Türkiye’nin Füze Savunma Sistemi: İhale Süreci, Temel Dinamikler ve Aktörler

06 Nisan 2016

  •  
  • Kitap adı: Türkiye’nin Füze Savunma Sistemi: İhale Süreci, Temel Dinamikler ve Aktörler
  •  
  • Yazar: Merve Seren
  •  
  • Yayıncı kuruluş: SETAV, İstanbul
  •  
  • Birinci baskı: 2015
  •  
  • Sayfa sayısı: 95
  •  
  • ISBN: 978-605-4023-59-2

 

 

 

 

 

 

 

 

Soğuk Savaş dönemi boyunca NATO şemsiyesi altında statükocu güvenlik politikaları izleyen Türkiye, bu dönemin sona ermesiyle birlikte yaşamış olduğu krizler sebebiyle savunma sanayisini millileştirme politikasına yönelmiştir. Özellikle bölgesel tehdit unsurlarının bertaraf edilmesi için “Uzun Menzilli Bölge Hava ve Füze Savunma Sistemi (T-LORAMIDS)” için ihaleye çıkan Türkiye, bu alanda yeni bir sürece girmiştir. T-LORAMIDS’in ihale süreci kamuoyunda son dönemde sıklıkla yer almış olsa da konuya dair akademik camiada önemli bir boşluk bulunmaktadır. Merve Seren’in hazırladığı ve SETAV tarafından yayımlanan “Türkiye’nin Füze Savunma Sistemi: İhale Süreci, Temel Dinamikler ve Aktörler” başlıklı kitap çalışması bu açığın giderilmesi noktasında önemli bir yer tutmaktadır. Yazar çalışma boyunca Türkiye’nin savunma sanayiinin modernizasyonu ve millileştirme politikasının önemli bir parçasını oluşturan hava savunma kapasitesini geliştirme ve sistemlerini güncelleme çabasında kritik bir adımı ve aşamayı simgeleyen T-LORAMIDS projesi ihalesini incelemiştir.

Çalışma ana ekseriyette üç bölüme ayrılmıştır: “Balistik Füzeler ve NATO’nun Füze Kalkanı Projesi” başlıklı ilk kısımda yazar, balistik ve seyir füzelerinin ortaya çıktığı uluslararası sistemi ve bu füzelerin ortaya çıktıktan sonra sistem içerisindeki aktörler üzerinde yarattığı etkiyi incelemektedir. Yazara göre, NATO’nun Füze Kalkanı ve Türkiye’nin T-LORAMIDS projelerinin öneminin kavranabilmesi için, göz önünde bulundurulması gereken üç temel husus bulunmaktadır. Birincisi, balistik füzelerin eskiye nazaran çok daha öldürücü niteliğe ve sofistike bir sisteme sahip olan nükleer, kimyasal ve biyolojik silahları hedefe ulaştırmada kullanılan “temel fırlatma vasıtaları” olmalarıdır. İkincisi, savunma amaçlı balistik füze teknolojisi ile saldırı amaçlı balistik füze teknolojisinin birbirleriyle örtüşmesi, hemen hemen aynı teknolojiyi kullanmaları hasebiyle birincisinin birtakım modifikasyonlarla ikincisine dönüştürülebileceği gerçeğidir. Üçüncüsü, bir ülkenin kendisine ait savunma amaçlı balistik füze teknolojisini diğer ülkelere transfer etmesi, aslında o ülkeye saldırı amaçlı füzeleri üretebilecek bir potansiyel sunması anlamına gelmektedir. Ayrıca, bu bölümün sonuna doğru yazar, aralarında Türkiye’nin komşularının da bulunduğu bir dizi ülkenin balistik ve seyir füze envanter listesini vermiştir. Bu listeden Türkiye’nin etrafındaki ateş çemberi rahatlıkla görülebilmektedir.

