Yükleniyor...

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti

Temel Göstergeler
Resmi Adı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti
Yönetim Biçimi Parlamenter Demokrasi
Bağımsızlık Tarihi 15 Kasım 1983
Başkent Lefkoşa (50 bin)
Yüzölçümü 3.355 km2
Nüfusu 330 bin
Nüfusun Etnik Dağılımı Nüfusun tamamına yakını Türklerden oluşmaktadır.
İklimi Ilıman Akdeniz iklimi hakim olup, yazlar sıcak ve kurak, kışlar serin geçmektedir.
Coğrafi Konumu KKTC, Akdeniz’de Türkiye’nin güneyinde yer alan Kıbrıs adasının kuzey kesimindedir.
Komşuları Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
Dil Türkçe
Din %99 Müslüman, %1 Hristiyan ve diğerleri
Ortalama Yaşam Süresi 82.6 yıl (2018)
Okuma-Yazma Oranı Bilinmiyor (Okullaşma oranı Yükseköğretimde %92.8)
Para Birimi Türk Lirası
Millî Gelir 4.234 milyar dolar (2018 tahmini)
Kişi Başı Ortalama Milli Gelir 14.942 dolar (2018 tahmini)
İşsizlik Oranı %5.5 (2018 tahmini)
Enflasyon Oranı %10.2 (2018 tahmini)
Reel Büyüme Hızı %5 (2018)
Yoksulluk Oranı Bilinmiyor
İhracat Ürünleri Süt ürünleri, narenciye, hurda metal, piliç eti, patates, hazır giyim, alçı taşı, meşrubat ve meyve suyu, sebze-meyve, deri, yumurta
İthalat Ürünleri Yakıt, taşıt araçları, arpa, hayvan yemi, inşaat malzemeleri, ilaç, alkollü içecek, sanayi tipi makine, mobilya ve aksesuarları, lpg gazı, telefon cihazları, süt ürünleri, temel gıda ürünleri, elektronik eşya
Başlıca Ticaret Ortakları Türkiye, AB ve Doğu Avrupa ülkeleri, Ortadoğu ülkeleri, Uzakdoğu ülkeleri

Ülke Tarihi  

Kıbrıs’ın bilinen ilk yerleşimcilerinin M.Ö. 7-10 binli yıllarda Anadolu ve Suriye topraklarından adaya geldikleri tahmin edilmektedir. Asur, Pers, Mısır ve Büyük İskender’le birlikte Helen hakimiyeti altına giren ada, M.Ö. 58’de Roma İmparatorluğu’nun topraklarına dahil edilmiş, 395 yılında devletin ikiye bölünmesi ile birlikte Bizans İmparatorluğu sınırları içerisinde kalmıştır. Hz. Osman’ın hilafeti döneminden başlayarak Emevi ve Abbasi dönemlerinde İslam ordularının uzun süre fethetmek için çaba sarf ettiği Kıbrıs, kısmî başarılara karşın tam bir İslam beldesi haline dönüştürülememiş, ancak Müslümanlar farklı tarihlerde peyderpey adaya yerleşmiş, Bizans da Müslüman akınları karşısında kimi zaman vergi ödemeyi kabul etmiştir.

1191 yılında Haçlı seferinin başında bulunan İngiltere Kralı I. Richard tarafından ele geçirilen Kıbrıs, tarihte “Arslan Yürekli” olarak bilinen I. Richard tarafından Tapınak Şövalyeleri’ne satılmış, ancak adanın bir yıl sonra Richard’a iade edilmesi üzerine, Kral bu kez de adayı eski Kudüs Kralı Guy de Lusignan’a satmıştır. Böylece adada ismi Kudüs Krallığı olan ve 1489’a kadar varlığını sürdürecek olan “Luzinyanlar” dönemi başlamıştır. Bu dönemde ada ekonomik ve kültürel açıdan büyük bir atılım göstermiştir.

