Yükleniyor...

Dağıstan

2020
Temel Göstergeler
Resmi Adı Dağıstan Cumhuriyeti
Yönetim Biçimi Rusya Federasyonu’na bağlı Kuzey Kafkasya Federal Bölgesi içinde özerk cumhuriyet
Özerklik Tarihi 17 Aralık 1991
Başkent Mahaçkale (520.000)
Yüzölçümü 50.300 km2
Nüfusu 3,1 milyon (2020)
Nüfusun Etnik Dağılımı 30’dan fazla yerli (otokton) halkın yaşadığı Dağıstan’da yerli millet statüsü verilen 14 etnik unsur şunlardır: Avar, Dargin, Lezgi, Çeçen, Nogay, Kumuk, Azeri, Rus, Agul, Lak, Tat, Tabasaran, Rutul ve Tsahur.
İklimi Yazlar sıcak ve kuraktır. Dağlık bölgelerde kışlar sert geçer.
Coğrafi Konumu Kuzey Kafkasya’da yer alan Dağıstan’ın doğusunda Hazar Denizi, batısında Çeçenistan, güneyinde Azerbaycan yer alır.
Komşuları Azerbaycan, Çeçenistan, Hazar Denizi
Dil Rusça, Avarca, Agulca, Azerice, Dargince, Kumukça, Lakça, Lezgice, Nogayca, Rutulca, Tabasaranca, Tatça, Tsahurca
Din %95 Müslüman, %4,5 Hristiyan, %0,5 diğer
Ortalama Yaşam Süresi 78,6 yıl
Para Birimi Rus Rublesi
Gayrisafi Bölgesel Gelir (GRP) 10,9 milyar dolar (2018)
Kişi Başı Ortalama Milli Gelir 3.230 dolar (2018 IMF)
İşsizlik Oranı %13 (2019)
Yoksulluk Oranı %15


Tarihî Arka Plan

Kuzey Kafkasya, Müslüman ve Hristiyan dünyanın buluştuğu ve Avrupa ile Asya’nın birbirinden ayrıldığı bir bölge olması sebebiyle jeopolitik olarak önemli bir konuma sahiptir; dolayısıyla bölge her zaman büyük devletlerin çıkarlarının çatıştığı bir coğrafya olagelmiştir.

16 ve 17. yüzyıllarda Kuzey Kafkasya, bu bölgede hâkimiyet kazanmaya çalışan Osmanlı ile İran Safavi Devleti arasında devam eden mücadeleye sahne olmuştur. Yine 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kuzey Kafkasya siyasi arenasına dâhil olan bir başka güç ise Rusya’dır. Çarlık Rusya ordusunda general olan ve aynı zamanda Kafkas Savaşı adlı kitabın yazarı olan Vasiliy Potto’ya göre, IV. İvan’dan başlayarak hemen hemen bütün Rus çarları, Kafkasya üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmıştır; hatta “Kafkasya hâkimiyeti fikri, Rus tarihinde kalıtsal hâle gelmiştir.” Bununla birlikte, Rusya’nın Kuzey Kafkasya’ya yönelik dış politikasının temel amacı, 16. yüzyıl sonlarına doğru zaten yeterince zayıflamış olan İran ile askerî-politik bir ittifak kurarak Osmanlı’nın bu bölgedeki varlığına karşı koymak şeklinde gelişmiştir.

Rusya’nın Kuzey Kafkasya’yı istila etmesi kolay olmamış, bu süreç birkaç yüzyıla yayılmıştır. Bu istilaya karşı koymak için İmam Mansur, Gazi Muhammed, Hamzat Bek, Şeyh Şamil gibi liderler önderliğinde birçok defa bir araya gelen Kuzey Kafkasya halkları, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Rus istilalarına direnmiştir. 19. yüzyılla birlikte başlayıp yüzyılın ikinci yarısında (1864) sona eren Kafkas Savaşı neticesinde, yüz binlerce insan Osmanlı’ya sürgün edilmiş ve bölgede asırlar boyu devam eden siyasi, etnik, dinî ve kültürel düzen yıkılmıştır. Kafkas Savaşı’ndan sonra birkaç ayaklanma başlatılmışsa da bunlar Rusya tarafından kanlı bir şekilde bastırılmış ve 19. yüzyılın ikinci yarısında, Kuzey Kafkasya tümüyle Rusya’nın idari ve askerî hâkimiyetine girmiştir.