Çalışmanın “Türkiye’nin T-LORAMIDS Projesi İhalesi ve Karar Süreci” başlıklı ikinci kısmı iki alt başlıkta incelenmektedir. Önce T-LORAMIDS projesinin künyesine dair önemli bileşenleri (projenin amacı, karar verilmesindeki sebep, Türkiye’nin projeden beklentisi, projeyle ilgili kamu kurumları ve projenin ihale süreci) okuyucuya aktaran yazar, sonrasında ihaleye katılan Amerikalı, Rus, Çinli ve Fransız & İtalyan firmaların avantajlarını ve dezavantajlarını incelemiştir. Bu dâhilde; T-LORAMIDS projesinden beklenen fayda, uzun menzilde ve hem alçak hem orta hem de yüksek irtifada hava savunmasını sağlayabilecek teknik özelliklere sahip hava ve füze savunma sistemi tedarik etmektir. Projeye karar verilmesindeki temel sebep, TSK’nın envanterinde bulunan tek yüksek irtifa hava savunma füzesinin 1959 tarihli ve ABD menşeli “Nike Hercules” füzeleri olmasıdır. Türkiye’nin T-LORAMIDS projesinden en önemli iki beklentisi arasında sağlam bir hava ve füze savunma sistemine sahip olmak ve projeden gelecek fikrî mülkiyet (intellectual property) hakkına ortak olmaktır. Projeyle ilgili kamu kurumları ise şunlardır: Milli Savunma Bakanlığı, Kuvvet Komutanlıkları ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı. Son olarak, ihale süreci boyunca Türkiye, bir taraftan konunun muhtemel siyasi sonuçlarını gözlemlemeye çalışırken bir taraftan da özellikle teknik ve mali boyutta pazarlık yapma avantajını elinde tutmayı amaçlamaktadır.

Yukarıda da belirtildiği gibi bu kısmın ikinci alt başlığında yazar, ihaleye katılan dört firmanın avantajlarını ve dezavantajlarını incelemiştir. Bu dâhilde; ABD’nin avantajı, satış için belirlediği ve sözleşme yaptığı yüklenici firmaların rüştlerini ispat etmiş olmalarıdır. Ortak üretimi kabul etmemekte ısrarcı olması; teknoloji transferine yanaşmaması; yerli katkı oranını düşük tutması; proje için 4,5 milyar dolar gibi yüksek bir bedel talep etmesi ve son olarak takvim garantisi vermemesi ise ABD’nin dezavantajları arasında yer almaktadır. İhaleye katılan ikinci ülke Rusya’nın avantajı, sunmuş olduğu ürününün yüksek seviyede teknolojik donanıma sahip olmasıdır. Projeye dair şeffaflık sunmaması ve çok yüksek fiyat vermesi ise Rusya’nın sahip olduğu dezavantajlardır. İhaleye katılan üçüncü ülke Çin’in avantajları arasında; sunulan fiyatın uygun olması, ortak üretim imkânına yeşil ışık yakması ve yerli katkı oranını yüksek tutması gelmektedir. Ürünün pazar payının düşük olması; bilgi paylaşımı hususunda duyulan endişe ve NATO’nun kurumsal olarak ön yargısı ise Çin’in dezavantajları arasında yer almaktadır. İhaleye katılan son taraf, Fransa ve İtalya konsorsiyumudur. Bu konsorsiyumun avantajı, gelişmiş bir altyapıya sahip olan bir sistem sunmasıdır. Ortak üretime yanaşmaması; yerli üretim oranını düşük tutması; nasıl yapılacağına (know-how) dair teknoloji transferi hususunda negatif bir tutum içerisinde olması ve sistemin 160 derecelik görüş açısının dar olması ise konsorsiyumun sahip olduğu dezavantajlardır. Bu tablodan anlaşılacağı üzere, ihale sürecinde Türkiye’nin Çin ile yakınlaşması oldukça rasyonel bir tercihtir.