1489 yılında Venedik hakimiyeti altına giren Kıbrıs, ada halkı açısından sıkıntılı geçen yaklaşık bir asırlık dönemin ardından 1571’de Yavuz Sultan Selim tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına dahil edilmiştir. Doğu Akdeniz ve çevresinin tamamen hakimiyet altına alınması adanın stratejik önemini daha da arttırmış, özellikle korsanlık faaliyetleri Kıbrıs’ın fethini zorunlu kılmıştır. Fetih, Akdeniz’deki Türk hakimiyetini perçinlemiş olması bakımından büyük öneme sahiptir. Osmanlı hakimiyeti döneminde Kıbrıs’ta hayat yeniden canlanmış, Venedik döneminde kapatılan Ortodoks kiliseleri tekrar ibadete açılarak Hristiyan tebanın inanç özgürlüğü temin edilmiştir. Öte yandan başta Karaman olmak üzere Ürgüp, Beyşehir, Niğde, Aksaray gibi Orta Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden getirilen yerleşimcilerle adadaki Müslüman nüfus yeniden arttırılmıştır. Adanın dört bir yanında tesis edilen kütüphane, han, hamam, cami, köprü, çeşme gibi vakıf eserleriyle bölge mamur hale getirilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin 93 Harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Harbi’nden mağlubiyetle ayrılması ve imzalanan Ayestefanos Antlaşması’nın ağır şartları Avrupa devletlerini harekete geçirmiş, bir süredir Hindistan deniz ticaretini kontrol altına almak için Kıbrıs’a göz diken İngiltere de bu durumu fırsat bilerek, Anadolu’da olası bir Rus tehlikesine karşı Osmanlı’ya yardım etme sözüyle Kıbrıs’ta askerî üs kurmayı teklif etmiştir. İçinde bulunduğu zor şartlar altında bu teklifi kabul etmek durumunda kalan Osmanlı, 4 Haziran ve 1 Temmuz’da imzalanan ve 15 Temmuz 1878’de yürürlüğe giren antlaşmalarla, egemenlik hakları saklı kalmak ve her yıl belirli miktarda ödeme almak kaydıyla Kıbrıs’ın idaresini fiilî olarak İngiltere’ye terk etmiştir.

İngiliz yönetiminin başlangıcından itibaren uygulamada pek çok problem ortaya çıkmış, İngiltere sözleşmelere aykırı adımlar atarak vakıf ve padişah mallarına el koymaya, Müslüman halka baskı uygulamaya başlamış, bu durum Rumları da cesaretlendirerek Müslümanların mallarına el koymaya teşvik etmiştir. Birinci Dünya Savaşı İngiltere’nin aradığı fırsatı vermiş ve böylece 1914 yılında İngiltere Kıbrıs’ı ilhak ettiğini ilan etmiştir. 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla birlikte Türkiye İngiltere’nin ilhakını tanımayı kabul etmiştir.

1925 yılında İngiltere Kıbrıs’ı kraliyete bağlı bir koloni statüsüne sokmuş, 1931 yılında ise Rumlar adanın Yunanistan’a bağlanması için isyan hareketi başlatmıştır. 1950 yılında Psikopos Makarios önderliğinde bir plebisit gerçekleştirilmiş, Yunanistan ve adadaki Rumlar, İngiltere ve Türkiye tarafından tanınmayan bu plebisitin sonuçlarına dayanarak BM’ye müracaat ederek selfdeterminasyon hakkı talep etmişlerdir. Buna mukabil Türkiye de benzer bir taleple BM’ye müracaat etmiş, ancak BM bu hakkın her iki taraf için söz konusu olabileceğine kanaat getirmiştir. Bu süreç, Kıbrıs Rumlarının Yunanistan’a bağlanma yani Enosis hedefine ulaşmak için EOKA adlı terör örgütünün kurulmasına zemin hazırlamıştır. 7 Mart 1953’te Yunanistan hükümet üyeleri, Makarios ve EOKA kumandanı Albay Grivas EOKA andı içmiş, bu tarihten itibaren Rum tarafı Kıbrıslı Türklere karşı büyük bir şiddet hareketi başlatmıştır. Özellikle 1955 yılından itibaren yüzlerce Türk öldürülmüş, Türklere ait mallar yağmalanmış, 6 bin kişi mülteci konumuna düşmüştür. Halkın can ve mal güvenliğinin kalmadığı böyle bir ortamda 1958 yılında Türk Mukavemet Teşkilatı kurulmuştur. Adadaki sürecin giderek çıkmaza girmesi üzerine İngiltere 1959 Şubatına taraflarla İsviçre ve İngiltere’de görüşmeler düzenlemiş ve her görüşmeler neticesinde 19 Şubat 1959 tarihinde her iki tarafın eşit statüye sahip olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kabul edilmiştir. 16 Ağustos 1960 tarihinde her iki taraf da adaya çıkarak bağımsız devleti başlatmıştır. Antlaşma esasında cumhurbaşkanının Rum, yardımcısının Türk olması, hükümet, meclis ve kamu görevlerinde de kontenjanların Rum tarafı lehine %70’e %30’luk bir paylaşımla dağıtılması kabul edilmişse de, ilerleyen aşamalarda Makarios liderliğindeki Rum tarafı bu uygulamanın tatbik edilmesine imkan tanımamıştır. Bunda gelinen noktanın Enosis için bir adım olarak görülmesi etkili olmuştur.

