Yükleniyor...
Suriyeli Göçmenler ve Avrupa

Suriyeli Göçmenler ve Avrupa

13 Kasım 2015

2014’te dünya genelindeki mülteci sayısı 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte en yüksek rakama ulaşarak 50 milyonu aştı. Bu rakamın her geçen gün daha da artması en çok Avrupa’yı endişelendiriyor. 2014 yılında Avrupa’ya kaçak yollardan gelen yaklaşık 280 bin kişinin %80’i Akdeniz güzergâhını kullandı. Geçtiğimiz yıl dünya genelinde yaşanan göçmen ölümlerinin %65’i de Akdeniz’de gerçekleşti. Bu yüksek ölüm riskine rağmen dünyanın en tehlikeli “göç güzergâhını” kullanan insan sayısı giderek artıyor. 

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin verilerine göre 2015 yılında Akdeniz’i yasa dışı yollardan 500 binin üzerinde insan geçti. Bu yolu geçmeye çalışanlar arasında ilk sırayı Suriyelilerin aldığı, ardından Eritre, Somali, Afganistan, Irak ve Nijeryalı göçmenlerin geldiği görülüyor. Yani Akdeniz’i geçmeye çalışan insanların büyük bölümü ülkelerinde hüküm süren savaşlar, baskıcı yönetimler ve yoksulluk nedeniyle kendileri ve çocukları için daha iyi bir gelecek hayaliyle Avrupa’ya göç etmeye çalışıyor. Kısacası onlar Avrupalı liderlerin tartıştığı ve iddia ettiği gibi göçmen değil, ülkelerinde yaşama umudu kalmayan mülteciler.

Bu noktada AB’nin göçmen ve mülteci tanımında bir sorun olduğu görülüyor. Zira AB ülkeleri, daha iyi bir yaşam için ekonomik nedenlerle kapılarına dayanan göçmenlerle iç savaş, baskı, zulüm ve siyasi nedenlerden dolayı göç eden mülteciler arasındaki ayrımı hâlâ yapabilmiş değil.

Oysa iç savaşın ortaya çıkardığı açlık, yoksulluk, işsizlik ve benzeri durumlar sebebiyle göç etmek zorunda kalan insanlar göçmen değil mültecidir. Bu gerçek karşısında AB ve üye ülkeler, yasa dışı yollardan AB topraklarına gelenlerin göçmen mi, yoksa mülteci mi olduğuna ilişkin ayrımın hızlı bir şekilde yapılmasını ve göçmen olarak gelenlerin ülkelerine geri iade edilmesini savunuyor. 

“Göçmen” olarak tanımlanan insanların diğerlerinden ayrılıp ülkelerine geri gönderilmesi ise Batı’ya göç sorununu kısa vadede çözecek gibi görünmüyor. Çünkü Akdeniz’i geçmeye çalışanların büyük kısmı Suriye, Eritre, Irak, Somali ve Afganistan uyruklulardan oluştuğu için uluslararası hukuka göre mülteci olarak tanımlanabilecek pozisyonda. Kısacası bu konu artık küresel bir sorun haline gelmiş durumda.

Dünden bugüne tarihî perspektiften baktığımızda savaşlardan, işsizlikten, yoksulluktan ötürü göç etmek zorunda kalan insanların gittikleri ülkelerde her zaman aynı kaderi paylaşmış olduğunu görüyoruz. 

1. Dünya Savaşı’nda Avrupa’dan Amerika’ya 14 milyon insan göç etti, fakat 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika bu kez Avrupa dışındaki ülkelerden işçi göçü almaya başladı. 1. Dünya Savaşı ve sonrasında başlayan ekonomik ve sosyal sorunlar, Almanya’dan Amerika’ya göçü yoğunlaştırmıştı. Savaş yılları, Alman göçmenlerle toplum arasındaki ilişkiler açısından zorlu bir süreçti. Almanya’ya karşı savaşa giren ABD, ülkedeki Alman göçmenleri potansiyel tehlike ilan ederek pek çok kısıtlama getirdi. Bunların başında Almancanın kamu okullarında okutulmasının yasaklanması ve Almanca yayınlanan gazetelerin ne yazdığının anlaşılması için önceden İngilizceye çevrilmesi zorunluluğu geliyordu.

ABD’ye yaklaşık 350 yıl boyunca -2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar- devam eden “Alman göçü”nün çeşitli nedenleri olmakla birlikte asıl neden açlık ve yoksulluktan kurtuluş umuduydu. 

Yeni keşfedilen ve eski kıtalardaki kas ve beyin göçüne acil ihtiyaç duyan ABD, Alman göçmenleri tıpkı 50 yıl önce Almanya’da Türkiyeli göçmenlerin karşılandığı gibi karşılamıştı. Yol masraflarını ödeyecek kadar parası olmayan göçmenler, götürüldükleri yerlerde gemi kaptanları tarafından zengin çiftlik sahiplerine pek çok haktan yoksun olarak birkaç yıllığına hizmetçi (köle) olarak veriliyordu.

