Türkiye ve AB: Ergenlikten Olgunluğa

Türkiye ve AB: Ergenlikten Olgunluğa

AK Parti iktidarının ilk yıllarında henüz 28 Şubat’ın etkileri devam ederken siyaset üzerindeki Kemalist hegemonya son derece güçlü durumda idi. O yüzden AK Parti, iktidara gelir gelmez Batı ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Millî görüş gömleğinin çıkarıldığının ilanı bu anlamda sadece iç siyasete değil aynı zamanda Batı’ya da mesaj taşıyordu. Siyasal İslamcı bir çizgide değil Batı ile uyumlu demokrat bir siyasetin güdüleceğinin mesajı veriliyordu. Nitekim bu dönemde AB ile ilişkiler çok gelişti. Tam müzakere dönemine geçildi, AK Parti siyaseti büyük oranda övüldü ve bölgeye rol model olarak sunuldu. Bu durumun iç siyasette de faydaları görüldü. Askerî vesayet geriletilirken AB üzerinden demokrat meşruiyet sağlandı, cumhuriyet mitingleri ile tavan yapan anti AB’ci-ulusalcı dalga daha kolay bir şekilde savuşturuldu.

Sonraki süreçte Türkiye demokrasi derslerinde okutulacak türden bir geçiş dönemi yaşarken AB ile olan ilişkiler ise giderek kötüleşti. Özellikle Gezi olayları sonrası Erdoğan’ı şeytanlaştıran ve Türkiye’de demokrasinin geriye gittiği yönünde manipülatif haberler yapıldı. AB’ye üyelik süreci ise neredeyse durma noktasına geldi. Türkiye’nin 100 yıllık tahakkümden demokrasiye geçişte AB’nin katkısının olmaması ise, AB’nin demokrasi algısının sorgulanmasına sebep oldu. Suriye politikaları ve Mısır cuntasına verilen destek, bu algının tepe yaptığı nokta oldu. Geldiğimiz noktada Türkiye, cuntalara ve antidemokratik oluşumlara karşı halkların iradesinden yana politika geliştirirken yıllarca model olarak sunulan Batı demokrasisinin Ortadoğu konusunda sınıfta kaldığına şahitlik etmiş olduk.

Bugün ise Türkiye-AB hatta daha genel anlamda Türkiye-Batı ilişkileri farklı bir noktaya gelmiş durumda. Demokrasinin kurumsallaşması, vesayetlerin püskürtülmesi konusunda önemli mesafeler kat eden Türkiye, haklı olarak AB ile daha eşit ilişkiler geliştirmek istiyor. Köken olarak bakıldığında 40 yıllık geçmişi olan Millî Görüş geleneğinden gelen AK Parti hareketi, Türkiye’deki demokratik dönüşümün temeli olan tabanın temsilcisi durumda. AB ile kurulmak istenen ilişki bu tabanın taleplerinden ayrı düşünülemez. Her ne kadar kimi çevreler AK Parti hareketini ve tabanını İslamcı, gerici ve dönüşüme kapalı gibi gösterse de son 12 yıllık süreç bu kesimin dünyaya ve demokrasiye en açık kesim olduğunu göstermiş durumda. AK Parti’nin ve tabanının şu an AB’ye olan kızgınlığı ise bu dönüşümün anlaşılamamış olmasından kaynaklanıyor. Yıllarca AB’ye “Hristiyan Kulübü” kolaycılığı ile bakan, “bizi bölmek istiyorlar” klişesi üzerinden Batı algısı olan dindar siyasetin gelmiş olduğu muhafazakâr-demokrat çizginin karşılığının AB’de de olması isteniyor. Dindar siyasetin Millî Görüş’ten AK Parti çizgisine evrilmesindeki değişimin onda birini AB’nin Türkiye dindar siyasetindeki bakış açısında bulamamak ise can sıkıcı oluyor.

Türkiye, gerek bölgedeki aktif siyasetiyle gerek geçirdiği reform süreciyle eski cumhuriyet politikalarını terk etmiş durumda. Yeni Türkiye diye adlandırılan bu dönem ayakları yere basan, tüm güçlerle ilişki kurabileceğini ilan eden yeni sürecin habercisi. Özellikle Mısır, Suriye ve Filistin meselelerinde çok sert Batı eleştirileri yapılıyor. Tabii ki bunu yapabilmesinin cesaretini bahsettiğimiz dönüşümden alıyor. Önemli olan nokta ise, bu sert eleştirileri dünya siyaset sistemi içinde kalarak yapıyor; hamaset ile değil, yanlışlıklara rasyonel bir şekilde işaret ederek... Batı ile ilişkileri koparmanın, izole bir ülke olarak kalmanın siyasete faydası olmadığını bilerek. Örneğin, Erdoğan, Avrupalı parlamenterleri ağırlayıp AB sürecinin kararlılıkla devam edeceğini açıkladıktan iki gün sonra, Avrupa’daki İslamofobi üzerinden çok sert AB eleştirisi yapabiliyor. 17 Aralık süreci sonrası Erdoğan’ın yaptığı Brüksel çıkarması gibi birçok örneği çoğaltarak düşündüğümüzde, AB ile ilişkilerin hâlâ meşruiyetinin olduğu ama Türkiye’nin Avrupa’nın demokrasi anlayışındaki yanlışlıkları daha sert dile getirdiği görülüyor.

Bugün Türkiye, gelişen demokrasi ve ekonomisiyle daha büyük bir potansiyel. Masanın karşısında eğitilmesi, yol gösterilmesi gereken, verilen görevleri yerine getirmeyince azarlanan bir ergen değil, daha fazla demokrasi ve hak talep eden olgun bir ülke var artık. Avrupa ile eşit ilişkiler kurmak isteyen, bugün yapılan muameleden daha iyisini hak ettiğini düşünen, haklı olduğunu bir türlü kabul etmeyen karşı tarafa zaman zaman da öfkelenen bir genç gibi... Avrupa ise Türkiye’de değişen ve uzun süre daha iktidar olacak gibi görünen Türkiye’deki hâkim sosyolojiyi es geçip, sürekli AK Parti hükümetini Batı’ya şikâyet eden mızmız laikleri muhatap almayı tercih ediyor. Bu bakış değişmediği sürece, AB’nin tarihi ıskalayacağını söylemeye bile gerek yok.