Yükleniyor...

Suriye’de İktidar Mücadelesi

13 Nisan 2016

Kitap adı: Suriye’de İktidar Mücadelesi
Esad ve Baas Partisi Yönetiminde Siyaset ve Toplum
Özgün Adı: “The Struggle for Power in Syria”
Yazar: Nikolaos van Dam
Çeviri: Aslı Falay Çalkıvik, Semih İdiz
Yayıncı kuruluş: İletişim Yayınları
Birinci baskı: 2000
Sayfa Sayısı: 292
ISBN: 9789754707762

 

Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinde Hollanda’yı müsteşar ve elçi olarak temsil eden yazar, aynı zamanda akademik bir geçmişe ve birikime sahiptir. Halen Ortadoğu üzerine makaleler yayınlamakta olan Nikolaos van Dam, Lübnan iç savaşının sürmekte olduğu yıllarda Beyrut Büyükelçiliği’nde baş müsteşarlık, ardından Bağdat, Kahire ve Ankara’da büyükelçilik görevinde bulunmuştur. Bu çalışma ise yazarın Amsterdam Üniversite’sine sunduğu doktora tezinin yeniden gözden geçirilerek güncelleştirilmiş şeklidir.

Çalışmanın akademik açıdan başarısı, konuyla ilgili yapılan çalışmalarda sıkça atıf gösterilerek teslim edilmiştir. Birincil kaynaklara dayalı bir çalışma olmasına özen gösterilmiş, daha da önemlisi son derece önemli şahsiyetlerle yapılan röportajlar kitaba derinlik katmıştır. Konuyla ilgili içeriden bilgi edinilerek mevzu aktarılmaya gayret edilmiştir.

Bu çalışmanın Avrupalı bir diplomat tarafından ortaya konulmuş olması ise başlı başına bir başarı hikâyesidir. Göreviyle bütünleşmiş bir misyon adamının aynı zamanda çok da iyi bir bilim adamı olabileceğinin kanıtı niteliğindedir. Aynı şekilde bir diplomat hastalığı olan yüzeyselliğin ve oryantalist zaafı olan genellemeci ve bütüncül analiz hastalığının etkilerinden sıyrılabilmeyi başarmış bir çalışmadır da. Bu açıdan çalışma Ortadoğucular açısından büyük bir saygınlığa sahiptir ve bunu tam anlamıyla hak etmektedir.

Ortadoğu kendine has çok girift denklemlere sahip bir bölge olarak anlaşılması güç niteliktedir. Bin yıllara dayalı tarihî mirası, kültür birikimi ve sosyolojik gerçekleri atlanarak girişilen her anlama çabası, kesinlikle yanlış anlamayla sonuçlanmaktadır ki, bir yığın “uzman ve analist”, her gün defalarca bu yanlış anlamalarını başkalarına “anlatmakla” uğraşmaktadır. Bunun önüne geçmenin tek yolu bu derinlikli bölgeyi derinlikli bir yaklaşımla ele almaktır.

Son birkaç yıldır amansız bir savaş ortamının girdabında çırpınan Suriye, sosyolojik gerçekliği, manda idaresinin sonuçları ve mezhep ve aşiret faktörlerinin dâhili ve harici etkileri dikkate alınmadan anlaşılamaz. Bugün yaşanmakta olanların neden-sonuç ilişkileri, bir kısmı on yıllar öncesinden, bir kısmı ise yüzyıllar öncesinden hazırlanmakta olan süreçlerin patlak vermesinden ibarettir. Bu açıdan ortaya çıkan dehşet verici manzara, aslında şaşırtıcı olmaması gereken bir durumdur. Fakat görülmektedir ki yüzyıllarca egemenliğimizde kalmış ve sosyokültürel ilişkilerimizin iç içe geçmiş olduğu bu coğrafyada, tarihsel süreç içinde neyin olup bittiğini ve bugünkü vakıanın nasıl hazırlanmakta olduğunu algılama yetisi ve belki zahmetinden berî bulunmuşuz. İşte bu yüzden, Hollandalı bir diplomatın akademik hassasiyetlerle ve objektif bir gözle ortaya koyduğu bu esere saygı duymamız ve bir bakıma imrenmemiz zaruri hale gelmektedir.