Beyaz ve Kızıl orduların arasında geçen Rus İç Savaşı’ndan (1917-1922) sonra ortaya çıkan kolektifleştirme ve komünist rejim dayatmaları sırasında ise; ulusal aydınların, Müslüman din adamlarının ve varlıklı ailelerin kitlesel imhası başlatılmıştır. Sovyetler Birliği yönetiminin izlediği bu politika, Kuzey Kafkasya’da önce örgütlü ayaklanmalara, daha sonra ise 2. Dünya Savaşı’na kadar mücadelesini sürdürecek olan partizan grupların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Erkek nüfusun neredeyse tamamının cephede bulunduğu 2. Dünya Savaşı yıllarında, çoğunlukla kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşan Çeçen-İnguş ve Karaçay-Balkar halkları, Orta Asya’ya sürgün edilmiştir. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde devlet baskıları azalamaya başlamış ve Nikita Kruşçev’in iktidarda bulunduğu 1957 yılından sonra da söz konusu halkların ana vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir.

Entelektüelleri, ilim ve din adamlarını yok eden Sovyet yönetimi, Kafkasya insanını Rus öğretmenler aracığıyla sıradan bir Sovyet vatandaşına dönüştürmeyi planlamıştır. Nitekim 1960’lara gelindiğinde, bu planın başarıya ulaştığı düşünülmüş ve tüm bölge halklarının Sovyet ideallerine sadık birer yurttaş olduğu varsayılmaya başlanmıştır; ancak durumun hiç de göründüğü gibi olmadığı 1980’lerde anlaşılmıştır. Bu tarihlerde Glasnost (açıklık) ve Perestroika (yeniden yapılandırma) politikaları ile Sovyet yönetiminin azınlıktaki halklara uyguladığı baskıların ve sansürün hafiflemesi, hatta bazı üye devletlerin Sovyetler Birliği’nden ayrılmak üzere harekete geçmesi üzerine, Kuzey Kafkasya halkları arasında da ulusal hareketler ortaya çıkmıştır.

Sovyet döneminde, genellikle iktidarda etnik Rus yöneticilerin olduğu Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinde, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yapılan ilk gerçek ve rekabetçi seçimlerde, iktidara yerli ulusal hareketlerin temsilcileri gelmiştir. 1990’ların başında, bu cumhuriyetlerde iktidara gelen liderleri iki kategoride değerlendirmek mümkündür. Birinci kategoride, Sovyet ordusunda görev almakla birlikte ulusal hareketlere dâhil olup siyasete girenler gelmektedir. Çeçenistan’da Cahar Dudayev ve İnguşetya’da Ruslan Auşev bu grup içinde sayılabilir. İkinci gruptakiler ise; yeni dönemde de iktidarda kalmayı başaran ulusal nomenklaturanın temsilcileridir. Bunlar arasında Dağıstan’daki Yüksek Konsey Prezidyumu Başkanı Magomedali Magomedov, Kabardey-Balkarya’daki Yüksek Konsey Prezidyumu Başkanı Valeriy Kokov, Kuzey Osetya’daki Komünist Parti Bölge Komitesi Birinci Sekreteri Aleksandr Galazov gibi isimler dikkat çekmektedir.

Kuzey Kafkasya kendine yön ararken, aynı sıralarda Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Moskova’da (Ekim 1993’te) Devlet Başkanı Boris Yeltsin ve parlamento arasında silahlı bir çatışmaya dönüşecek olan şiddetli bir güç mücadelesi başlamıştır; dolayısıyla da Rusya’nın politik gündeminde böyle bir mesele varken, Kuzey Kafkasya’daki gelişmeler Moskova’nın dikkatini çok fazla çekmemiştir. Bölgede, Sovyet sonrası dönemde Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinin çoğunun bağımsızlık yerine genişletilmiş özerklik talep etmesi, önemli bir ayrışmaya sebep olmuş ancak bu durum Moskova tarafından bir sorun olarak görülmemiştir. Zira 1990’ların başında, bizzat Yeltsin, “Alabildiğiniz kadar bağımsızlığı alınız” demiştir. Ne var ki Çeçenistan’ın özerklik değil tam bağımsızlık arayışında olması, Moskova’yı fazlasıyla rahatsız etmiş ve 1994’te Rusya-Çeçenistan Savaşı başlamıştır. O zamana kadar genellikle Rusya’nın ikincil gündem maddelerinden olan tüm Kuzey Kafkasya bölgesi, bir anda ülkenin en önemli meselesi hâline dönüşmüştür. 1999 yılında İkinci Çeçenistan-Rusya Savaşı başladığında, çatışmanın etkileri bölgesel sınırları aşmış ve süreç, bütün Rusya’nın etkilendiği bir gerilim yumağına dönüşmüştür.