Makarios’un anayasasının uygulanamaz olduğu ve değişikliğe ihtiyaç duyduğu tezini savunarak ortaya attığı fikirler Türkleri adada azınlık konumuna düşürmeyi ve eşit kurucu ortaklık statüsünü ortadan kaldırmayı amaçlamıştır. 30 Kasım 1963’te sunulan teklif garantör ülkelerden Türkiye tarafından 6 Aralık 1963 tarihinde reddedilirken, diğer garantör devletler Yunanistan ve İngiltere olumsuz bir cevap vermeyerek Rum tarafını cesaretlendirmiştir. Böylece Aralık 1963’te yüzlerce kişinin hayatını kaybettiği ya da yaralandığı, yaklaşık 30 bin kişinin mülteci durumuna düştüğü, 100’den fazla köyün tahrip edildiği Rum katliamları gerçekleştirildi. Uluslararası kamuoyunun seyirci kaldığı bu katliamlar “Türkler isyan etti” yalanı ile meşrulaştırılmaya çalışılmış, katliam esnasında Rum tarafının kontrolünde olan iletişim kanalları da kesilerek Türkiye’ye karşı bir karartma uygulanmıştır. “Kanlı noel” olaylarıyla adada işlerin iyice çığırından çıkması üzerine İngiltere 30 Aralık 1963’te Lefkoşe’de “Yeşilhat”a girmiş ve böylece adanın kontrolü defakto olarak ikiye ayrılmıştır.

Ancak bu tarihten sonra da Rum tarafının uluslararası hukuku hiçe sayan girişimleri hız kesmemiş, Türklere yönelik terör faaliyetleri devam etmiştir. Yeşilhattı geçerek Türk tarafını taciz eden, cinayet ve yağma faaliyetlerini sürdüren Rumlara karşı, Türkiye’nin müdahil olma talepleri ise BM ve ABD tarafından sürekli reddedilmiştir. 1968’de Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta başlatılan görüşmelerden de netice alınamamış, bu süreçte Makarios Enosis’i uzun erimli bir proje olarak uygulama yoluna gitmiştir. Yunanistan tarafı bu karardan memnun olmamış ve ülke içindeki prestijini korumak için Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakını bir an önce gerçekleştirme düşüncesini sürdürmüş, bu da Makarios yönetimi ile Yunanistan’ın arasının açılmasına neden olmuştur. 15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe sonrasında Makarios ABD’ye kaçmış, onun yerine göreve gelen Nikos Sampson ise aynı gün Yunanistan’a ilhak anlamına gelen Kıbrıs Helen Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir. Makarios’un 19 Temmuz’da BM’de gerçekleştirdiği konuşmada Kıbrıs’ın Yunanistan tarafından işgal edildiği, Türklerin can ve mal güvenliğinin bulunmadığı yönündeki konuşmasının ardından Türkiye, İngiltere’ye garantör ülke olarak Kıbrıs’a birlikte müdahale etmeyi teklif etmiş fakat İngiltere’nin bunu kabul etmemesi üzerine 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs Türk Barış Harekatı başlatılmıştır. 22 Temmuz’da ateşkes ilan edilmiş, Sampson iktidardan uzaklaştırılmış, ancak Rum tarafı bu karara uymayarak Türk köylerine saldırmaya devam etmiştir. 25 Temmuz’da Cenevre’de toplanan garantör devletlerin 30 Temmuz’da imzaladığı protokole göre güvenli bölge oluşturulması, işgal altındaki Türk köylerinin derhal boşaltılması, esirlerin mübadele edilmesi veya serbest bırakılması ve barışın sağlanabilmesi için görüşmelerin sürdürülmesi kararlaştırılmıştır. Aynı zamanda adada Rum toplumu ve Türk toplumu olmak üzere iki otonom yönetimin varlığı da kabul edilmiştir. Yunanistan daha sonra Atina Yüksek Mahkemesi’nin 21 Mart 1979’da aldığı kararla Türkiye’nin gerçekleştirdiği barış harekatının yasal olduğunu kabul etmiştir.