Kitabın girişinde ülkenin 20. yüzyıl siyasi ve sosyoekonomik tarihinde mezhep, bölge ve aşiret bağlarının oynadığı role vurgu yapılmakta ve okuyucuya bununla ilgili temel kavramların bilgisi verilmektedir (Ta’ifiyah, iqlimiyah, ‘asha’iriyah / ‘a’iliyah). Kitabın önemli meziyetlerinden biri de aslında hakikati tüm çıplaklığıyla ve dolaysız olarak mümkün olduğunca tez elden aktarmaya çalışmasıdır. Mezhepçilik (Ta’ifiyah) temelinden hareketle toparlanan kaynaklar ve olgular titiz bir inceleme ve gözleme tabi tutulmuştur.

Kitap on bölümden ve üç ilaveden oluşmaktadır. Birinci bölüm aynı zamanda giriş olarak sunulmuştur. Bu bölümde Suriye’nin sosyokültürel bir panoraması verilmekte ve Suriye toplumunun değerler dünyasını şekillendiren unsurlar üzerinden kapsamlı bir tahlili yapılmaktadır. Aynı şekilde tarihsel süreç üzerinden dinî azınlıkların konumları ortaya konulmaktadır.

İkinci bölümde ülkedeki iktidar aracının en önemli unsuru olan silahlı kuvvetlerde ve ülke siyasetini büyük ölçüde domine etmiş olan Baas Partisi’nde söz konusu azınlıkların yükselme mücadelelerinden bahsedilmektedir. Aslında bu bölüm deyim yerindeyse kitabın ve Suriye siyasetinin belkemiğini teşkil etmektedir. Zira günümüze çetin bir iç savaş olarak yansıyan iktidar mücadelesinin keskin dönemeçleri bu bölümde tanıtılmaktadır. Yerel ölçekte verilen mücadelenin bölge bölge analizi güçlü verilerle desteklenmektedir. Örneğin partinin Şam şubesi ile Hama şubesinin hususiyetlerini ya da İdlib şubesindeki yerelciliğin doğurduğu köyler arası çekişmelerin teşkilat yapısına tesirlerini okuyabilmekteyiz.

Üçüncü bölüm, Suriye silahlı kuvvetlerinde giderek gün yüzüne çıkan Sünniler ile diğer dinî azınlıklar arasındaki mezhebî kutuplaşmanın anlatıldığı bölümdür. İkinci bölümün tamamlayıcısı mahiyetindeki bu bölümde, Baas eliti arasındaki mezhebî ve aşâirî hizipçiliğin ilginç yansımalarına rastlamaktayız. Örneğin bir Arap cumhuriyeti olan modern Suriye’de Türkmenlerin, beklendiği gibi etnik kökenlerinden kaynaklı bir ayrımcılıktan ziyade, Sünni olmalarından mütevellit mezhebî bir ayrımcılığa tabi tutulduklarını açık bir şekilde görebilmekteyiz. Bu da ülkenin görünürdeki algılarla örtük gerçeklerin farklılaşmasına dair ciddi bir örnek ve ülke içi dengeleri doğru anlama yolunda önemli bir işaret teşkil etmektedir.

Dördüncü bölüm ise Suriye’deki tâifeci/mezhepçi zihniyetin vardığı dehşet verici noktayı ortaya koymaktadır. Sünni-Alevi kutuplaşmasının geniş ölçüde verildiği bir önceki bölümden sonra bu bölümde iki dinî azınlık olan Alevi ve Dürzîler arasındaki kutuplaşma ve güç mücadelesine tanık olmaktayız. Dürzî subayların silahlı kuvvetlerden tasfiyesiyle sonuçlanan bu hareketlilik, ülkede korkutucu boyutlara gelmiş olan hizipçi anlayışın uzun müddet bir arada yaşanabilecek bir ülke doğurmayacağının kanıtı niteliğindedir. Artık tartışma öyle bir hal almıştır ki, ülke nüfusundaki dağılımı Sünnilere oranla çok sınırlı olan Alevilerin ordu içinde tüm demografik grafiklere aykırı şekilde sağladıkları üstünlüklerini diğer dinî azınlıklarla paylaşıp paylaşmayacağı gündeme gelmeye başlamıştır. Dürzî subaylara göre Alevi subaylar buna yanaşmamaktadır ve diğer dinî azınlıklara oranla Aleviler beşe bir seviyesine yükselmiştir. Tartışmalar şiddetlendikçe Alevi subaylar inisiyatifi ele alarak Dürzî subayları bir bir tasfiye etme yoluna gitmiştir.