2000 yılında iktidara gelen Vladimir Putin’in Rusya’yı hızla “üniterleştirme”sinin Kuzey Kafkasya üzerindeki en büyük etkisi ise, özerk cumhuriyetlerin cumhurbaşkanlarının doğrudan halk tarafından seçilmesi uygulamasının kaldırılması olmuştur. Sonrasında bölgede askerî varlığını ve siyasi ağırlığını yeniden hissettiren Moskova yönetimi, 2009 yılında Çeçen savaşının resmen bittiği tarihe kadar, tüm bölgede kontrolü ele almıştır. Putin’in Nisan 2013’te, Rusya’ya bağlı özerk cumhuriyetlerin parlamentolarına doğrudan seçimleri kaldırma hakkı veren yasayı imzalaması sonucunda, Kuzey Kafkasya’daki yedi cumhuriyetten altısı bu uygulamaya geçmiştir. Günümüzde bölgede sadece Çeçenistan’da cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilmektedir.

Yeltsin döneminde Kremlin’in Kuzey Kafkasya’daki sorunlara yaklaşımının temelinde, burada yükselen bağımsızlık taleplerinin domino etkisi yaratarak Rusya’nın da Sovyetler Birliği ile aynı kaderi paylaşacağı korkusu yer alırken, Putin’in iktidara gelmesiyle Rusya’nın Kuzey Kafkasya politikasında hızlı bir değişim yaşanmıştır. Putin’in Kuzey Kafkasya politikası iki bileşenden oluşmaktadır: Güvenlik sorununu çözmek (ayrılıkçı grupları yok etmek) ve Moskova’dan Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerine doğru sübvansiyon akışını sağlayarak buradaki yerli elit sınıfı kontrol altında tutmak.

Siyasi ve Etnik Yapı

Büyük Kafkas Dağları’nın kuzey yamacının en doğu ucundan itibaren 50.300 kilometrekarelik bir alanı kaplayan Dağıstan’ın doğusunda Hazar Denizi, kuzeyinde Kalmuk Özerk Cumhuriyeti, batısında Çeçenistan, güneybatısında Gürcistan ve güneyinde de Azerbaycan yer almaktadır. Anayasasına göre, Rusya Federasyonu içinde demokratik bir cumhuriyet olan Dağıstan’da, devlet gücü; cumhurbaşkanı, halk meclisi ve hükümet olmak üzere üç siyasi organın elinde bulunmaktadır. 2019’da yapılan sayıma göre, cumhuriyetin nüfusu 3.085.343 kişidir. Nüfusun %45’i şehirlerde, %55’i ise kırsal alanda yaşamaktadır. Halkın %95’i Müslüman (çoğunluğu Sünni, %4’ü Şii), %4,5’i Hristiyan ve %1’den azı da Yahudi’dir.

Rusya’nın en fazla etnik çeşitliliğe sahip bölgesi olan Dağıstan’da 30’dan fazla yerli (otokton) halkın yaşadığı belirtilmektedir; ancak bunların sadece 14’üne yerli millet statüsü verilmiştir.

Rusya’ya bağlı özerk cumhuriyetler genellikle bölgede yaşayan en büyük etnik grubun adıyla anılmaktadır. Örneğin Çeçen nüfusun yoğun olduğu bölgeye Çeçenistan, İnguşların bulunduğu bölgeye İnguşetya, Tatarların yoğun olarak yaşadığı bölgeye de Tataristan adı verilmiştir. Dağıstan’ı farklı kılan ise etnik hâkimiyete göre değil, bulunduğu coğrafyaya göre adlandırılmasıdır. Bunun sebebi, Dağıstan’ın benzersiz bir etnik kompozisyona sahip olmasıdır. Görece düşük nüfusuna karşın bu cumhuriyette 30’dan fazla yerli halk bir arada yaşamaktadır. Elbette çok sayıda milletin bir arada yaşayabiliyor olması, sadece Dağıstan’a ait bir özellik değildir; ancak Dağıstan’ın bu özelliği, bölgede sosyoekonomik politikaları yürüten karar alıcıların dikkate alması gereken birtakım etnik ve siyasi sorunların ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

Günümüzde farklı etnik grupların tek idari birim altında bir arada yaşama deneyimine ve çeşitli etnisiteler arası iletişim dilinin varlığına dayanarak, ortak bir Dağıstan kimliğinin oluşma süreci devam etmektedir. Dağıstan kimliğinin yalnızca kültürel değil aynı zamanda tarihî bir temeli vardır. Modern Dağıstan topraklarında yaşayan halklar, farklı tarihsel dönemlerde ortak dil ve kültürel kodlar geliştirmiştir. Dağıstan’da Sovyet dönemi öncesinde iletişim dili olarak Türkçe kullanılırken, kuzey ve güney bölgelerinde de Türkçenin farklı varyantları kullanılmıştır. Bu süreçte aydın kesimin dili ve yazılı iletişim dili ise Arapçadır; ancak 1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Dağıstan’da yaşanan ani değişimler ve zorla modernleşmeyle bağlantılı olarak kültürel alanda da ciddi dönüşümler meydana gelmiştir. Sovyet yıllarında, Dağıstanlılar arasında iletişim dili olarak Arapça ve Farsça kelimelerle cumhuriyetteki tüm etnik grupların ortak kullandıkları kelimelerin karıştığı Rusçanın özel bir versiyonu gelişmiştir.