Cenevre Antlaşması Yunan tarafını tatmin etmemiş, 8 Ağustos’taki ikinci toplantıdan da istenen neticenin alınamaması üzerine 14-16 Ağustos 1974’te İkinci Kıbrıs Türk Barış Harekatı gerçekleştirilerek KKTC’nin bugünkü sınırları çizilmiştir. Rum Kesimi’nde kalan Limasol, Larnaka, Baf şehirlerinde ise Türkler büyük katliamlara maruz bırakılmıştır. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiş, adanın iki bölgeden oluşan federatif bir yapıya kavuşacağı ve Rum tarafıyla birleşileceği varsayımıyla hareket edilmiştir. Bu doğrultuda yeni devletin Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın önce 1977’de Makarios, ardından 1979’da Kiprianu ile gerçekleştirdiği görüşmelerde bu yönde ilkesel olarak mutabık kalınmasına karşın, Rum tarafı kendilerinin tek hakim olduğu bir yönetim modelinde diretmeye devam etmiş ve verilen sözler yerine getirilmemiştir. Adada iki toplumlu federatif bir yapının mümkün olmadığını gören Türk yönetimi 15 Kasım 1983 tarihinde Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan etmiştir. Rum ve Yunan taraflarının BM’deki girişimleri ile BMGK’da KKTC’nin bağımsızlığının tanınmasını engelleyecek bir karar çıkartılmış, böylece Bangladeş, Pakistan gibi pek çok Müslüman devletin KKTC’yi resmen tanımasının önüne geçilmiştir.

BM ilkeleri ve 1960 kararlarına bağlı kalacağını açıklayan KKTC, Rum kesimi ile müzakere kapılarını her zaman açık tutmuş, ancak Rum kesiminin üniter devlet anlayışındaki ısrarcı tutumu Kıbrıs sorununun günümüze kadar ulaşmasına sebep olmuştur. Öte yandan GKRY, 1990 yılında AB’ye üyelik başvurusunda bulunmuş, bu yapılırken 1960 kararları hiçe sayılmış ve adanın KKTC’yi de kapsayacak şekilde tamamı için müracaatta bulunulmuştur. Zira 1960 Cenevre Antlaşması’nda, Türkiye ve Yunanistan’ın birlikte üye olmadıkları bir platforma Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üye olmasının mümkün olmadığı kabul edilmiştir. Ancak AB’nin bu müracaatı kabul ermesi ve ardından 2004 yılında Kıbrıs’ı birliğe dahil etmesi uluslararası hukuk tarihine kara bir leke olarak geçmiştir.

İki taraf arasındaki müzakereler 2000’li yıllarda da devam etmiş, özellikle 2002 yılında dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflarla gerçekleştirdiği görüşmelerin ardından hazırladığı “Annan Planı” 2004 yılında her iki tarafta da referanduma sunulmuş, 24 Nisan 2004’teki referandumda KKTC’de %64.9’luk bir “Evet” oranı yakalanırken, GKRY’de bu oran %24.1’de kalmıştır.  Öte yandan Eylül 2008-Ocak 2010 tarihleri arasında dönemin devlet başkanları Dimitris Hristofyas ve Mehmet Ali Talat arasında yaklaşık 60 görüşme gerçekleştirilmiş ve taraflar arasında olumlu mesajlar verilmiştir. Kıbrıs Sorunu’nun önümüzdeki süreçte her iki taraf için taşıdığı önemin yan sıra Türkiye-Yunanistan ilişkileri açısından da en önemli kırılma noktalarından ve küresel siyasetin önemli gündem maddelerinden biri olacağı muhakkaktır.