Beşinci bölümde bu kez hâkimiyeti eline alan Alevi cemaati içindeki iktidar mücadelesinin patlak vermesi konu edilmektedir. Yol arkadaşları Hafız Esed ve salah Cedid’in nasıl karşı karşıya geldiklerini, iktidarı kendi tekeline alma gayretine girdiklerini tüm aşamalarıyla öğrenmekteyiz. Hızla Alevilerin hükmü altına giren Baas Partisi içinde bir müddet sonra “ikili sulta” (izdivâciyyet-üs sulta) ortaya çıkmış, Hafız Esed Suriye Silahlı Kuvvetleri’ni, Salah Cedid ise partinin sivil kanadını kontrol altında tutmaya başlamıştı. Bir süre başarıyla uygulanan bu ikili yönetim, beklenebileceği gibi çok geçmeden tek adam olma mücadelesine evrildi. Ordudaki otoritesini bir avantaj olarak kullanan Esed’in giderek öne çıkması ise sürpriz olmadı. Bu bölümün sonunda yapılan bir tahlil çok yerindedir. Ülkede tâifeci bir anlayışla gücü ele geçiren yeni kadronun, artık önüne bakabilmesi için mezhep, bölge ve aşiret bağlarına dayalı bu yapıyı bastırması gerekmekteydi ve bunun için büyük bir sosyal dönüşüm gerçekleştirmek üzere güce ihtiyacı vardı. Oysa paradoksal bir şekilde bu gücü elinde tutabilmesi için yine bu bağlardan yararlanması gerekiyor ve bu bağların geri plana itilmesi mümkün olmuyordu. Bu kısır döngü katlanarak büyümeye devam etti ve ülkenin bugününe yansıyan tâifeci zihniyete dayalı kin ve nefreti üreten bir yapıya dönüştü.

Altıncı ve yedinci bölümler, ülkedeki mezhep ve bölgeciliğe dayalı hizipleşmenin bilimsel veriler ışığında analiz edildiği ve mezhebe dayalı tahrik ve çatışmaların çetelesinin tutulduğu bölümlerdir. Bu bölümlerde mezhepler arası iç savaş tehlikesinin tüm vuzûhiyetiyle açığa çıktığı bu ortamda kullanılan baskı unsurları ve egemenliği koruma telaşındaki rejimin çabaları anlatılmaktadır. Mezhepçiliğin artık geri dönüşü olmayan bir yola girdiğinin kanıtlanmaya çalışıldığı bu sayfalarda, bunun önündeki yapısal engellerin neler olduğu irdelenmektedir.

Sekizinci bölüm rejimin yerleştiği ve nihai mezhep çatışmasının tüm dehşetiyle sergilendiği asimetrik bir iç savaş tablosudur. Ülkedeki etkin Sünni muhalefeti temsil eden Müslüman Kardeşler hareketinin yok edilmesine yönelik çabaların aktarıldığı bu bölüm, aslında ülkedeki travmatik geçmişin nasıl bir gelecek tasavvuru ortaya koyabileceğinin işaretlerini de vermektedir. Ülkedeki ezici çoğunluğu oluşturan Sünniler, bir azınlık mensubu olan Hafız Esed’in iktidarı tümüyle ele geçirmesini asla içlerine sindirememişti. İlk fırsatta bu azınlık rejiminden kurtulmanın yollarını aramaya başlamışlardı. Devlet Başkanı Hafız Esed’in 26 Haziran 1980’de Müslüman Kardeşler örgütünce düzenlenen suikast girişiminden kıl payı kurtulması bir dönüm noktası olmuştur. Daha önce de bazı Alevi subaylar ortadan kaldırılmıştı ama bu kez ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden Esed, Sünni muhalefete yönelik çetin bir mücadele içine girdi. 1980 Palmira Katliamı’ndan başlamak üzere bir dizi katliama imza attı. Nihai darbe ise 1982 yılında Hama’da vuruldu. Şehrin onda bir nüfusu olan 20 bin kişi acımasız bir bombardımanla katledildi. Yani aslında bugün yaşanmakta olan savaş ortamının küçük ölçekli bir benzeri yıllar önce prova edilmişti. Bu katliam, rejimin yerleşmesini ve Sünni muhalefetin uzun yıllar başını kaldıramamasını beraberinde getirmişti.