Dağıstan nüfusunun çok etnikli yapısı, herkesi kuşatacak etkin bir ulusal politikanın uygulanmasını gerekli kılmaktadır. Sovyet öncesi dönemde bu görevi İslamiyet ortak paydası başarılı biçimde üstlenmişken, komünist rejimin bölgeye yerleşmesiyle birlikte kendini bir bütün olarak gören toplum, zamanla çeşitli etnik gruplara ayrılmıştır. 1991 yılından itibaren ise Sovyetler Birliği’nin halefi olan Rusya yönetiminin bölgedeki Müslümanları “geleneksel ve radikal İslam” söylemi ile ikiye ayırma çabalarının etnisiteler arasında oluşacak muhtemel ittifakları işlevsiz kılmaya dönük bir girişim olduğu anlaşılmaktadır. Devletin bu politikası sonucunda Dağıstan toplumu daha da küçük etnik gruplara bölünmüştür. Bu durum zamanla yönetimde üstü kapalı bir etnik hiyerarşinin kurulmasına yol açmış ve bu hiyerarşi dışında kalan unsurlar arasında ciddi rahatsızlıkların ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte Dağıstan’daki etnik grupların hangilerine “yerli etnisite” statüsünün verilmesi gerektiği tartışması da önemli bir sorun olarak gündemdeki yerini korumaktadır.

Bölgedeki bir diğer önemli sorun ise, Dağıstan’daki birkaç yerli etnik grubun, Azerbaycan ve Rusya arasından geçen sınır ile iki devlet arasında bölünmüş olmasıdır. Bugün Dağıstan’da bir taraftan yerli etnik grupların cumhuriyet nüfusundaki payı artarken, diğer taraftan başka yerlere hızlı bir göç devam etmektedir. Demografide yaşanan diğer bir sorun ise, Dağıstan’ın siyasi ve sosyoekonomik hayatında önemli yere sahip olan Rus nüfusun, kitlesel göçler sonucu büyük oranda azalmış olmasıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi Dağıstan, nüfus olarak görece küçük olsa da barındırdığı 30’dan fazla etnik yapı nedeniyle bölge cumhuriyetleri içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu özellik ise, Dağıstan’da kimin daha etkin olacağı sorunuyla birlikte, etnik gruplar arasında da ister istemez bir rekabete yol açmıştır.

Dağıstan’daki etnik grupların hangilerinin yerli sayılıp hangilerinin sayılmayacağı sorusuna verilen cevap, Sovyet döneminde pratik önemdeydi; çünkü yerli etnik gruplar Komünist Parti’nin yanı sıra yürütme ve yargı organlarında temsil edilmesi gereken yerli millet statüsündeydiler. Aynı zamanda, herhangi bir yerli etnik gruba mensubiyet, Sovyetlere bağlı ulusal bölgelerde Sovyet ve parti aygıtının “yerleştirme” politikası çerçevesinde, söz konusu etnik grup mensubuna yalnızca devlet kurumlarındaki kariyerinde değil, kamusal yaşamın tüm alanlarında da fiilî ve örtülü avantajlar sağlıyordu. Sovyet sonrası dönemde de bu tartışma ortadan kalkmamış, bilakis belli başlı etnik grupların devlet kurumlarında temsil edilmesi ve bunların karar alma mekanizması üzerindeki etkisi daha fazla tartışılır olmuştur.

Yeni dönemde, Rusya’da yaşayan küçük yerli halklara önemli yasal güvenceler verilmekle kalmayıp, aynı zamanda söz konusu halkları tasnif ederken kullanılması gereken önemli ilkeleri düzenleyen özel bir federal yasa da kabul edilmiştir. Mevzuatta yapılan bu değişikliğe göre, bir etnik grubun ülkenin küçük yerli halkları listesine alınabilmesi için gerekli şartlar şunlardır: atalarının geleneksel yerleşim bölgelerinde ikamet etmesi, Rusya’daki sayısının 50.000’den az olması ve kendisini ayrı bir etnik topluluk olarak görmesi.

