nin tarımsal altyapısını geliştirmek ve çiftçilerin üretim gücünü arttırmak adına TİKA iş birliği ile başlatılan Tarım Okulu projesi kapsamında uygulamalı periyodik programlarla çiftçilere yönelik eğitimler verilmiştir. Proje kapsamında ayrıca Somali toprak analizleri yapılarak iklime ve toprağa en uygun sebze ve meyvelerin üretimine yönelik deneysel çalışmalar da gerçekleştirilmiştir. Böylece ürünler çeşitlendirilerek zaman zaman piyasada üretim fazlası dolayısıyla yaşanan daralmanın önüne geçilmesi hedeflenmiştir.

İHH, Somali’nin tarım alanındaki ihtiyaçlarını karşılamak için 15 dönüm araziden oluşan uygulama alanıyla Zemzem Üniversitesi bünyesinde bir de Ziraat Fakültesi kurmuştur. Fakültenin her yıl 300 öğrenciye eğitim vererek gelecekte Somali için gerekli tarım politikalarının geliştirilmesine katkı sağlaması hedeflenmektedir.

Bütün bu çalışmaların yanında İHH, ihtiyaç sahibi ailelere yönelik her yıl Ramazan ve Kurban dönemlerinde yaptığı gıda yardımları ile Somali halkına destek olmaktadır. İHH ayrıca halkın talepleri doğrultusunda Somali’nin çeşitli yerlerinde cami ve medrese inşaatları da gerçekleştirmektedir.

Kaynakça

Alegöz, Halil İbrahim, (2013). Uluslararası İlişkilerde İnsani Diplomasinin Rolü: Türkiye-Somali Örneği. Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi. FSMVÜ. İstanbul.

Ali, Abdirahman. (2011). “Turkey’s Foray into Africa: A New Humanitarian Power?”. Insight Turkey. Vol. 13. No. 4. 65-73.

Arman, Abukar. (2017). London Predatory Carnival on Somalia. Huffpost. 05/08/2017. https://www.huffingtonpost.com/entry/london-predatory-carnival-on-somalia_us_59108c6de4b0f711807246c7

“Assessing Turkey’s Role in Somalia”. Africa Brifing No. 92. International Crisis Group. 08/10/2012. https://d2071andvip0wj.cloudfront.net/b092-assessing-turkeys-role-in-somalia.pdf

Azmi, Muhammed R. (1986). “The Strategic Balance in the Horn of Africa and the Red Sea”. Pakistan Horizon. Vol. 39. No. 3. 19-25.

Barnes, Cedric & Harun Hassan. (2007). “The Rise and Fall of Mogadishu’s Islamic Courts”. Journal of Eastern African Studies. Vol. 1. No. 2. 151-160.

Bir, Çevik. (1999). Somali’ye Bir Umut. Sabah Kitapları. İstanbul.

Elmi, Afyare Abdi. (2017). “Ending famine in Somalia, the Turkish way”. Al Jazeera. 19/03/2017. http://www.aljazeera.com/indepth/opinion/2017/03/famine-somalia-turkish-170319101255256.html

--------. (2012). Somali Kimlik, İslami Hareketler ve Barış (Çev. Zekiye Baykul). Açılım Kitap. İstanbul.

Fineman, Mark. (1993). “The Oil Factor in Somalia”. Los Angeles Times. 18/01/1993. http://articles.latimes.com/1993-01-18/news/mn-1337_1_oil-reserves

Goldbaum, Chiristina. (2017). “Somalia: U.S. Ramps Up Millitary Strikes in Somalia”. IRIN. 08/11/2017. https://www.irinnews.org/feature/2017/11/08/us-ramps-military-strikes-somalia

Harper, Mary. (2012). Getting Somalia Wrong?. Zed Books. Londra.

Kavas, Ahmet. (2017). “Tarihten Bugüne Somali”. AFAM. Rapor 5. İstanbul.

Mangi, Lutfullah. (1987). US Military Bases in Africa. Pakistan Horizon. Vol. 40. No. 2. 95-102.

Orakci, Serhat & Mehmet Ozkan. (2015). “Viewpoint: Turkey as a ‘political’ actor in Africa-an assessment of Turkish involvement in Somalia”. Journal of Eastern African Studies. Vol. 9. No. 2. 343-352.

Özkan, Mehmet. (2014). Doğu Afrika Jeopolitiği ve Türkiye’nin Somali Politikası. SETA. İstanbul.

“Turkey and Somalia: Making Aid Work for Peace”. Briefing. 03/2015. Saferworld.

Villa-Vicencio, Charles. (2017). “Its’s discontent, not religion, that draws people to al-Shabaab”. The Conversation Africa. Huffington Post. 05/02/2017. https://www.huffingtonpost.com/the-conversation-africa/its-discontent-not-religi_b_14634164.html

Wasuge, Mahad. (2016). “Turkey’s Assistance Model in Somalia: Achieving Much With Little”. The Heritage Institute.

“UK Probes Soma’s Local Ties”. Africa Confidential. 04/08/2015. https://www.africa-confidential.com/article/id/11177/UK_probes_Soma%E2%80%99s_local_ties

 

 

 

 

[*] İHH faaliyetlerine ilişkin bilgiler 01.12.2017 tarihi itibarıyla güncellenmiştir.