2. Dünya Savaşı sonrasında da Almanya’nın kalkınma hamlesinde yabancı işçilerin inkâr edilemez bir katkısı olmuştur. Savaş sırasında insan kaynağını neredeyse tamamen yitiren ve iş gücü açığını yabancı işçi ile kapatmaya karar veren Almanya, önce İtalya (1955), sonra İspanya (1960) ve Yunanistan (1960) ile iş gücü anlaşmaları yapmış, ancak buna rağmen iş gücü açığını kapatamadığından Türkiye (1961), Fas (1963), Portekiz (1964), Tunus (1965) ve Yugoslavya (1968) ile de anlaşmalar imzalamıştır.

Türkiye’de 10 ildeki 25 barınma merkezinde 280 bin kişi var

Bugün, Türkiye’nin misafir etmeye çalıştığı kayıtlı Suriyeli sayısı İçişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre 81 ilde 1 milyon 905 bin 984 kişidir. Gayriresmî rakamlar ise 3 milyona yaklaşmaktadır.

Son beş yılda dünyada açıklanan rakamlara göre 22 bin, bazı kaynaklara göre 25 bin kişinin AB’ye ulaşmaya çalışırken denizde boğulduğunu düşündüğümüzde ortaya çıkan tablonun vahameti kolayca anlaşılmaktadır. Bu noktada sorumluluğunun farkına varması gereken Batılı ülkelerin tutumları dikkate alındığında Türkiye’nin her türlü tedbiri aldığı ve üzerine düşeni fazlasıyla yaptığı görülecektir.

BM Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre Suriyeli sığınmacı nüfusunun %42’si Türkiye’dedir. Bu nedenle de Türkiye dünyanın en çok sığınmacı ağırlayan ülkesi konumundadır. Sığınmacılar hakkındaki veriler de Türkiye’nin omuzlarındaki yükün ağırlığını ortaya koymaktadır: Türkiye’de doğan Suriyeli bebek sayısı 100 bin, Türkiye’nin sığınmacılar için bugüne kadar harcadığı para 7,5 milyar dolar civarındadır.

Türkiye’nin ardından Lübnan, 5 milyon nüfusuyla 1 milyonu aşkın Suriyeliyi barındırıyor. Suriyeliler Ürdün, Irak, Mısır ve diğer Kuzey Afrika ülkelerine de dağılmış durumda. BM, 7 milyon 600 bin kişinin de Suriye içinde evlerini kaybettiği tahminini yapıyor.

Norveç Mülteci Konseyi Ürdün Sorumlusu Catherine Osborn’un bildirdiğine göre Ürdün 4,5 milyon nüfusa sahip. Nüfusunun %10’undan fazlası ise Suriyeli mültecilerden oluşuyor. Ürdün mültecilerin temel ihtiyaçlarını karşılamak için uluslararası desteğe ihtiyacı olduğunu aylardır dünyaya duyurmaya çalışıyor. Ürdün’deki Suriyeli mültecilerin %86’sının barınaklarda kaldığını söyleyen Osborn, “Ne başlarını sokabilecekleri bir çatıları ne de sofraya koyabilecekleri yiyecekleri var.” diyor.

Açıkçası yaşanan bu trajedi karşısında Suriyelilerin tek ve son çaresi Batı’ya doğru göç ve kaçış. Batı dünyası bu insanlara “mülteci” statüsünü vermek zorunda. Ancak yaşanan bu trajedi karşısında Batı âdeta panik içerisinde. Sınırlarına doğru ölüm teknelerinden akın akın yaklaşan sığınmacıların kararlılığı Batı dünyasını ciddi bir telaş ve düşünceye sevk etmiş durumda.

Yaşanan mevcut mülteci krizi AB’ye üye ülkelere gelen göçmen ve mültecilerin hukuki statüsünü tanımlayan Dublin Düzenlemesi’nin artık yetersiz olduğunu gösteriyor.

Evrensel insan hakları hukuku; her insanın sığınma hakkı vardır ve bir insan can korkusu, siyasi görüşü ve inançlarından ötürü sığınma talebiyle kapınıza gelmişse geri çeviremezsiniz, demektedir. Mülteciliğin tanımında da bu vardır.

Lakin Avrupa, sığınma hakkını kapılarına dayanmış bu insanlara kullandırmadığı gibi, Başta Türkiye olmak üzere Ürdün ve Lübnan’da bulunan Suriyeli sığınmacılara bulundukları ülkelerde maddi yardım yaparak onları âdeta buralarda zorunlu ikamete tabi tutuyor. Yeter ki Batı’ya bulaşmasın mantığındalar. Sadece insan kaynağı lazım oldukça elekten geçirmek koşuluyla sığınmacılara kapılarını açmak istiyorlar.

1951 Cenevre Sözleşmesi mülteci hukuku düzenlemeleri açısından bir ilk sayılır. Bu sözleşme, 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’da meydana gelen mülteci sorununu çözmeye yönelik bir sözleşmeydi.

Cenevre Sözleşmesi’nin en önemli maddelerinden biri, kapınıza dayanmış, topraklarınıza girmiş olan insanların üzerinde pasaport veya kimlik olmasa da bu insanları asla geriye gönderemezsiniz, şeklindedir.

Bugün Batı dünyası bir kez daha kendi ürettiği ve üçüncü dünya ülkelerine empoze etmeye çalıştığı insan hakları ve demokrasi kavramı üzerinden tarihî bir sınavla karşı karşıya.