Federal merkez 1999’da kabul edilen bu yasaya dayanarak federe bölgelerden söz konusu şartları yerine getiren etnik grupların listesini oluşturmalarını talep etmiş ve bunun sonucunda Rusya Federasyonu’nun Küçük Yerli Halklarının Listesi (RFKYHL) oluşturulmuştur. Söz konusu yasada Dağıstan’a, barındırdığı halkların sayısı bakımından etnik yapısının benzersizliği göz önünde bulundurularak özel bir atıf yapılmıştır. Buna göre Dağıstan Devlet Konseyi’nin, ileride RFKYHL’ye dâhil edilmek üzere, Dağıstan’daki yerli halkların nicel ve diğer özelliklerini tespit ederek bir liste hazırlaması gerektiği belirtilmiştir.

Dağıstan yönetimi, 2000 yılında Devlet Konseyi’nin kabul ettiği 191 sayılı kararname ile bu konuya yasal düzeyde bir çözüm getirmeye çalışsa da kararnamede sadece 14 etnik gruba yerli halk statüsü verilmiş olması ayrı bir sorun oluşturmuştur. Söz konusu etnik gruplar şunlardır: Avar, Dargin, Lezgi, Çeçen, Nogay, Kumuk, Azeri, Rus, Agul, Lak, Tat, Tabasaran, Rutul ve Tsahur. Kararnamede adı geçen millet sayısının 14 olmasının bir tesadüf olmadığı, bu sayının anayasa meclisi ve devlet konseyinin iç organizasyonu ile doğrudan bağlantılı olduğu da ayrıca belirtilmesi gereken bir konudur. Bununla birlikte, ne 10.06.1994 tarihli “Anayasa Meclisi Hakkında” ne de 16.08.1994 tarihli “Devlet Konseyi Hakkında” hazırlanan kanunlarda Dağıstan’ın yerli halkları ile ilgili bir liste vardır; ancak söz konusu kanunlarda, 14 kişilik devlet konseyine aynı milletten birden fazla temsilcinin giremeyeceği belirtilmiştir.

Dağıstan Devlet Konseyi’nin çıkarttığı kararname derinlemesine incelendiğinde, burada yer alan maddelerin federal kanuna ters düştüğü anlaşılmaktadır. Birincisi; federal kanunda öne çıkan “Dağıstan’daki yerli halkların nicel ve diğer özelliklerini tespit etme” şartı yerine getirilmemiştir. Hâlbuki 191 sayılı kararnamenin hazırlayıcıları, Dağıstan’ın yerli halkları listesini oluştururken sadece “yazı dilinin varlığı” şartını aramıştır. Bunun sonucunda RFKYHL’ye, Rusya’nın güneydoğu bölgesinin yerli halklarından biri olan ancak sayıları birkaç yüzü geçmeyen Orok gibi küçük etnisiteler girerken, Dağıstan’da yaşayan ve sayıları on binleri geçen halklar girememiştir. İkincisi; kararnamede “yerli halk” ve “etnik azınlık” kavramlarının karıştırılması sonucunda Dağıstan’ın yerli halkları listesine, Dağıstan için yerli olmayan Rus, Azeri ve Tat gibi etnisiteler dâhil edilmiştir. Dağıstan’ın yerli halkları olan ve çeşitli alt etnik grupları barındıran Avar, Dargin, Lezgi, Lak ve Türkler, Dağıstan toplam nüfusunun %87’sini oluşturmaktadır.

Sovyetler Birliği döneminde heterojen bir yapıya sahip olan Dağıstan yönetiminde, yerli olmayan etnik grupların temsilcileri de yer almıştır. Ancak Sovyetler Birliği Komünist Parti Dağıstan Bölge Komitesi Birinci Sekreterliği görevine, 1948’de bu göreve getirilen Avar kökenli Abdurahman Daniyalov’dan sonra, 2017’ye kadar, yalnızca Dağıstan’ın yerli etnik gruplarının temsilcileri katılabilmiştir. Bununla birlikte Lezgi asıllı Salman Aydinbekov’un Dağıstan Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Bakanlar Konseyi Başkanlığı görevinden ayrıldığı 1951 yılında, cumhuriyet yönetiminde Avar, Dargi ve Kumuk üçlüsü arasında üstü kapalı bir hiyerarşinin ortaya çıktığı da gözlenmiştir.

2017 yılında, etnik Avar olan Ramazan Abdulatipov’un cumhurbaşkanlığı görevinden istifa etmesinden sonra, Vladimir Putin’in bu göreve doğrudan Rus asıllı Vladimir Vasilyev’i getirmesiyle Dağıstan yönetiminde 1948’den itibaren devam eden Avar, Dargi ve Kumuk üçlüsü ortadan kalkmıştır. 1951 ile 2017 arasında geçen sürede, Dağıstan Cumhurbaşkanlığı koltuğunda 34 yıl boyunca Dargi kökenli, 32 yıl boyunca da Avar kökenli siyasetçiler oturmuştur. Bu durumun, söz konusu üç etnik grubun sayıca en fazla olduğu Dağıstan nüfusunun resmî etnik yapısını yansıttığını belirtmek gerekir.