Dokuzuncu bölüm Hafız Esed rejimindeki iktidar seçkinlerini tanıtmakta ve askerî ve sivil elit kadronun şifrelerini içermektedir. Hafız Esed’in kardeşi Rıfat’la iktidar üzerine kapışması da ilginç bir anekdot olarak görülebilir. Hafız’ın yönetimi hanedanlığa tahvil etme çabası ve veliaht sorununun da verildiği bu bölümde Beşşar Esed’in liderliğe hazırlanma evrelerini okumaktayız.

‟Sonuçlar” adını taşıyan onuncu ve son bölümde, ülkede etkin olan mezhepçilik, bölgecilik ve aşiretçiliğin iktidar mücadelesindeki rolleri üzerinden nihai bir analiz yapılmaktadır. Son derece iyi temellendirilmiş bu analizler, anlaşılması çok güç olan Suriye’deki girift iktidar mücadelesine ışık tutmaktadır. Tabiri caizse yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan çıkmıştır meselindekine benzer şekilde, mezhepçilik, bölgecilik ve aşiretçiliğin ne oranda belirleyici unsurlar olarak öne çıktığı ve ne oranda bu unsurların siyasi dinamiklerden beslendiği anlaşılmaya çalışılmıştır. Örneğin seküler eğilimlerle iktidara gelen Baas rejiminin, aynı zamanda Alevi egemen bir yapıya evrilmesi, bekleneceği gibi muhaliflerince mezhepçilik temasının ön plana çıkarıldığı bir sonuç doğurdu. Ancak Alevi karşıtı bu taarruz ters etki yaratarak Alevi hâkimiyetinin daha da güçlenmesine neden oldu ve mezhepçilik kendi dinamiklerini yarattı. Aynı şekilde sınıf çatışmalarının bir aracı haline gelen mezhepçiliğin kullanışlı bir istismar malzemesi haline geldiği çıkarımında bulunulmaktadır.

Çalışmanın kaynak kullanımı da son derece iyidir. Konuyla ilgili literatür çok geniş şekilde taranmıştır. Arapça, İngilizce, Fransızca ve Almanca kaynaklar zengin bir şekilde göze çarpmaktadır. Ayrıca istatistiksel tablolarla zenginleştirilen çalışma, veriler üzerinden de yorum imkânı sunmaktadır.

Çalışmanın kendi iç örgüsünün tutarlılığı ve konusuyla ilgili doyuruculuğu bir yana, belki bir eksiği olarak görülebilecek olan husus, Suriye’deki bu mezhebî denklemin bölgesel temeldeki karşılığı ve jeopolitik nedenselliğidir. İran ve Lübnan boyutu ile Şia üzerinden bir bölgesel kapsam verilebilseydi belki anlatılmak istenen denklemler daha iyi izah edilebilirdi. Bir diğer ifadeyle, içerinin dışarıya dönük karşılığı üzerinde durulabilirdi. Ama anlaşılan çalışma iç bütünlüğü bozma riskinden olsa gerek sınırlarını biraz keskin çizmişe benziyor.

Netice itibarıyla, kitabın Suriye’deki iktidar mücadelesinin kökeninde yatan nedenleri açıklamaya yönelik amacına büyük oranda hizmet ettiği görülmektedir. Mezhep, aşiret ve bölgecilik temelli bağların iktidar mücadelesini şekillendirici özelliği ve sosyoekonomik sonuçlarının sınıf temelinde analizi büyük oranda başarılmıştır.

Bu çalışma, esasında günümüz Suriye’sinin yaşamakta olduğu kaos ortamının belli bir oranda şifrelerini barındırma özelliğine sahip olması açısından da önemlidir. Suriye krizini doğru anlama yolunda okunması gereken temel eserlerden biri olarak gösterilebilir.

