Suriye ve Irak’ın Türkiye Yansımaları

Suriye ve Irak’ın Türkiye Yansımaları

22 Ağustos 2014

Suriye’de 2011 yılından sonraki süreçte görülen halk ayaklanması ve iç savaş nedeniyle on binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarcası komşu ülkelere göç etmek zorunda kaldı. Irak’ta ise uzun yıllardır devam eden ambargo ve işgaller sonrası kurulan istikrarsız hükümetler yeni dönemde sadece ülke içinde değil, tüm bölgede kaosu beslemeye devam ediyor. Özellikle Irak’ın Sünni bölgelerindeki rahatsızlık, Amerikan işgali sonrasında radikal hareketlerin güçlenmesiyle bir iç savaşa dönüşmüş durumda.

Bu iki ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve güvenlikle ilgili krizler, kendileri ile birlikte bütün bölge ülkelerinde bir kaosa dönüşerek tüm merkezî Ortadoğu’yu içine almış durumda. Türkiye’nin değişik şehirlerinde provokatörlerin başını çektiği grupların Suriyelilere saldırtılması girişimleri de son aylarda giderek tırmanan bu sıkıntının bizlere yansıyan kısmı.

Önce Suriye ve sonrasında Irak’taki olaylar büyük bir insani göç dalgasını beraberinde getirdi. Bu durum orta ve uzun vadede komşu ülkeler için hem ekonomik ve toplumsal hem de siyasi ve güvenlik konularında sarsıcı sonuçlar oluşturdu. Örneğin Türkiye Suriye krizinin başlangıcından bu yana 2 milyona yakın Suriyeli sığınmacı ile 100 binden fazla Iraklı sığınmacıyı ağırlamak zorunda kalmıştır. Bugüne kadar göçle gelen insanlara yönelik 2 milyar dolardan fazla para harcanmıştır. Bu, Türkiye ekonomisi açısından büyük bir rakam olmasa bile, sorun uzadıkça içerideki muhalif grupların abartılı propaganda çalışmaları toplumu germeye devam edecektir.

Bu noktada göz ardı edilememesi gereken bir diğer konu da gelen sığınmacılar arasında her türlü insanın bulunabileceği gerçeğidir. Ayrıca ülkemize giriş yapan yüz binler arasından bir veya ikisinin burada bazı suçlara karışması da mümkündür. Ancak bu birkaç kişinin işlediği suçun tüm sığınmacılara yönelik bir tepkiye dönüşmesi, Batılı ülkelerde görülen İslamofobya ve yabancı düşmanlığından farksız bir hak ihlali anlamına gelmektedir.

Türkiye bu açıdan acil bir şekilde konuyla ilgili bir kriz masası oluşturmalı ve tüm verileri bir yerde toplayarak uzmanlar gözetiminde çözümler geliştirmelidir. Her olay çıktığında polisin veya yerel yöneticilerin tarafları sakinleştirme çabaları, sorunun uzun vadeli sonuçlarını ortadan kaldırmamaktadır. Ortadoğu’daki bu savaşların yıllarca sürebileceği ihtimalini düşündüğümüzde Türkiye’nin acilen sığınmacılarla ilgili kalıcı bir politika geliştirmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır. İnsanlar dört yıldır Türkiye’de (ve diğer ülkelerde) geçici bir yaşam kurmak için bulunuyor. Ancak kalış süresinin uzaması -tıpkı Filistinli mültecilerin durumunda olduğu gibi- birkaç nesile yayılan bir mülteci krizine dönüşebilir. Süre uzadıkça insanların hem dönme arzuları azalacak hem de burada kurdukları hayatı örneğin 10 yıl sonra yeniden bırakmak zor gelecektir.

Bir diğer kriz alanı, bu iki ülkede silahlı çatışmalar içinde bulunan kişilerin komşu ülkelere giriş ve çıkışlarının oluşturduğu güvenlik riskidir. Türkiye’ye giriş yapmış bazı kişileri durdurmak isteyen polise ateş açılması sonucu bu yıl içinde en az üç polis, iki sivil öldürüldü. Yine rejim yanlısı grupların eylemleri sonucu Reyhanlı’da çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Bu tür güvenlik sorunları, hemen yanı başımızdaki savaşın sınır ötesine taşmasının ileriki dönemde de sürebileceğini gösteriyor.

Türkiye açısından Suriye ve Irak’taki olayların en trajik yönlerinden biri de uzun yıllardır inşa etmeye çalıştığı bölgeyle dostluk köprülerinin yıkılmış olması. Son dört yıldır yaşananlar, Arap ülkeleri ile yakınlaşma sürecini de olumsuz etkilemiş durumda. Komşularla “sıfır sorun” politikası, yaşanan iç savaşlar nedeniyle yürümemiş ve Türkiye “dost ülke” durumundan “rakip ülke” durumuna dönüşmüştür. Bu, Türkiye’nin oluşturmak istediği sorunsuz, ılımlı bölgesel düzeni de yok ederek yerini mezhebî rekabete bırakmıştır.

Türkiye’nin bölgede oluşturmaya çalıştığı siyasi entegrasyon ve bölgesel istikrar çökünce, eski dönemlerde olduğu gibi, askerî harcamaların artışı, araya yüksek psikolojik duvarlar örülmesi ve siyasal uzaklaşma başlamıştır. Ortak bakanlar kurulu toplantıları ve ortak sanayi bölgeleri gibi yatırımlar savaşlar nedeniyle bitmiş, bunların yerine, Ortadoğu’da yeni bir bloklaşma dönemi başlamıştır. Mısır’daki darbe sürecinde Batılıların göstermiş olduğu tavırda olduğu gibi, Türkiye’nin bundan sonra bütün bölgesel hesaplarını yanında Batı’nın demokrasi söylemleri olmayacağını bilerek yapması gerekmektedir. Türkiye’nin Irak ve Suriye (ve Mısır) konusunda Batılı ülkelerin gösterdiği acziyet karşısında sergilediği politika, Batı ile de arasını açmış, uzun vadede Avrupa ve Amerika ile ilişkilerini zedelemiştir.

Irak, Suriye ve Lübnan’daki mezhebî gerilim, ileriki dönemde daha şiddetli çatışma potansiyeline işaret ediyor. Bu süreç içinde bölge ülkelerinin birbirlerine düşman haline gelmesi Batılı ülkelerin, Amerika’nın ve İsrail’in bölgesel oldu bittilerine kolay bir zemin ortaya çıkıyor. Son Gazze saldırılarında olduğu gibi, bu müdahaleler Batılı ülkelerden destek almaya devam edecektir.

Tüm bu siyasi, ekonomik ve sosyal kriz alanlarında Türkiye’nin artık Ortadoğu ile ilgili bir “kriz masası” oluşturma zamanı çoktan geldi ve geçiyor.