Cumhuriyetin önemli etnik gruplarından biri olan Lezgiler, sayısal olarak hem Dargi hem de Kumuk’tan daha fazla olmalarına rağmen modern Dağıstan yönetiminde ortaya çıkan hiyerarşide sadece dördüncü sırada yer alan başbakan yardımcısı pozisyonuna kadar yükselebilmektedirler. 2016’da yaşanan bir olay, Dağıstan’ın devlet organlarındaki seçkinler hiyerarşisinin -üstü kapalı bir uygulama olmasına rağmen- ne kadar istikrarlı bir yapıya sahip olduğunu göstermiştir. O dönemde cumhurbaşkanı olan Ramazan Abdulatipov, başbakan yardımcısı görevine Avar kökenli Ramazan Aliyev’i getirebilmek ve hâlihazırda o görevde bulunan Lezgi asıllı Anatoliy Karibov’u görevden almamak için yürütme organının yapısını değiştirecek kadar ileri gitmiş ve ikinci bir başbakan yardımcısı pozisyonu oluşturmuştur.

Dağıstan Diasporası

2013 yılında, Dağıstan Cumhurbaşkanı’nın özel bir kararnamesi ile cumhuriyette ekonomik büyümeyi teşvik etmek için öncelikli 10 proje hazırlanmıştır. Bu projeleri hayata geçirmek üzere, cumhurbaşkanlığı bünyesinde Dağıstan’ın Gücü Vakfı adıyla bir diaspora vakfı kurulmuştur. Bu isimde bir vakfın kurulması tesadüfi değildir; zira bu isim, yurt dışındaki Dağıstan diasporasının ülkenin gelişimi açısından oynadığı ve oynayacağı rolü temsil etmektedir. Dağıstan’ın dışarıya göç vermesi, iş gücü piyasasının küçülmesine yol açsa da olumlu bir unsur olarak cumhuriyete akan sıcak para miktarında ve yapılan doğrudan yatırımlarda bir artışa sebep olmuştur.

Dağıstan, sosyoekonomik ve demografik gelişimine bağlı olarak, Sovyetler Birliği döneminde olduğu gibi Sovyet sonrası dönemde de göç vermeye devam etmektedir. Ekonomik gelişme hızı nüfus artış hızına ayak uyduramadığı için, bölgeden göç, 1980’lerden bu yana gittikçe artmaktadır. Dağıstan’ın sosyoekonomik alanda yaşadığı bu sorun, hem Rusya’nın diğer bölgelerinde hem de Rusya dışında bir Dağıstan diasporası oluşmasını kaçınılmaz kılmıştır. Günümüzde Dağıstan diasporasının sayısı 1 milyon civarındadır. Bu ise, Dağıstan nüfusunun üçte birine denk gelmektedir.

Bu bağlamda yaklaşık 300.000 Dağıstan kökenlinin yaşadığı Azerbaycan, en büyük Dağıstan diasporasına ev sahipliği yapan ülkedir. Bu sayı, post-Sovyet ülkelerindeki Dağıstan diasporasının beşte dördüne tekabül etmektedir. Dağıstan ayrıca, Rusya içine de göç vermeye devam etmektedir. Öyle ki Dağıstan dışında Rusya’nın diğer bölgelerinde yaşayan Nogayların sayısı, Dağıstan’da ikamet edenlerden bir buçuk kat daha fazladır. Tsahurların %30’u, Rutullerin %26’sı, Tabasaranların %23’ü, Lezgilerin %23’ü, Agulların %21’i ve Dargilerin %20’si Rusya’nın diğer bölgelerinde yaşamaktadır. Bütün dünyadaki Dağıstan diasporası dikkate alındığında, en büyük diasporaya sahip etnik grup ise Lezgi’dir. Lezgilerin %70’i (270.000 kişi) Dağıstan dışında yaşamaktadır.

Göç başlığı kapsamında ele alınması gereken bir diğer konu, Dağıstan nüfusundaki etnik Rus oranındaki düşüştür. Bu noktada belirtilmesi gereken ise, 1990’dan sonra nüfusundaki Rus oranının azalmaya başlaması yalnızca Dağıstan’a has bir durum değildir. Sovyet dönemi boyunca Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerine yerleştirilen Rus nüfusu, 1990’lardan itibaren bölgede ortaya çıkan siyasi ve ekonomik istikrarsızlıktan dolayı Rusya’nın diğer bölgelerine göç etmiştir.