Modern Suriye tarihinin, Fransız manda idaresi döneminde toplumun mezhebî dengeler üzerinden ayrıştırılması ile tarihî bir dönemeçten geçtiği söylenebilir. Bu dönemde azınlıklara dayalı kurulan devletçikler, dinî azınlıklardaki hâkimiyet iştahını kamçılamıştır. Suriye, manda idaresinden sonra kazandığı bağımsızlık döneminde tek bir devlet olarak ortaya çıkmış olmasına rağmen, söz konusu azınlıklar bir türlü Suriyelilik üst kimliğini yeterli görmemişler, kendi alt kimliklerini devlete egemen kılmanın yollarını aramışlardır. Aslında Batı’nın da bu yönde bir teşvikle Suriye’de bir azınlık iktidarının tesis edilmesine yönelik arzusundan bahsetmek çok da komplo teorisi olarak nitelendirilemez.

Suriye 1946 yılında bağımsızlığını elde etmesine etmişti ama bu bağımsızlık hiçbir zaman Suriye halkının gerçek manada bağımsızlığını ve özgürlüğünü getirmemiş, aksine ülke, arkası gelmez darbeler ve yönetim değişiklikleriyle geçireceği çalkantılı bir döneme girmişti. 17 yıl boyunca ardı arkası gelmeyen darbeler döneminin ardından, 1963 yılında Baas rejiminin ülkeyi ele geçirmesiyle Suriye azınlık iktidarına mahkûm kalmıştı. Bu azınlık iktidarı da kendi içinde güç çekişmelerine konu olmuş, sonunda 1970 yılında bir darbeyle yönetimi ele geçiren Hafız Esed, günümüze dek sürecek olan “Esed Hanedanlığı”nı kurmuştu. Esed Hanedanlığı’nın bağımsızlığın kazanılmasından bu yana en uzun süre iktidarda kalan yapı olmasını sağlayansa büyük oranda bu mezhebî denklemi iyi idare etmesini bilmiş olmasıdır.

Kitapta cevabı aranan en önemli soru ise Suriye’nin modern tarihine damgasını vurmuş olan Hafız Esed’in (dolayısıyla Esed Hanedanlığı’nın) sahneden çekilmesinden sonra Suriye’yi ve Ortadoğu’yu nelerin beklediğidir. Yaşamakta olduğumuz Suriye krizi, kitapta öngörülen bu kaçınılmaz gerçekliğin ortaya çıkmış olduğunun kanıtıdır. Fakat beş yıldır süren krizde halen bir çözüm bulunabilmiş değildir. Bu da kuşkusuz ülke içindeki dengelerin bölgesel bazda büyümesini beraberinde getiren süreç olan İran’ın denkleme dâhil olmuş olması ile jeostratejik denklemde Suriye rejiminin yanında konumlanmayı seçen Rusya’nın krize küresel bir boyut kazandırmış olmasıdır.

Suriye’de yaşanmakta olan krizin, daha önce Irak’ta Amerikan işgaliyle ortaya çıkan mezhep çatışmalarının bölgeye yayılması için bir alan açmış olması, İslam dünyasının açmazlarını büyütmektedir. Aynı zamanda önce Irak, ardından da Suriye’de kendine mecra bulan bu mezhepçi çatışma ortamı, postmodernist bir hüviyete de sahip küresel terör olgusunu beslemektedir. Bu noktada Batı’nın on yıllarca önce bölgeye çok fazla müdahalede bulunmuş olması, bugün bir bumerang etkisiyle kendisine dönen sonuçlar doğurmaktadır. Elbette mezhepçilik İslam dünyasının kendi iç dinamiğidir. Fakat Batı müdahaleleri bu dinamiğin hareketlendiği ve geniş ölçüde etkiler doğurduğu olgulara yol açmaktadır.

Bu açıdan Nikolaos van Dam gibi araştırmacıların ortaya koyduğu bu tür bilimsel çalışmalar, zücaciyeci dükkânına bir fil edasıyla girilmemesi gerektiğinin de muhtırası mahiyetindedir. Kısa süre önce Paris’te küresel terörün kurbanı olan Fransa, 20. yüzyılın başında mezhebî dengeler üzerinden bir Suriye tasavvuru kurarken, yüzyıl sonra bu dengelerin kırılgan ve tahrik edici yapısının da etkisiyle o topraklarda ortaya çıkacak IŞİD örgütü mensuplarınca hedef alınacağını öngörmüş müdür? Bunun çok da kolay bir öngörü olmadığı aşikâr. Ama vam Dam gibi uzmanların kitapları iyi okunursa geleceğe dair bu tür öngörülerde bulunulabilir gibi görünüyor.