Siyasî Yapı

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yarı başkanlık tipi demokrasi ile yönetilmektedir. Devlet yönetiminin başında bulunan cumhurbaşkanı devlet başkanı olup, başbakan da hükümetin başı olarak görev yapmaktadır. Yürütme yetkisi hükümet ve cumhurbaşkanı tarafından ortak kullanılmaktadır. Ülke idari olarak Lefkoşa, Gazi Mağusa, Girne, Güzelyurt, İskele ve Lefke olmak üzere altı bölgeye ayrılmıştır.

Yasama organı 50 sandalyeden oluşan “cumhuriyet meclisi” olup, üyeleri 5 yılda bir gerçekleştirilen seçimlerle belirlenmektedir. Son meclis seçimleri 7 Ocak 2018’de gerçekleştirilmiştir ve bir sonraki seçimlerin 2023 yılında gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.  Ulusal Birlik Partisi (UBP) son seçimlerde %35’lik oy oranı ve 21 milletvekili ile birinci parti olarak zaferle ayrılmış olmasına karşın iktidara gelememiştir ve halihazırda koalisyon hükümeti, sonraki dört parti olan Cumhuriyetçi Türk Partisi, Halkın Partisi, Toplumcu Demokrasi Partisi ve Demokrat Parti’nin bir araya gelmesiyle kurulmuştur. 

Devlet başkanı seçimleri de benzer şekilde 5 yılda bir gerçekleştirilmektedir. Henüz KKTC’nin bağımsızlığından önce Kıbrıs siyasetinin en önemli figürü olarak öne çıkan Rauf Denktaş, 1970 yılında Türk Cemaat Meclisi Başkanlığına, 1973’te Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığına seçilmiştir. Kıbrıs Türk Barış Harekatı’nın ardından 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin ilanıyla birlikte devlet ve meclis başkanlıkları görevini yürüten Denktaş, 1976 ve 1981 yıllarındaki seçimleri de kazanarak devlet başkanlığı görevini sürdürmüştür. 1983 yılında KKTC’nin bağımsızlığını ilan etmesinin ardından 1985, 1990, 1995 ve 2000 yıllarında gerçekleştirilen tüm seçimlerden zaferle ayrılan Denktaş, 2004 yılında Annan Planı’na karşı çıkmasına karşın referandumda halk %65 oranında “Evet” oyu kullanmıştır. 2005 yılında gerçekleştirilen seçimlerde aday olmayan Denktaş’ın ardından bu görevi 2005-2010 yılları arasında Mehmet Ali Talat, 2010-2015 yılları arasında a Derviş Eroğlu üstlenmiştir. 19 ve 26 Nisan 2015’te iki tur olarak gerçekleştirilen son seçimlerden galip ayrılan Mustafa Akıncı halen KKTC Cumhurbaşkanı olarak görev yapmaktadır. Ülkede bir sonraki devlet başkanlığı seçimlerinin 2020 yılında gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.

Ekonomik Durum

KKTC ekonomisi büyük oranda hizmet sektörüne endeksli olup, turizm ve eğitim alanları bu noktada büyük önem taşımaktadır. Tarım, sanayi ve inşaat sektörlerinin her birinin ekonomideki payları %10 civarında olup, başlıca tarım ürünleri üzüm, narenciye, patates, arpa ve zeytindir. Ayrıca kümes hayvanı yetiştiriciliği ve balıkçılık da yapılmaktadır. Başlıca sanayi alanı ise tekstildir.

KKTC’nin diplomatik olarak dünyanın birçok devleti tarafından tanınmıyor oluşu nedeniyle uygulanan izolasyon ve ambargolar, ülke ekonomisini önemli ölçüde etkilemektedir. Ancak Türkiye’nin verdiği destek ve ürettiği çözümlerle bu alandaki sıkıntılar belirli ölçüde aşılabilmektedir. Ülkenin yıllık dış ticaret hacmi toplamda 2 milyar dolar sınırını zorlamakta olup, bunun %90’lık bir bölümünü ithalat oluşturmaktadır. Büyük oranda ithalata dayalı olan dış ticaretin %60’tan fazlası Türkiye ile gerçekleştirilmekte olup, kalan kısmı ise başta AB ülkeleri olmak üzere, Ortadoğu ve Uzakdoğu ülkeleri ile gerçekleştirilmektedir. Başlıca ihracat ürünleri süt ürünleri, narenciye, hurda metal, piliç eti, patates, hazır giyim, alçı taşı, meşrubat ve meyve suyu, sebze-meyve, deri, yumurta; başlıca ithalat ürünleri ise yakıt, taşıt araçları, arpa, hayvan yemi, inşaat malzemeleri, ilaç, alkollü içecek, sanayi tipi makine, mobilya ve aksesuarları, lpg gazı, telefon cihazları, süt ürünleri, temel gıda ürünleri ve elektronik eşyadır.