Bu noktada Dağıstan nüfusundaki Rus oranının azalmasının 1960’ta başladığını ancak bu sürecin hız kazanmasının 1990’ların sonuna denk geldiğini de belirtmek gerekir. 1960’ta Dağıstan nüfusundaki Rusların sayısı 215.000 civarındayken, 2016’ya gelindiğinde bu sayı 90.000’e gerilemiştir. 2015 nüfus sayımına göre Dağıstan, Rusya’da Çeçenistan ve İnguşetya’dan sonra en az Rus nüfusun yaşadığı üçüncü bölgedir.

Sonuç olarak, çok etnisiteli bir yapıya sahip Dağıstan yönetiminde geçerli olan üstü kapalı “kota sistemi”, yalnızca devlet organları arasında değil, aynı zamanda çeşitli etnik grup mensubu seçkinler arasında geçerli olan iktidar mücadelesinde de etkili bir kontrol ve denge mekanizması görevi görmektedir. Ancak Dağıstan’daki Lezgi nüfusu ve Dağıstan dışındaki diasporasının büyüklüğü göz önüne alındığında, Dağıstan yönetiminin etnik üçlüsüne dayanan yapısının kademeli olarak dörtlü yapıya dönüşme eğilimi gösterdiği anlaşılmaktadır.

Yukarıda işaret edildiği üzere, 191 sayılı kararname, Dağıstan’daki etnodemografik ve etnopolitik durumu yansıtmadığı için eleştirilmektedir. Bu eleştirilere göre; kararname, 20’ye yakın yerli etnik grubun RFKYHL’ye girmesi önünde büyük bir engel teşkil etmektedir. Bu bağlamda söz konusu kararnamenin güncel dengeleri yansıtacak şekilde yenilenmesi, Dağıstan’da geçerli olan etnik sorunları ortadan kaldırmada etkin bir mekanizma hâline gelebilir.

Dağıstan Cumhuriyeti’nde siyasi yönetimi sürdürülebilir kılmak için etnik merkezli ayrıştırıcı politikalar yerine; etnisiteler üstü, bölgedeki halkları tek bir çatı altında birleştirebilecek en önemli ortak paydalardan olan İslam’ın merkeze alındığı bir yaklaşımın benimsenmesi gerekmektedir.

Ekonomik Yapı

İşsizlik oranı %13 olan Dağıstan Cumhuriyeti, bu alanda Rusya’daki 85 federe birim arasında 81. sırada yer almaktadır. Kişi başına düşen ortalama gelir açısından 41. sırada bulunan cumhuriyetteki insanların %15’i yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Gayrisafi bölgesel gelir (GRP) içinde tarımın %28, çeşitli mal ve hizmetlerin ticaretinin %18, sanayinin %12, inşaat sektörünün %9 payı vardır. Rusya ekonomisinde koyun ve keçi hayvancılığı (%24) ile öne çıkan Dağıstan, aynı zamanda Rusya’daki üzüm üretiminin %25’ini gerçekleştirmektedir.

Dağıstan’ın ekonomide aktif olan nüfusunun sayısı 1 milyonu geçmektedir. Bu nüfusun sektörlere göre dağılımı ise şöyledir: %25 tarım, %14 ticaret, %14 eğitim, %10 sanayi, %8 ulaştırma, %7 sağlık, %5 inşaat vd.

Sanayi üretimi sırasıyla; %32 gıda endüstrisinden, %22 elektrik üretiminden, %20 akaryakıt endüstrisinden, %13 metalürji ve makine endüstrisinden, %5 inşaat endüstrisinden ve %3 kimya ve petrokimya endüstrisinden oluşmaktadır. Bunların yanı sıra doğal gaz ve petrol rezervleriyle bilinen Dağıstan, aynı zamanda kendi elektriğini de kendisi üretmektedir. Cumhuriyetteki hemen hemen tüm elektrik, 1.000 MW kapasiteli Çirkeysk ve 400 MW kapasiteli İrganaysk hidroelektrik santrallerinde üretilmektedir.