Çalışmanın “Türkiye’nin Karar Sürecini Etkileyen Faktörler” başlıklı son kısmında ise yazar, Türkiye’nin T-LORAMIDS projesinde karar alırken ön planda tuttuğu üç önemli konuyu incelemektedir: Bir, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Türkiye NATO’ya tek taraflı olarak aşırı derecede bağımlı olduğunu fark etmiştir. Bu sebepten Türkiye bu projeyle birlikte tek taraflı bağımlılığı aşmaya çalışmaktadır. İki, Türkiye, 1930’larda ve 1940’larda, yani 2. Dünya Savaşı yıllarında tanksavar topları ve pervaneli uçak üretimi yapabilen bir ülke iken daha sonra savunma sanayiinde uzun bir duraksama dönemi yaşamış ve bu dönemde savunma sanayiinde dışarıya bağımlı kalmıştır. Bu sebepten de Türkiye bu projeyle hava özelinde savunma sanayiini millileştirmeye çalışmaktadır. Üç, Türkiye’nin NATO üyesi olması sebebiyle NATO’nun hassasiyetlerini de göz önünde bulundurması gerekmektedir. Ayrıca yazara göre, Türkiye’nin savunma sanayiinde hassasiyetle odaklanılması gereken üç temel husus vardır: Bir, Türkiye azami ölçüde alt sanayisini geliştirmelidir. İki, parçaları üreten alt sistemlerin entegrasyonunun çok kritik bir alan olması sebebiyle bu hususa özel önem verilmelidir. Üç, gerek sistem gerekse alt sistemlerde uluslararası pazarda rekabet etmek için kritik teknolojileri bir araya getirmede tek kaynağa bağımlılık azaltılmalıdır.

Kamuoyunda uzun süredir tartışılan önemli bir konunun ele alındığı bu kitap çalışmasıyla ilgili olumlu ve olumsuz bazı değerlendirmeler bulunmaktadır. Olumlu değerlendirmelerin başında, konuya dair daha önce birtakım çalışmalar ortaya konmuş olsa da bu çalışmanın konuyla ilgili en kapsamlı eser olduğu yönündeki değerlendirme gelmektedir. Çalışma dikkatle incelendiğinde uzun süreli bir araştırmanın ürünü olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Haliyle yazarın bu girişimi önem arz etmektedir. Yazarın çalışmayı bir veri sentezi olarak değil de çok boyutlu bir analiz şeklinde hazırlamış olması da eserin bir diğer olumlu tarafıdır. Bu sebepten ötürü kitap, akademik çalışmalarda kullanılabilecek mahiyettedir. Ayrıca yazar, daha çok akademik camiaya hitap eden bir konuyu duru bir üslup kullanarak herkesin anlayabileceği bir dilde kaleme almıştır. Bu sayede kitap her kesime hitap edebilmektedir.

Öte yandan çalışmaya dair yapılan olumsuz eleştirilerin başında, yazarın ihale sonucunda Türkiye’nin Çin ve Rusya’yı tercih etmesi durumunda bunun bazı politik sonuçlara gebe olacağından bahsetmesine rağmen bu hususla ilgili detaylı bilgi vermemiş olması gelmektedir, Ayrıca ihale sürecinin aktif parçaları olan Milli Savunma Bakanlığı, Kuvvet Komutanlıkları ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın ihale sürecinde ne tür bir tutum takındıklarının analiz edilmemiş olması da eserin eleştirilen yönlerinden biridir. Yazar çalışmasında bu kurumları ismen zikretmiş olmasına rağmen bu konuya değinmemiştir. Bu da söz konusu kurumların süreçteki gerçek rol ve pozisyonlarının tam olarak anlaşılamaması sonucunu doğurmaktadır. Bir diğer olumsuz eleştiri konusu da ihale sürecinin soyut aktörü olan kamuoyundaki farklı görüşlere çalışmada yer verilmemiş olmasıdır. Bu durum eserin mukayeseli bir çalışma hüviyetine sahip olmamasına sebep olmuştur.