Türkiye ile İlişkiler

Türkiye Cumhuriyeti ile KKTC arasındaki ilişkiler, adanın son beş asırlık tarihinden bağımsız düşünülemez. Kıbrıs, 1571’de Yavuz Sultan Selim döneminde fethedilmesinden itibaren üç asrı aşkın bir süre Osmanlı hakimiyeti altında kalmış ve devlet açısından son derece stratejik önemi olan Akdeniz’in güvenliğinin garantisi olmuştur. Adanın 19. yüzyılın sonlarında fiilen Birinci Dünya Savaşı’nın ardından da resmen İngiltere’nin hakimiyetine girdiği, ardından yüzyıl ortalarından itibaren adanın bir kısmında Rum yönetiminin kurulduğu dönemlerde de Kıbrıs, kesintisiz bir biçimde Türk yurdunun bir parçası olmaya devam etmiştir. Adada başta İngiltere olmak üzere küresel aktörlerin göz yumduğu ve Rumların gerçekleştirdiği mezalim karşısında Kıbrıslı Türklerin yardımına koşan tek devlet de Türkiye Cumhuriyeti olmuştur. Bu sahiplenme, adada kurulacak yeni yönetimlerin teşekkül ettiği süreçlerde de devam etmiş, Türkiye Cumhuriyeti Yunanistan ve İngiltere ile birlikte üç garantör ülkeden biri olarak adanın geleceğinin belirlenmesinde söz sahibi olmuştur. Rum tarafının sözleşmelere mutabık kalmaması ve beklenen adımların atılmaması üzerine adanın kuzeyinde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti de yine Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik ve siyasi etki gücü ile mümkün olabilmiştir. Bugün gelinen noktada Türkiye, KKTC’yi uluslararası düzeyde resmî olarak tanıyan tek ülke konumundadır. İki ülke arasında bu bakımdan hayati bir bağ bulunmakta olup, KKTC’nin başta ekonomi olmak üzere pek çok alanda en büyük destekçisi Türkiye Cumhuriyeti’dir.

Müslümanların Durumu

Nüfusunun tamamına yakını Müslüman Türklerden oluşan KKTC’de, yerli halkın dinî inanç ve yaşantısının Türkiye’den çok farklı olduğu söylenemez. Ancak Kıbrıs’ın eğlence sektörünün cazip bölgelerinden biri haline gelmesi Kıbrıs’ın genel karakteristiği açısından da önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır.

Türkiye’nin tarih boyunca olduğu gibi bugün de Kıbrıs’a büyük önem atfediyor olması, “Yavru Vatan” olarak görülen ülkenin sahiplenilmesi yönünde özel bir çabayı da gerekli kılmaktadır. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından 2013 yılında Lefkoşa’da temeli atılan ve yakın zamanda ibadete açılan Hala Sultan Camii bu yönde atılan stratejik bir adım olarak da okunabilir. Ancak camii inşaatını “Türkiye’nin Osmanlı’dan kalma emperyal niyetlerinin bir yansıması” olarak yorumlayan Batılı görüşü destekleyen seküler bir kesimin bu gelişmelerden rahatsızlık duyduğu da görülmektedir.

Öte yandan Kıbrıs’ta etki gücü başta Avrupa olmak üzere uluslararası alana yayılmış canlı bir tasavvufi hayat da mevcuttur. Bu noktada Nakşibendiyye tarikatının Hakkani koluna mensup Nazım Kıbrısî (ö.2014) liderliğindeki Kıbrısîler önemli bir figür olarak öne çıkmıştır.
 

Diğerleri