Dinî Yapı ve Müslümanların Durumu

Kuzey Kafkasya halklarının İslamlaşması 7. yüzyılda Arap fetihleri ile başlamıştır. Aslında İslam’ın bütün bölgeye yayılması yaklaşık olarak 1.000 yıl sürmüştür. İlk aşamada, güney Dağıstan’a ulaşan İslam, buradan da bölgenin batısına doğru yayılmıştır. 15. yüzyıla gelindiğinde Kuzey Kafkasya’nın doğusu tamamen İslamlaşmıştır. Ancak günümüzde bölgede yaşayan Müslüman halkların (özellikle Kuzey Kafkasya’nın batısındaki halkların) İslam öncesi inançlarından vazgeçmesi (17-19. yüzyıl arasında) uzun zaman almıştır. Arap davetçi ve fetihçiler üzerinden Dağıstan’a ulaşan İslam, Kuzey Kafkasya’nın doğu bölgelerinde yerli davetçiler eliyle, batısında ise daha çok Osmanlı Devleti’nin etkisiyle yayılmıştır. Bugün genel olarak Kuzey Kafkasya’nın batısında Hanefi, doğusunda ise Şafi mezheplerinin yaygın olmasının sebebi, bu tarihsel olgu ile ilgilidir.

Dağıstan Kafkasya’nın en İslamlaşmış bölgesidir denilse yanlış olmaz. Buradaki Müslümanların neredeyse tamamı Sünni ekole mensup olup, bunların da %90’ı Şafi’dir; ikinci sırada ise Hanefi mezhebine tabi olanlar gelmektedir. Dağıstan’daki Sünniler genel olarak mozaik bir toplum yapısına sahip olduklarından bölgede bir yandan selefîliğin en radikal kanadı faaliyet gösterirken diğer yandan sufiliğin çeşitli okullarının var olduğu görülmektedir.

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, o zamana kadar dine karşı uygulanan baskı ortadan kalkmış ve insanların baskılanmış dinî kimliklerine geri dönüşü konusunda bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelere bağlı olarak tüm eski Sovyet bölgelerinde olduğu gibi, Dağıstan’da da İslam’a hızlı bir geri dönüş süreci başlamıştır. Buradaki dinî canlanma, Dağıstan’ın Kuzey Kafkasya Müslümanları Dinî İdaresi’nden ayrılışıyla hız kazanmış, ancak bu durum bir yandan da Müslüman etnik gruplar arasında daha fazla parçalanmaya sebep olmuştur. Öyle ki bölgede âdeta “etnik müftülükler” ortaya çıkmıştır. Bu dağınık görüntü zaman içinde biraz daha derli toplu bir hâl almış ve cumhuriyetin tek dinî idaresi olan Dağıstan Müslümanları Dinî İdaresi, Müslüman topluluklarının en az yarısı tarafından meşru olarak tanınmaya başlamıştır. Bununla beraber bölgede İslam’ın rolü ve kimin İslam’ı temsil ettiği konusundaki tartışmalar günümüzde hâlâ sürmektedir. Güncel tartışmalardan biri, dinî idarenin sadece önde gelen sufi şeyhlerinden Said Atsayev’in (Said Efendi Çirkeyskiy) takipçileri tarafından temsil ediliyor olduğu yönündeki iddialardır. Müftülük kurumunda üstü kapalı bir klan sistemi olduğunu söyleyen muhalifler, dinî idaredeki kilit pozisyonların yalnızca Avarlar tarafından değil, aynı zamanda Gumbetovskiy bölgesinden küçük bir klan tarafından domine edildiğini savunmaktadır.

Hasılı, Müslümanlar arasındaki bu birlik yoksunluğu, İslam’ın Dağıstan toplumunda oynayabileceği güçlü etkiyi ortadan kaldırmakta ve ortak dinî paydanın -geçmişte olduğu gibi- sosyal sorunları çözme kapasitesine zarar vermektedir. Öyle ki bu ayrışma sebebiyle din, kimi zaman çeşitli grupların üzerinden kavgalarını yürüttükleri bir alan hâline dönüşebilmektedir. Bu sorunun günümüzde tüm İslam dünyası için geçerli olduğu düşünüldüğünde, Dağıstan’daki sıkıntının aslında yalnızca buraya özgü olmadığı da anlaşılmaktadır.

Dağıstan’daki Müslümanlar arasında yaşanan dinî çekişme ve tartışmalar, sadece bazı selefî gruplarla sufi grupların dâhil olduğu basit bir mezhebî rekabet şeklinde açıklanamayacak kadar farklı boyutlara sahiptir. Örneğin, geleneksel çizgiye daha yakın ve sufi eğilimdeki birçok anlayış arasında da önemli yaklaşım farkları olması, bölgede sıradan insanların gündelik dinî yaşamına etki edecek boyutta bir rekabeti tetiklemiştir. Dağıstan’da sufiliğin önde gelen şeyhlerinden biri sayılan Said Atsayev’e bağlı sufi yapılar dışında, Hasavyurtlu Şeyh Tacudin gibi farklı sufi liderler arasındaki çekişme, bir süre daha bölge Müslümanlarının en güncel dinî tartışma konularından birini oluşturacak gibi görünmektedir.
 

Diğerleri